Bir Hayır Geleneği, Son Zimem Defteri ve İbretlik Bir Hikaye...
Ümmiye Yılmaz Erçevik

Bir Hayır Geleneği, Son Zimem Defteri ve İbretlik Bir Hikaye...

Ramazana girdiğimiz şu günlerde tuttuğumuz orucun yanında yaptığımız ibadetleri de bir gözden geçirmemizi tavsiye ediyorum. Veren elin alan elden üstün olduğu anlayışı ile dünyaya hükmetmiş bir neslin torunları olarak kendimiz dışında ne kadar fayda sağlayıp sağlamadığımız özellikle bizden güçsüz ve aciz olanlara karşı şefkat ve merhamet içinde olduğumuzu iç dünyamızda ölçmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Osmanlı toplumunda yardımlaşma ve hayır kültürünün önde gelen adetlerinden birisi de Zimem defterleriydi. Osmanlıda bakkal, kasap, manav gibi esnafın tuttuğu veresiye defterlerine “Zimem” adı verilirdi.

Özellikle Ramazan aylarında bu defterler açtırılır ve rastgele ihtiyaç sahibi birisinin tüm borçları tek kalemde ödenirdi. Ne bu borcu ödeyen kime ait borcu ödediğini bilebilirdi. Ne de borcu ödenen kimin borcunu ödediğinden haberi olurdu. Böylelikle hayır ve hasenat gizlilik içerisinde kibire mahal vermeden, fakiri mahcup bırakmadan gerçekleştirilirdi.

Kabarık borcundan dolayı alışveriş yapmaya çekinip utanan dul, yetim, öksüz gibi ihtiyaç sahipleri borçlarının bilinmeyen bir elin borçlarını sildiğini duyduklarında mutlu olurlardı.

Son Zimem defterlerinden birine örnek veren yazar İsmail Çolak Hocamızın İstanbul’dan Çanakkale’ye adlı kitabında yer verilen bu hikâye beni derinden etkilemiş ve sizlerle paylaşma isteği duymuştum diyebilirim.

Misal teşkil etmesi bakımından Osmanlı tarihinden ibret verici bir borç ödeme hadisesi nakledelim der yazar İsmail Çolak ve anlatır;

Çanakkale Savaşı'nın olanca şiddet ve dehşetiyle yaşandığı 1915 yılı Mayıs ayıydı.

İstanbul Vefa Lisesi'nde Fransızca Öğretmeni olarak vazife yapan Ahmet Rıfkı Efendi¸ annesiyle beraber kendi hâlinde yaşayıp gidiyordu. Bir gün mektepten içeri girdi. İlk saat¸ lise birinci sınıfa dersi vardı. Koridorlardaki ağır sessizlik dikkatini çekti.

Sınıfa girdiğinde¸ talebeler kendisini adeta ölü sessizliğiyle karşılamıştı. Sınıfı selamladı. Fakat talebeler ayağa kalkmadıkları gibi cevap bile vermediler. Fena hâlde sarsıldı. Sebebini öğrenmek için sınıfa yöneldi:

– Rica ediyorum; lütfen biriniz konuşunuz¸ dedi.

Arka sıralarda oturan Ömer ayağa kalkıp cevap verdi:

– Muallim Bey¸ mektebimizde eli ayağı tutan ağabeylerimiz Çanakkale'ye gönüllü gittiler. Siz hâlâ buradasınız! Biz de gitmek isteriz ama yaşımız tutmuyor!

Muallim Rıfkı¸ hiç düşünmediği bir suale muhatap olmuştu. Ağzından boğuk da olsa ancak şu sözler dökülebildi:

– Sevgili yavrularım¸ eğitim ve öğretime daha fazla muhtaç olduğunuz bu devirde sizlere millî ve medenî terbiyeyi veremiyor muyum?

Bunun üzerine ön sırada oturan Avni ayağa kalkıp¸ hocasını can evinden vuran şöyle bir soru sordu:

– Muallim Bey¸ sevgili İstanbul elden giderse¸ sizin verdiğiniz eğitim ne işe yarar¸ söyler misiniz?

Artık¸ Ahmet Rıfkı'nın konuşacak hâli kalmamıştı; bu soru dermanını kesmişti. Kendi kendine: ‘Gideceğim; Allah aşkına¸ vatan ve namus aşkına…' diyordu. Talebelerinden duyduğu sözler içinde büyük bir coşkunluk meydana getirdi.

Ahmet Rıfkı¸ içinde kopan duygu fırtınasıyla sağanak sağanak ağlıyordu. Sonunda¸ mektep idaresine dilekçesini verdi ve öğrencileriyle vedalaşıp okuldan ayrıldı. Evine geldi¸ annesine durumu anlattı; helâllik dileyip elini öptü.

Ardından mahallenin bakkalına¸ güngörmüş bir zat olan Selahattin Adil Efendi'ye uğradı. Ona şu ricada bulundu:

– Selahattin Amca¸ düşman Çanakkale'de hançerini vatanın bağrına saplamış¸ ben de Allah'ın izniyle onu çıkartmaya gidiyorum. Senden isteğim¸ anamı erzaksız bırakma. Kısmetse dönüşte borcumu öderim.

Ahmet Rıfkı¸ annesini önce Allah'a sonra da Bakkal Selahattin Adil Efendi'ye emanet etti. Ardından¸ Harbiye Mektebi İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgâhı'na koştu. Burada aldığı kısa bir eğitimden sonra Çanakkale yollarına düştü.

Düşman 19 Aralık günü¸ Arıburnu ve Anafartaları gizlice terk etmişti. Ancak düşmanın döşediği mayınlar bir hayli zayiat verdirmişti. İşte¸ bunlardan biri de Ahmet Rıfkı'ya isabet etmiş ve onu şehitlik mertebesine ulaştırmıştı. Muallim Ahmet Rıfkı Efendi¸ Sarı Bayır'da vatan borcunu ifa etmenin rahatlığıyla ebedî âleme göç etmişti.

Ahmet Rıfkı'nın önce mektupları kesilmiş; sonra da şehitlik haberi gelmişti İstanbul'a… Annesi¸ çok üzülmesine rağmen hadiseyi tevekkülle karşıladı. Aklına¸ ihtiyaç duyduğu yiyecekleri veresiye aldığı bakkal geldi. Doğruca Selahattin Adil Efendi'ye gitti ve şöyle dedi:

– Selahattin Efendi¸ oğlum Çanakkale'de şehit düştü. Şehitlik künyesi¸ üzerinden çıkan eşyası ve ikramiyesi¸ bir heyetle bu sabah bana ulaştırıldı. Yaklaşık yedi aydır senden veresiye alırız¸ ne kadar borçluysak verelim de oğlum borçlu yatmasın.

Selahattin Efendi şu cevabı verdi:

– Ayşe Hanım sen okuma yazma bilmezsin¸ okuma bilen bir yakınını getir de¸ hesabı o çıkarsın.

Bunun üzerine Ayşe Hanım¸ komşusunun kızı Gülşah'ı yanına alarak tekrar dükkâna gitti. Selahattin Adil Efendi¸ Ahmet Rıfkı bölümünü açtı ve Zimem Defteri'ni Gülşah'ın önüne koydu. Kız¸ defteri incelerken birden gözleri doldu. Defterin sayfaları üzerine kırmızı renkle yazılmış harfleri zor okudu. Nefesi adeta düğümlendi. Sonra da hıçkırıklara boğuldu.

Bu duruma şehit annesi Ayşe Hanım ve dükkândaki diğer müşteriler şaşırdılar. Gülşah¸ onlara veresiye defterindeki kırmızı satırları gösterdi. Şöyle yazıyordu defterde: “Bu hesap Ahmet Rıfkı'nın kanıyla ödenmiştir¸ vesselam!”

O ana kadar yaşananları sessizce takip eden Bakkal Selahattin Efendi¸ dükkânında bulunan insanlara döndü ve gözlerinden süzülen yaşlar eşliğinde şu anlamlı sözleri söyledi:

– Ahmet Rıfkı¸ bu vatan uğruna canını feda etti. Buna mukabil biz birkaç parça mal vermekten çekinecek miyiz? Kat be kat helal olsun! Hiç olmazsa Allah katında bizlere şefaatçi olur!

İşte¸ Ahmet Rıfkı ve annesininki gibi nice insanın borçları¸ Bakkal Selahattin Efendi gibi gönlü ve kesesi zengin¸ hayır ve iyiliksever insanlar tarafından böyle ödenmiş ve silinmişti. O insanlar¸ iyilikte bulunup yardım etmekten hava gibi su gibi zevk alan¸ bununla nefes alıp veren; onu bir hayat tarzı¸ karakterinin güçlü ve belirgin bir tarafı haline getiren “hayırlı ve güzel insanlar” idi.

Kıssadan hisseye bir ders alarak bizde bu hayırlı günleri faydalı şekilde değerlendirmiş olursak Ramazanın ruhuna layık bir ay geçirmiş oluruz diyerek sizlerle bu hikâyeyi paylaşmak istedim.

Cümleten Hayırlı Ramazanlar inşallah…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Tarık Tufan Yazdı: Kalk Kudüs’e Gidelim Sevgilim
Tarık Tufan Yazdı: Kalk Kudüs’e Gidelim Sevgilim
İşgalci İsrail, yaralılara yardım eden hemşire Rezan El Neccar'ı şehit etti...
İşgalci İsrail, yaralılara yardım eden hemşire Rezan El Neccar'ı şehit etti...