Gençlere Neden Kızıyoruz?
Ahmet Yıldırım

Gençlere Neden Kızıyoruz?

Son dönemlerde herkesin dilinde bir gençlik olgusu var. Çoğu olumsuz çıkarımlar yapıyor. Ortak kaygı gençliğin inancındaki olumsuz gidişat üzerinde toplanıyor. Tepkilerin ekseriyeti eleştiri, tespit, itham, hakaret üzerinden gidiyor. Temel soru “ Bu Gençlik Nereye gidiyor?”… Bilerek veya bilmeyerek çoğu zaman sorunun parçası olanlar bu soruyu daha hararetli soruyorlar. Dahası bu soruyu soranlar gençlik için taşın altına elini koymak yerine suçlamayı tercih ediyorlar. Gençlik hususunda bir şeylerin doğru gitmediği doğru, fakat sorunun büyüğü gençlikten ziyade büyüklerin iş tutuşundadır. Büyükler olarak altımızda bulunan arabayı iyi süremiyoruz. Büyükler kısmını da açmak gerekir. Büyüklerden kastım başta iktidar olmak üzere kurumsal yapılar, STK’lar, cemaatler, gruplar, hizmet sağlayan kamu kurumları ve çoğu bilinçsiz aile büyükleridir.

İçinde bulunduğumuz çağı ve imkanlarını çoğu zaman tanımıyoruz. Hızlı ilerleyen teknolojik gelişmeler bizi kendimize, çevremize, toplumumuza ve değerlerimize yabancılaştırıyor. Modern dünyaya ayak uydurmakta sorunlar yaşıyoruz. Haliyle yaşadığımız bu sorunlar travmalara, toplumsal semptomlara dönüşüyor, kuşaklar arası çatışmalar kendini gösteriyor. Bu minvalde hem çocuklarımıza hem de çağa yabancıyız, tanımıyoruz. İnsan çocuğunu nasıl tanımaz demeyin. Bir ömrü uğruna harcadığınız çocuğunuzu sadece zamanınız olursa! gözleyin. Tanıdığınızı iddia ettiğiniz oğlunuzu/kızınızı karşınıza alıp bazı kavramlar ortaya atarak konuşmayı deneyin. Çok büyük bir kısmımız yeteri kadar tanımadığımızı ifade edecektir. Hatta toplumun genelinin çocuklarının neden hoşlandığını, neyi sevip sevmediğini bildiğine inanmıyorum.

X, Y, Z nesli derken henüz 3-5 yaşlarını yaşayan Progest nesille karşı karşıyayız. Şu aralar muhatabımız olan nesil Z neslidir. Daha çok 2000 yılından sonra dünyaya gelen bu kuşağın üyeleri; Yaratıcılıkları, öznellikleri, bireysellikleri ön plandadır. İfade özgürlüğünü savunan gençler; bağımsız takılmayı seven, analitik düşünce yapıları gelişmiş, ne istediklerini bilen, öz güvenleri oldukça yüksek, sosyal mekanlar ve teknolojik aygıtlar üzerinden iletişim kuran, içe dönük kişiliğe sahip gençlerdir. Ebeveynlerinin korumacı tavırlarını ret eden, iletişim araçları üzerinden kendilerini tanımlayan, her şeyi mümkün gören, ret edildiklerinde travma yaşayacak kadar ret edilmeyi hazmedemeyen yapıdadırlar. En genelde annesi/babası kitle iletişim araçları olan ve bu teknolojinin büyüttüğü nesil olarak ifade etsek abartmış olmayız. Dahası ülkemizdeki son 15 yıllık Ak Parti politikalarıyla büyüyen bir nesildir. Yani son 15 yılda 15 Temmuz darbe girişiminin dışında ciddi ekonomik ve askeri bir hareketlilik yaşanmamıştır. Halbuki hem X kuşağı böyle değildir. Her birinin 40-50 yıllık yaşamında en az 3-5 ekonomik, bir o kadar sosyal, siyasi ve askeri kriz/darbe girmiştir. Haliyle yokluğu, yoksulluğu, darbeleri, devalüasyonları, dampingleri, spekülasyonları vb tanımayan ve bunlarla ilgilenmeyen bir kuşağın muhataplarıyız. Emir kiple konuşmalardan nefret eden, çabuk sıkılan, bizim aksimize yaşamı dolu dolu ve haz ekseninde yaşamak isteyen bir kuşaktır. Dahası örgütsel yapılara mesafeli kalabilen Z kuşağı özellikle son dönemde kimseyle ilişkilendirilmek, etiketlenmek istememektedir.

Yukarıdaki paragrafı uzatabilirsiniz. Demek istediğimiz muhatabınızı tanırsanız onlarla bir iletişim yolu bulabilirsiniz. Maalesef birçoğumuz çağa adaptasyon sorunundan dolayı kendimizi yenileyemiyor ve haliyle zamana ayak uyduramıyoruz. (Olumlu veya olumsuzuna girmeyeceğim) Bu minvalle hepimiz bir şekilde bu kuşakla iletişim kurmak istediğimizde kazalar yaşıyoruz. Çoğumuz aynı çatı altında yaşayan yabancılar olduk. (Metropollerde oran çok yüksek.)

Gençlerimizin en güçlü yönleri görsellikleridir. Kalbin, aklın, kulağın, duyguların vb tüm sorumluluklarını göz organına yükleyen bir yönleri var. Elbette kısmet işitsel olan şahsım ve tamamen işitsel olan babamın bu nesille iletişime geçmesi zor olacaktır. Birçok organın görevini üstelenen göz elbette en çok yorulan organ olacaktır. Günümüzün en tembel organı maalesef kulaktır. Büyüklerimizin konuşmaları bir noktadan sonra vaaz veya nasihate dönüştüğü için bu kuşak kulağını kullanmıyor, ancak dinliyormuş gibi yapıyor.

Bunca tespit gençlerimiz içindi. Sanırım biraz da aynaya bakma zamanı gelmiştir. Evet, muhatabımız böylesi bir gençlik. Peki, biz kimiz? Nelerden hoşlanırız? Gelişkin duygularımız nelerdir? Baskıladığımız duygularımız nelerdir? Özgüven, bireysellik, statü, tanımlanma hususunda biz kimiz? Kendimizi ifade etmek istesek neler söyleyebiliriz?

Derinlemesine düşündüğümüzde birçoğumuz sayılan hususlarda sınıfta kalırız. Mikrofon uzatılsa birçoğumuz tespit ve kıyas yapabiliriz. Çoğumuz kendimizi tanımlayamayız bile. Zira yaşam şartları bu tanımlamayı çoğu zaman engellemiştir. Gözlerini yokluk ve yoksunluğun içinde açan bir neslin gözlerini teknolojik aygıtların hüküm sürdüğü bir zamana açan kuşağı anlama imkanı elbette zor olacaktır.

Seksenlerin nasihatleri ile günümüz nasihatleri bir değildir. Kültür kodları, gelenek, örf vb hepsi çözülmüştür, direnç gösterememişlerdir. İşte tam da burada başlıyor kendimizle yüzleşme. Bizler kısıtlı imkanlardan dolayı başaramadığımız şeyleri imkan sağlayarak çocuklarından isteyen bir nesiliz. İçimizde uhde kalan şeylerin sorumluluklarını çocuklarımıza yüklemek istiyoruz. Kendimiz için biçtiğimiz gömleği elbette çocuklarımız giymek istemeyecektir. Hepimiz çocuklarımızı kendi yaşam formunda (düşünce tarzımızda/la) yetiştirmek istiyoruz. Giydirmek istediğimiz gömleğin hiçbir yerinde olmayan gençlerimiz haliyle gömleği ret ediyorlar. Faraza çocuğum belki fikriyat hususunda benim çizgimi sürdürecek, fakat benim tarzımla bu olmayacak.

Üstelik en önemli özelliği görsellik olan bu kuşağı niçin sürekli hırpalıyoruz anlamıyorum. Zira eskilerin deyimiyle “küçük kalkar büyüğe bakar” deyişinden hareketle gençler büyüklerinden mazbut, makul ve mutedil görüntüler görmüyor. Özür dileyerek biz büyükler neyin doğru, dürüst, adil, ahlaklı, şerefli, haysiyetli, helal ve haram olduğunu çok iyi  biliyoruz.! Üstelik hepimiz bu konuda kendimize toz kondurmuyoruz. Fakat Allah aşkına gerçek, hakikat böyle midir? (Böyle olanları tenzih ederim.) Ağır olacak, fakat çoğumuz helal düşünüp haramla hareket ediyoruz. Dememiz o ki gençlerimiz eylemleri, söylemleri ve davranışlarıyla müsemma insan görmüyor. Kendilerine rol model alacak insan azlığı, var olanlara toplumun enayi muamelesi yapması, yetmez dışlaması bu krizi derinleştiriyor. Kanaatimce büyükler rüştlerini ispatlayamadılar. Hepimiz haramı helali biliyoruz, aynı şekilde helal yolun ne denli meşakkatli olduğunu da biliyoruz. Ve bu helal yolda yürüyecek gücü kendimizde bulamıyoruz. Onun için farklı yollarda Allah’a ulaşmaya çabalıyoruz.

Memurum işini bilir, bal tutan parmağını yalar, gemisini yüzdüren kaptan, cebinde paran varsa adamsın, paranın dini imanı olmaz, devletin malı deniz yemeyen keriz, üzümünü ye bağını sorma vb klişe sözleri olan ve çoğu zaman bu sözlere göre yaşayan bir toplumuz. Hatta bir bakanımız üst perdeden “paranın dini imanı olmaz” sözünü ifade ederek iktidar cephesindeki bazı olumsuzlukları meşrulaştırabiliyordu. Değer yargılarımız adalet, liyakat, ehliyet derken bürokraside gösterge bizim elemanımız, bizim müridimiz, bizim partilimiz, bizim cemaatlimiz olarak tezahür etmektedir.

Çocuğuna din, abdest, namaz gibi ibadetleri telkin edip namazlarını gevşek tutup, aksatırsan, rüşvetin çok kötü bir iş olduğunu, devlet malını gözü gibi koruduğunu iddia edip ihalelerden komisyon alırsan (veya bir yolunu bulursan), bunları gören yöneticileri pahalı hediyelerle susturursan, namus abidesi kesilirken telefonunda porno görüntüler yakalatırsan, anne olarak akşama kadar bilgisayar veya cep telefonuyla mesajlaşıp, oyun oynarsan, helal kazancın kutsallığına rağmen rüşveti, zimmete geçirmeyi meşru görürsen, alın terini kutsarken loto, toto, milli piyangodan medet umarsan, liyakati, ehliyeti yüceltip bürokraside bizim adamımız dersen, hırsızlığı kötüleyip çuvalın dibinde bir delik açarsan, kadın namustur deyip sokak ortasında döver, onlarca yerinden bıçaklayıp öldürürsen, adalet deyip zulm edersen, insanını faize, tefeciye muhtaç edersen, hür düşünceli beyinler istiyorum deyip sürekli manipüle edersen, şerefsizi, sahtekarı statüsünden (Parasından, malından, mülkünden vb) dolayı el üstünde tutarsan gençlikten bir şey beklemeye hakkın olur mu? Diyeceğimiz o ki sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel, idari, bürokratik hemen her alanda sınıfta kalmışken gençlikte ahlak, edep, haya vb şeyler talep ediyoruz. Özür dilerim, ama hangi hakla? Torpille, kayırmacılıkla, yalakalıkla (böyle olmayanları tenzih ederim) müdür olan zat liseli gencimize bağırıyor; “oğlum senin yaşında ceddin Fatih İstanbul’u fethetti.” İyi de sayın hocam bunca zaman sen yaptın? Bırakın İstanbul’u siz kaç tane yürek fethettiniz? Başaramadığımızı gençlerden isteme hakkını nereden buluyoruz?

Ülkemizde gençlik hususunda sürekli işler iyi gitmiyordur. Sürekli şikayet halindeyiz. Kime kızıyoruz? Gençlere. Hakikatle yüzleşmek ağır geliyor, öyle olmasa idi hatayı, kusuru kendimizde bulabilirdik. Görselliği gelişmiş gençler rol model alacağı ehliyetli, anlayışlı bir din adamı görmüyor, helal kazanarak zengin olan bir işadamı görmüyor, mutedil bir Müslüman şahsiyet görmüyor, korkutmayan, manipüle etmeyen siyasetçi/iktidar görmüyor, üreterek kazanan çiftçi görmüyor, torpilsiz yükselen bürokrat görmüyor, gençlerin düşüncelerini önemseyen cemaat, tarikat, cemiyet görmüyor listeyi uzatın gitsin. (Az da olsa tersi insanların olduğunu biliyorum, fakat bunlar az oldukları için gençler bunları görmüyor.)

Son söz her şeyimize haram bulaşmış durumdadır. Allah Rasülü Tirmizi’de ifade edilen bir hadiste: “Haram yiyenin 40 gün duası kabul olmaz” der. Bir bedene haram lokma girdiğinde 40 gün duası kabul olmuyorsa,  ya bir aileye, bir sülaleye, bir millete bulaşan haramın etkisi ne kadardır? Veyahut bir fikre, düşünceye haram bulaşırsa kaç zamanda o fikir ve düşünce temizlenir? Gençlere neden kızıyoruz? Üretmeyen biziz. Elbette kalben Allah’a iman eden, ancak amelde Allah varmış gibi yaşayan bir toplumu gören genç kardeşim bu tablodan deistte olur, ateistte. Daha doğrusu Üstelik haşa Allah’a yol, yöntem öğretmeye kalkıyoruz, zira Allah’ın bizden istediği bizlere zor geliyor. Bulduğumuz yolu, yöntemi de Allah’a kabul ettirmeye çalışıyoruz. Vicdanını kullanan herkes bunun kocaman bir yanılsama olduğunu bilmektedir. Bir şeyleri değiştirmek, şekillendirmek istiyorsak önce kendimizi değiştirmeliyiz. Devletin dindar gençlik politikalarıyla salonları doldurup fanatikçe slogan attırabilirsiniz, fakat dava adamı yetiştiremezsiniz. Ezcümle “Allah; içimizden geçirdiğimiz düşünceleri değiştirmedikçe dışımızı değiştirmeyecektir.”

Hürmetle…

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...