Umre Ziyaretimizden Notlar
Mehmet Deveci

Umre Ziyaretimizden Notlar

Okurlarımızın bizden umre yazısı beklediklerini biliyorum.

Ama nereden ve nasıl başlayacağımı bilemiyorum doğrusu. Bir ara yazmasam mı, bu konuya hiç girmesem mi diye de düşünmedim değil. Hem şart mıydı, her şeyi yazacaksın diye bir kural mı vardı? Bazı duyguları iç dünyanda tutsan, orada yaşasan olmaz mıydı?

Olur muydu bilmiyorum.

Ama yazıyı ve yazmayı bir sorumluluk ve görev olarak bilince bu sorumluluktan kaçamadım doğrusu. Hem yazmak biraz da kendine yeniden anlatmak, o duyguları yeniden yaşamak demek değil midir? Hem yazmak yaşadığın güzellikleri başkalarına da anlatıp, onların da bu güzelliklerle tanışmasına vesile olmak değil midir?

İyi de, bu güzellik nasıl anlatılır ki?

Hac ve umre ziyaretinden gelenler genelde bu duyguyu iki kelimeyle özetlerler:

Çok güzeldi…

Evet, Hamdolsun, çok güzeldi. Allah’ın evine gidiyorsun, güzel olmaz mı hiç?

O’nun misafiri olacaksın, güzel olmaz mı hiç?

Güzel kelimesi de insanın duygularına çok da tercüman olamaz ama başka ifade edecek kelime bulamadığından içindeki duyguları o kelimeye yüklersin. Güzel, dersin, çok güzeldi. Yaşamak lazım, dersin, anlatmak çok zor…

Siz yine de beni anlattı kabul etmeyin. Ayaküstü birkaç kelam ettik sayın. Aslında ne kadar güzel bir duygu olduğunu öğrenmek için de oralara gitmekte acele edin.

NİYET VE ÇABA

Ne zamandır aklımdaydı bu yolculuk. O topraklara yeniden gitme ihtiyaç duyuyordum. Zaten genelde de bir defa gidenler, ikinci defa gitmek için hiç gitmeyenlere göre daha istekli ve heyecanlı olurlar. Oraların havasını soluyup, o duyguları tadanlar yeniden aynı duygularla buluşmak için acele ederler. Şartlar ve imkânlar müsait olsa en azından üç yılda bir gitmeli diye düşünüyorum açıkçası.

Niyetimize koymuştuk umre yolculuğunu. Gerçekleşmesi için de somut adımlar atmamız gerekiyordu elbette. Yoksa kuru kuruya “Allah bizi de çağırsın.” diye sadece dilendirip beklemek gerçek istemek değildir. Niyet edip, somut adımlar atmak gerekiyor.

Niyetlendik, sonrasında somut adımlar da atarak gideceğimiz günü beklemeye başladık.

Zaten heyecan burada başlıyor. Oraya gitmeye niyet ettiğiniz andan itibaren sizi saran duygu gün geçtikçe dozajını arttırarak devam ediyor. İçten içe seviniyor, heyecanlanıyor, mutlu oluyorsunuz.

Karşılaştığınız akraba, arkadaş ve dostlarınıza bu yolculuk niyetinizi söyleyip helalleşiyorsunuz. Sizin bu isteğinizi duyanların gözleri büyüyor hemen, onlar da sizin neşe ve heyecanınızdan pay alıyorlar. İstek ve heveslerini sizinle paylaşıp dualaşıyorsunuz. Orayı daha önce görenler daha başka bir ilgi gösteriyor bu yolculuğunuza. Kendi yolculuklarından anılar paylaşıyorlar sizinle, tavsiyelerde bulunuyorlar. Belli ki kendi umreleri geliyor akıllarına, o günü yeniden hatırlıyorlar.

Umreye gideceğinizi duyan kimi dostlarınız evinize ziyarete geliyorlar. Mutluluğunuza ortak olup bu sevinç ve heyecanınızı sizinle paylaşıyorlar. Bu ziyaretler arttıkça, gün yaklaşıyor ve sizin de heyecanınız artıyor.

Kimileri dua istiyor sizden, kimileri bizi unutma diye sıkı sıkı tembihliyorlar. Gidilecek yer güzel çünkü, orasının Sahibi kudretli, güçlü. Adına orada dua edilecek olan, duanın kabul edileceğinden emin. Orası merkez çünkü, Allah’ın evi… Ev sahibinin kendisine yakarışlarına cevap verileceğinden eminler…

İHRAM

Sözü çok da dolandırmadan başlamak istiyorum. Detay değil çünkü bizim ihtiyacımız. Yol şu kadar sürdü, şu işlemlerden geçtik, otel iyiydi, hava soğuktu, yemekler şöyleydi türü konulara zaten hiç girmeyelim.

Bize lazım olan oraların ruhu… Bize kalacak olan oraların mesajı. Ne yaptık oralarda, ne düşündük, nasıl yaşadık, bize lazım olan bunlar.

Umrenin birinci şartı ihrama girmek...

Önce Mekke’ye gideceğimiz için ihrama havaalanında girmemiz gerekiyordu. Kutsal beldeye girmeden önce dünyalık neyiniz varsa; rütbe, makam, mevki, şan, para ve pul neyiniz varsa söküp atmanız gerekiyor. Yeryüzünün en mütevazı yerine, üzerinizdeki tüm yüklerden, fazlalıklardan arınıp gitmeniz gerekiyor. Havaalanının küçük mescidinde iki parçadan oluşan ihramınıza bürünüp, iki rekât ihram namazı kılarak, niyetleniyorsunuz. Kısın sesle telbiyeler mırıldanmaya başlıyorsunuz.

“Lebbeyk Allahümme lebbeyk. Lebbeyk, la şerike leke lebbeyk. İnnel hamde, ve’n –ni’mete leke vel mülk, la şerike lek…”

Buyur Allah’ım… Geldim Allah’ım…. Emrindeyim buyur… Ey mülkün Sahibi, dünya ve ahiretin ve içindeki her şeyin Sahibi olan Allah’ım, buyur…Senin hiçbir ortağın yoktur, nimet de Senin, mülk de Senin…

Geldim Allah’ım… Avuç dolusu hatalarla, günah ve yanlışlarla geldim.

Sen gel dedin, ben geldim Allah’ım. Senin emrinle, izin ve yardımınla gelebildim…

Uçak göklere doğru süzülüp bulutların arasına karışınca da devam ediyorsunuz bu yakarışa. Üzerinizde ihram. İhram, yani kefen... Koca dünyadan size kalan iki parça bez. Dünya bu kadar işte... Dünyadan yanınıza alabileceğiniz tek şey bu kadarcık bez. Ona sarılıyor, onun sizi sarmasını istiyorsunuz. Bedeninize dolanmış dünya metasını kendinizden bir parça olarak değil, geçici bir emanet gibi taşıyorsunuz üzerinizde.

İhramlısınız. Tıpkı oruçlu gibi… Gözlerinizin önünden akıp gidiyor dünya, makam, mevki, zevk ve istekler ama siz ihramlısınız. İhrama girmek, aslına dönmek demek... İhrama girmek, dünyadan size ne kalırı öğrenmek demek… İhrama girmek, üzerinizdeki tüm ağırlıklardan kurtulup sadeleşmek, aslınıza dönmek demek…

İhramlısınız. Tıpkı dünyaya ilk geldiğiniz gibisiniz şimdi. Üzerinizde hiçbir elbise, takı, rütbe yoktu değil mi? Şimdi de öylesiniz işte. Yalnız bir farkla: Dünyaya ilk geldiğiniz gibi günahsız, saf ve masum değilsiniz ama. Ama saflığın ve masumiyetin rengine, beyaza, beyaz kefene bürünüp Sahibül Mutlak’ın evine gidiyor, o, ilk temiz ve saf anıza dönmek için O’nun evine, yeniden başlamaya, yeniden doğmaya gidiyorsunuz. Umre bu demek zaten. Yeniden başlamak demek. Allah’ın silgisiyle arınmak ve temizlenmek demek. Aslına dönmek demek...  Hz. Adem’in dünyaya ilk düştüğü yere gidip yeniden başlamak demek. Tıpkı atamız İbrahim gibi kendinizi aramanız, tıpkı Hacer gibi kendinizi, yitiğinizi, ihtiyacınız olanı seyirtip aramanız, bulmanız demek.

İhramlısınız. Bunun getirdiği bazı sorumluklar, emir ve yasaklar var. Hiçbir canlıya zarar vermemeniz gerekiyor. Bir yaprağı koparmamanız, bir sineği incitmemeniz gerekiyor. Kendinize ait saç telinizi bile koparmaya hakkınız yok. Sizin değil hiçbir şey… Sizin olan sadece boş elleriniz, omzunuza yükledikleriniz…

Sakınıyorsunuz. Saç teliniz kopmasın diye, kimselere zararım olmasın diye sakınıyorsunuz. Size verilen bir mesaj bu. Dünyada tıpkı ihramlı gibi yaşa ve sakın demek, bu. Dünya ve içindeki imtihanlara karşı dikkatli ol ve sakın, demek bu.

MEKKE

Havaalanında ihrama girip uçağa biniyoruz. Günlerden Pazar. Şehirde, çarşılarda her yer kapalı şimdi. Resmi daireler tatilde. Fakat sizin içiniz bir izdiham… Fakat sizin içiniz bir tuhaf… Fakat sizin içiniz değişik duygularla dolu. Uçak usulca havalanıp bulutların arasına karıştığında, biraz daha yükselip göklerin yolunu tuttuğunda dilinizde telbiye ve yakarışlar var. Üzerinizde ihram var sadece. Ceketiniz ve gömleğiniz yok. Peki, şimdiye kadar yaşanmışlıkların içinde barındığı yüreğiniz nerede? Onu da bırakabildiniz mi gerinizde? Onu da bir fazlalık gibi havaalanının çöp kutusuna atabildiniz mi? Elbette hayır. Onu içinizde, göğüs kafesinizin gerisinde taşıyorsunuz. Sizden istenilen bu değil çünkü. Ama ihramı ona da giydirdiniz. Ona da anlattınız bu yolculuğun amacını. Onun içinde kalmış ve sizinle bu yolculuğa çıkmaya hak kazanmış duygulara, içinizin odalarında kalabalık yapan tüm his ve duygulara da anlattınız bu yolculuğun amacını. Onların da bu yeni başlangıçtan nasiplenmesini istiyorsunuz çünkü. Onların da sizin gördüğünüz güzelliklerden nasiplenmesini istiyorsunuz. Onların da sizin gibi telbiyeler, zikirler, dualar yapmasını istiyorsunuz. Tıpkı dualarınızda anacağınız dostlarınız, arkadaşlarınız, isimleriniz gibi. Bu güzelliklerden siz ve sevdikleriniz, herkes nasiplensin istiyorsunuz.

Üç buçuk saatlik bir uçak yolculuğundan sonra akşam saat 22:00 gibi ulaştık Mekke’ye.

Mekke, güzel şehir… Efendimizin doğduğu, ilk dünya adımlarını attığı,  vahiy ile tanıştığı, insanlara ilahi vahyi anlattığı, üzülüp sevindiği, hüzünlenip mutlu olduğu; Nebevi mücadelenin ilk anlarına sahne olan güzel şehir…

Mekke: Sahabe Efendilerimizin, Hz. Hatice’nin, Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ali ve Hz. Osman’ın, Ebuzerlerin, Mus’abların yaşadığı yerler… Hz.Bilal’in göğsüne taşların konulduğu, Habbab b. Eret’in sırtına kızgın demirlerin basıldığı, kırkıncı Müslüman Hz. Ömer’in ilk vahyi duyduğu güzel şehir…  

Tevhid mücadelesinin verildiği, yaşandığı, ayetlerin indiği ve ömürlere yaşam olarak serildiği, inanmanın bedelinin ödendiği, kutsal şehir…

Bir hurma tanesi ve zemzem ile günlerin, ömürlerin geçirildiği, yeni inen ayet sevincinin gizli gizli yaşandığı güzel şehir… Düşünsenize,  o an yaşanan bir sıkıntı ve sorun var ve Rabbiniz vahiy meleği ile sizinle konuşuyor.

Vahiy daha sıcacık…

Peki şimdi? Şimdi de öyle değil mi? evet, şimdi de öyle. Allah’ın güzel sözü hiç eskimez ve güncelliğini yitirmez çünkü. Evrensel bir bildiri çünkü o. Çağları aşan, teknoloji ve bilim, yani insanlık geliştikçe daha da anlaşılacak olan kutsal sözler onlar. Ama şimdi o ilk vahyin indiği topraklardasınız ve tevhid mücadelesini yaşayan ilk yolcuların beldesindesiniz. Anlatılmaz yaşanır, sözü buraya ne güzel oturuyor değil mi? Ki o an tam olarak bu heyecanı yaşayamıyorsunuz bile. Çünkü içinizdeki duygular sıra sıra. Ardı ardına dizilmişler ve birini doyasıya yaşamadan sizi diğerine doğru itiyorlar. İçiniz kıpır kıpır. Gözleriniz mahmur, bedeniniz yorgun. Bu yolculuk bitse bile içinizden bu hissi hiç atamayacaksınız. Çok güzeldi, deyip yutkunacak, ardı ardına, hızlı ve acele bir şekilde yaşadığınız tüm güzel duyguları yeniden, daha yavaş ve ağır bir şekilde yaşamak isteyeceksiniz.

Eşyalarımızı kalacağımız otele bırakıp üzerimizdeki ihramlarımızla Kâbe’ye, Beytullah’a gitmek için yola çıkıyoruz. Servis araçlarıyla on dakika sonra oradayız. Kâbe’nin bulunduğu yere doğru adım adım yürüyoruz. Birazdan onunla karşılaşacağız. Birazdan Rabbimizin “Beytim”, yani evim dediğini yere ulaşacağız. Kâbe’yi ilk gördüğün anda yapılacak duanın reddedilmeyeceği, kabul göreceği söylenir. İçinizde o an yapmak isteyeceğiniz dualar geçerken, yüreğinizde bir teslimiyet var. Buraya geldim ya, buraya gelebildim ya, beni buralara getirdin ya Rabbim, diyorsunuz. Etrafı deniz ve o denizin tam ortasındaki Kâbe’ye, o serin sulara, o deryaya, okyanusa kendinizi bırakmak istiyorsunuz bir an önce. Dua? Dua sizsiniz işte. Dua şu anki haliniz. Dua burada oluşunuz.

Dua, dua, dua; her yer dua, her şey dua şuan…

KÂBE İLE KARŞILAŞMA

Birazdan Kâbe ile göz göze geleceksiniz. Birazdan Allah’ın evini göreceksiniz. Birazdan o simsiyah örtüsüne bürünmüş, size kollarını açıp bağrına basacak kutsalınıza kavuşacaksınız. Kilometrelerce öteden bu an için düştünüz yollara. Birazdan kavuşacaksınız. Birazdan onu göreceksiniz. O an önemli. Onu ilk gördüğünüz an önemli. Başınız şimdilik yerde ama. Bakışlarınız yerde. Onu net olarak göreceğiniz yere ulaşıncaya kadar yerde. Yürüyorsunuz adım adım. Bu duygunun adı nedir bilmiyorsunuz. Şimdi sadece yaşıyorsunuz içinizdeki bu duyguyu. Tarifiyle uğraşacak haliniz yok. Birazdan ağırca başınızı kaldıracak ve o simsiyah örtüsüyle, rüzgârlarda esip tıpkı bir canlı gibi salınan o örtüsüyle, Kâbe’yle karşılaşacaksınız. Birazdan ama, birazdan... Yürüyorsunuz ona doğru. Adımlarınız gittikçe sizi ona daha çok yaklaştırıyor. Karşınızdan yine onu görmekten gelen umreciler geliyor. Onlar da tıpkı sizin gibi ihramlı. Onlar kavuşmuşlar ama… Onlar o ilk anı yaşamışlar. İlerden sağa dönünce karşınıza çıkacak Kâbe. Abdülaziz kapısından başınız yerde giriyorsunuz içeri. Başınızı kaldırsanız göreceksiniz onu. Ama biraz daha yaklaşmak, onu daha net görmenize yetecek kadar yaklaşmak istiyorsunuz. Şimdi oradasınız.

Geldiniz.

Başınızı ağırca kaldırıp onu görüyorsunuz.

Kâbe simsiyah örtüsüyle karşınızda…

Allah’ım Sen ne iyisin. Allah’ım Sen ne güzelsin. Allah’ım Sana binlerce hamd olsun. Şükürler olsun Allah’ım. Teşekkür ederim Allah’ım... Allah’ım ben kimim ki? Bunu hak edecek ne yaptım ki? Bu ne güzel bir ikram Allah’ım. Bu ne güzel bir ikram böyle, bu ne güzellik…

Yüzümüz mü vardı Allah’ım, kapına gelecek gücümüz mü vardı? Ama Sen o kadar cömert, iyisin ki bizleri bile kapına aldın, kapına getirdin. İşte şimdi Kâbe’nin tam karşısındayım ve ellerim açık. Buna inanamıyoruz. Bu ikrama şaşırıyoruz. Haddimiz olmadığını, buraya layık olmadığımızı biliyoruz. Fakat Allah’ım Sen ne güzelsin. Bizlere buralara gelmeyi nasip eyledin Allah’ım Sana sonsuz kere hamd olsun. Şükürler olsun, teşekkürler olsun…

Orada öyle saatlerce sadece hamd ederek durabilirdim. Kâbe’ye doğru bakarak, sadece hamd ederek durabilirdim…

Bu karşılaşma anı herkeste başka duygular oluşturur elbette. Fakat ben o an en çok hamd ile süsledim, süsleme gereği duydum. Şükürler ettim. Teşekkür ettim Rabbime. Burada olmanın ne büyük bir ikram olduğunu bilip, düşünüp şükürler ettim. Buraya herkesin gelemeyeceğini, herkeslere kısmet olmadığını bilip, düşünüp şükrettim. Sevindim. Mutlu oldum bu ikramdan.

Allah’ın evindeydik işte. Kâbe-i Muazzama o enfes görüntüsüyle tam karşımızdaydı. Ona bakmak bile bir ibadet, sevap…

Ona bakmak…

Ne kadar güzel Kâbe... Kâbe ne kadar güzel…

Herkes burada. Ümmet burada. Rabbiniz sizi cem etmiş, bir araya toplamış. Kardeşleriniz burada. Kıbleniz bir işte…

Yanı başınızda bir zenci, sağınızda bir Endonezyalı, Pakistanlı, solunuzda Afgan…

Kimi Beyaz, kimi esmer, kimi siyah kimi başka bir renk…

Kimi Arapça konuşuyor, kimi Türkçe, kimi İngilizce, kimi Urduca…

Kimi sünnü, kimi şii…

Kimi Hanefi, kimi Şafii,  kimi Hanbelî…

Fakat herkesin kıblesi bir... Herkesin Rabbi, Peygamberi, Kitabı bir…

Ve herkesin kıblesi aynı işte… Rabbimiz hepimizi hiç ayrım yapmadan aynı kıble etrafına toplamış. Hepimiz aynı kıblenin etrafında toplanmış, bir halka kurmuş, kalbimizi Kabe’ye nişanlamış ve öylece etrafında dönüyoruz…

Buraların her şeyi bir mesaj. Burada her şey çok derin anlamlar ifade ediyor. Simgeler var. Nişanlar var. Yokluğa, malayani şeylere, hayatın meşgalesine kapılmış giden âdemoğullarını tekrar kendine gelmeye davet eden, kendine getiren anlatılar var.

TAVAF

Kâbe ile ilk karşılaşma anından sonra zor da olsa kendimizi toplayıp tavaf için aşağı iniyoruz. Tavaf, Hacer’ül Esved’in bulunduğu köşeden başlıyor. Niyetimizi yapıp Hacerül Esved’i selamlayarak başlıyoruz umre tavafımıza. Sağ elimizi kaldırıp Bismillahi Allahu Ekber diyerek selamlıyoruz Hacer’ül Esved’i. Solumuzu, yüreğimizi, kalbimizi Kâbe’ye dönüp, ona nişanlayıp, Allah’ın evine dönüp, O’nun evine dönüp, onun etrafında dönmeye başlıyoruz. Yok olmak istiyorsun dönerek. Kalbindeki hastalıklar yok olsun, seni Rabbine uzaklaştıran, seni var oluş konumuna yabancılaştıran her şey yok olsun diye Allah’ın evinin etrafında dönüyorsun. Başka yerin mi var ki? Gidecek başka kapın mı var? O’nun evinin etrafında, O’nun kapısında durup, dönüyorsun. Dilinde zikirler, tespihat ve dualar… Kalabalıklarda tek başınasın, dönüyorsun. Dualarını kardeşlerinin dualarına katıp dönüyorsun. Ümmet ile birliktesin, kol kola, omuz omuzasın, dönüyorsun…

Dört köşesi var Kâbe’nin. Yeniden Hacer’ül Esved’in olduğu köşeye geldiğinde bir şavt oluyor. Tam yedi defa döneceksin. Yedi sonsuzluğu simgeliyor. Sadece insanlar değil, yerin yedi kat altı ve üstünde de bu tavaflar devam ediyor. Rabbimizin melekleri de sizin gibi tavaf ediyorlar.

Tavaf esnasında gözünüz Kâbe’de. Gözünüzü ondan ayırmak istemiyorsunuz. Ama önünüze de bakmak zorundasınız. Tavaf alanı kalabalık... Bir deniz gibi düşünün, bir derya gibi. Kendinizi usulca sularına bıraktığınız ümmet denizi… Diğer ülkelerden gelen kardeşlerinizle omuz omuza devam ediyorsunuz tavafınıza. Bazı kardeşleriniz sesli dualar ediyorlar hep bir ağızdan. En çok da Rabbenalar dillendiriliyor. Birisi sesli bir şekilde bağırıyor: Rabbena, Atina… Arkasından gelen yaşlı teyzeler, hacı ağabeyler tekrar ediyorlar: Rabbena, Atina… Başka biri başka bir dua ile yakarıyor Rabbine, diğeri başka bir dua ile… Kimisi eşiyle dönüyor, kimisi annesiyle, kimisi arkadaşıyla, kimileri de grup halinde. Herkesin derdi aynı ama. Herkes Rabbin rızasını istiyor. O’nun rızasını kazanma çabasında. Ev sahibinin konuğu olarak tevazuyla yakarıyorlar.

Tavaf esnasında kimseye zarar vermemeye çalışıyorsun. Kimseyi incitmemeye, kimseye engel olmamaya çalışıyorsun. Sakınıyorsun değmemek için, çarpmamak, kırmamak, yanlış yapmamak için. İhramlısın ve tavaftasın. Etrafın kalabalık. Bu kalabalık içinde, kendi içinde, yüreğinde yalnızsın. İmtihanın burada da devam ediyor. Ve şua anki haline bakıp kendine dersler çıkarıyorsun. İşte diyorsun, dünyada da, hayatının geri kalanında da tıpkı buradaki gibi olmak zorundasın. Dünya, sakınma yurdu. Cennet de zaten dünyadan sakınanların yurdu değil mi?

Her ne kadar siz sessiz bir şekilde dualar mırıldanıyor, yakarışlarınızı içinizden seslendiriyorsanız da, sesli dualar eden kardeşlerinizi de duyuyor, onların dualarına amin diyorsunuz. Zeytin Dalı Harekâtı’nın yeni başladığı zaman diliminde orada olduğumuz için Türkiye’den gelen umreci kardeşlerimizin, ümmete, memlekete, yöneticilerimize, askerlerimize yaptığı duaları duyunca seviniyorsunuz. Dualarına hep bir ağızdan âmin diyorsunuz. Yeni başladığınız bir duanın yarısında yanınızda sesli bir şekilde dua eden başka ülkeden kardeşlerinizin duasına katılıyor, onların duasıyla devam ediyorsunuz tavafınıza.

Dönüyor, dönüyorsunuz…

SAY

Umre tavafınız bitince uygun bir yerde iki rekât tavaf namazını kılıyor, Kâbe’ye bakarak dua ediyorsunuz. Şimdi sırada Say var. Umrenin tamamlanması için say yapmak için Safa-Merve tepelerinin olduğu yere geçiyorsunuz. Tabi bildiğiniz tepe değil artık orası. Tavaf alanından ayrılınca sağ tarafınızda kalan bir bölüm. Burası Hz. Hacer annemizin küçük İsmail’i için su aradığı yer. Burası kendini Allah’a bırakmış, bırakabilmiş, O’na teslim olmuş Hacer annemizin imtihan alanı. Burası üç günlük dünya hayatının son gününde de olsan çabalaman gerektiğini, bir şeyler yapman gerektiğini anladığın yer. Safa tepesinden Kâbe’ye doğru dönüp, Hacer’ül Esved’in olduğu yere doğru selamlama yaparak başlıyorsunuz say’a. Dört defa gidip, üç defa geleceksiniz Safa- Merve arasında. Dilinizde yine tesbihatlar, dualar… Yeşil ışıklı yere geldiğinizde hafif tempo ile koşmaya başlıyorsunuz. Hacer annemiz öyle yapıyor çünkü. Koşar adım geçiyorsunuz o bölümü. Seyirtmiş orada Hacer annemiz. Evladı susuzluktan ağlarken yerinde duramamış ve koşmuş…

Safa – Merve arasında yürüyorum. Halime bakıyorum, kendime… Etrafım kalabalık. Herkes kendi derdinde. Mahşer yeri gibi ve herkes kendi derdinde. Başım açık, ayağım yalın… Üzerimde sadece iki parça bez var. Safa’dan Merve’ye gidip geliyorum. Gelip geçiyorum dünya telaşından, istek ve beklentilerden… Bu yollar dünya yolu. İçinde yanlışlar, doğrular, kırılganlıklar ve sevinçler var. Sıkıntı ve dertler var. Hüzün ve neşeler var. Gelip geçen bir ömür var ve üzerimde sadece iki parça bez var… Yüreğim var sonra sol yanımda, onların yükü var… Kimi yükler hafifletirken, kimileri yolumu daha da zorlaştırıyorlar. Hacer annemizi düşünüyorum. Hz. İbrahim’in onu bu çöllerde tek başına bırakışını, onun İbrahim! diye çağırışını, Hz. İbrahim’in dönüp de bakamayışını ve sonra annemizin, bunu sana Rabbin mi emrediyor, deyişini, Babamızın, evet, deyişini ve Hacer annemizin, git öyleyse, Rabbim bizi ortada bırakmaz deyişini… Ne zor bir imtihan Allah’ım… Her adımda Hacer annemizin teslimiyetine, kendini Rabbine adayışına hayran kalıyor ve dudaklarınız kıpır kıpır hep bu adanıştan istiyorsunuz Rabbinizden.

Nasıl bir teslimiyet… Hz. İbrahim’in ateşlere atıldığında gösterdiği teslimiyeti, o kadın haliyle, bir başına ve küçük evladıyla çöl ateşlerine atıldığında gösteriyor… Anlatması kolay tabi... Hele yaşaması… Ve bu teslimiyete, kendine teslim oluşa Rabbimizin verdiği hediyeye bakın. Hayır, zemzemi demiyorum. Şuan yaptığım say, ve az önce yaptığım tavaf, Rabbimizin Hacer annemize bir cevabı, bir hediyesi…. Dünyanın tüm Müslüman erkek ve kadınları bir zenci köle olan, bir kadın olan Hacer’in sünnetini yapıyor. Gittiği adımları takip ediyor. Onu anıp, dualar ediyor. Hani Hz. İbrahim onları bırakıp dua etmişti Rabbine. İşte bugün bizim burada oluşumuz bu duanın kabulü ve cevabı aynı zamanda. Annemizin mezarı şimdi hicri İsmail’in, yani Kabe’nin önünde ve orası da Kabe’nin içi sayılıyor. Oranın da etrafından dönmeniz gerekiyor ve Annemizin etrafından dönülmeyen tavaf, eksik sayılıyor.

Bu nasıl güzel bir ikram, bu nasıl bir onura etmek böyle…

Yoruluyorsunuz Say esnasında. Hacer kadar değil ama. Neyi aradınız peki? Bu gidiş gelişlerde neyi aradınız?

Yokunuzu mu? Neyiniz yok peki? Olmayan şeyiniz ne?

Say esnasında özellikle zemzem içmedim. Çünkü Hacer annemiz içmemişti. Onu birazcık olsun anlayabilmek adına, birazcık o günlere gidebilmek adına zemzem içmedim. Say bitince Merve tepesinde duruyor ve dua ediyorsunuz. Diliniz de kurumuş. Yorulmuşsunuz. Ama Hacer kadar değil, hiçbir şeyiniz onun kadar olamaz zaten. Duanızda da bu konuya değiniyorsunuz ellerinizi açıp. Hacer’deki güzelliklerden size de nasip etmesini istiyorsunuz Rabbinizden.

Traş olup ihramdan çıkıyorsunuz. Saçınızdan biraz kesip, vücudunuzdan bir parça olan saçlarınızdan biraz kesip ihramdan çıkıyorsunuz. Acaba nedir bunun anlamı? Kesip attığınız, vücudunuzdan kesip attığınız neyin kefareti? Neden özelikle saç? Kesip daha gür, daha güzel, daha sağlam çıkmasını istediğiniz şey ne? Tüm bunların hepsinin cevabı bizlerde… Yeter ki burada yaptığın hiçbir şeyi öylesine yapma. Anlamlandırmaya çalış. Düşün. İdrak etmeye çalış.

DUA

Burası sıfır noktası... Dua durağı. Olma durağı. Varma durağı… Kazanma durağı…

Şah damarınızdan daha yakın olan Allah’ın evindesiniz. Sanki şah damarınızın içinde… Başka zaman namazlarda gözlerinizin önüne Kâbe’yi getirmeye çalışırken burada Kâbe tam karşınızda. Namazlarınızı ona bakarak kılmak anlatılmaz bir duygu… Ezan okunuyor ve karşınıza Kâbe’yi alıp namaza duruyorsunuz. İmam gür sesiyle okuyor: Elhamdulillahi rabbil âlemin… Elleriniz bağlı ve gözleriniz Kâbe’de… Ona bakarken imamın ne dediğini de düşünüyorsunuz: Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır… Bir rüzgâr esiyor ve Kâbe’nin örtüsü kımıldıyor. Tabi ya, kımıldıyor. Canlı çünkü, karşınızda capcanlı… Gözleriniz onun üzerinde geziniyor. Rükuya eğilip tekrar doğrulduğunuzda hemen onu arıyorsunuz yine. Bakışlarınızı ondan ayıramıyor, ayırmak istemiyorsunuz. Yorgunsunuz. Gözleriniz uykusuz. Bedeniniz sizi dinlemiyor. Ama bu görüntüyü bırakıp başka hiçbir şey yapamıyorsunuz. Namaz bitip de otele döndüğünüzde biraz dinlenip tekrar gelmek için acele ediyorsunuz. Uyumanız lazım. Daha canlı, daha güçlü olmak için, ibadetlerinizi daha huşulu yapabilmek için dinlenmeniz lazım. Ama uyuyamıyorsunuz ki! Ama duramıyorsunuz ki. Birkaç saat sonra tekrar gelmek istiyorsunuz. Ama bedeniniz içinizdeki bu isteklere ayak uydurmaya zorlanıyor. Çünkü onu öyle alıştırmışsınız. Tembel alıştırmışsınız. Ama buraların da özelliği burada çıkıyor işte. Hiç yürümediğiniz kadar yürüyebiliyor, uykusuz ve aç kalabiliyor, şimdiye kadar hiç yapamadığınız şeyleri burada yapabiliyorsunuz. Burada hastalar hastalıklarını unutuyor, yaşlılar gençleşiyor Allah’ın bir lütfu olarak.

Her haliniz bir ibadet burada. Oturmanız, uyumanız, tavaf, say, namaz ve dualarınız…

Dua, dua, hep dua… Her yerde yapabildiğiniz, her halinizde yapabildiğiniz ve hep duyulan, işitilen, karşılık verilen ibadetiniz. Sizi muhatap alan bir Rabbiniz var ve bu sizi cesaretlendiriyor. Sevindiriyor. İnancınız artıyor bu müjde karşınızda. Dua hakkınız var ve bu ne güzel bir lütuf. Dua ediyorsunuz. Ümmete, memlekete, sevdiklerinize, dost ve arkadaşlarınıza… Yüreğinizdeki halkayı oldukça geniş çiziyorsunuz. Sizden özellikle dua isteyenlere, hiç istemeyenlere, haberi olan ve olmayanlara…

Tüm kardeşlerinize değiniyorsunuz, istiyorsunuz… Kâbe burası. Ümmetin toplandığı yer. Daireyi ne kadar geniş tutarsanız o kadar güzel. O kalabalık içerisine kendinizi de usulca iliştiriyorsunuz

Tavaf esnasında yaşadığımız bir olay oldu. Çok şaşırdım ve üzüldüm bu olayı görünce. Tekerlekli sandalyedeki birisini tavaf ettiren bir kardeşimiz onunda duyacağı bir sesle dualar ediyordu. Muhtemelen o kişi de tekrar ediyordu duyduğu bu duaları.

Duası şuydu: “Allah’ım!  …. cemaat talebelerini kabir azabından ve cehennem ateşinden muhafaza buyur!”
Çok üzüldüm. Yahu burası Kâbe be mübarek! Burası tüm kardeşlerimizin toplandığı, ümmet bilincinin damarlarımıza aşılandığı yer. Bari burada yapma. Sen zaten kardeşlerimize dediğinde onlar da girecek dualarına. Neden daireyi daraltıyorsun ki?

Belki içinden ümmete de istedi, anne ve babasına, kendisine istediklerini tüm Müslüman kardeşlerine de istedi ve en son da benim duyduğum kısmı söyledi.

Bilmiyorum işte. O dua şekli bana tuhaf geldi o mekânda. Yoksa insanın yetişmesinde emeği olan kurum ve oluşumları anmasında bir sakınca yok. Ama ben sadece o kısmı duyunca bana tuhaf geldi. Taassup sahibi olmamak ve dar düşünmemek gerekiyor. “Biz” olursak kazanır, “ben” olursak kaybederiz. “Biz”, “ben” olursa geriye, “hiç” kalır.

HİRA

Hira Mağarasına çıkmak için gece üç gibi ayaktasınız. Gündüz sıcak ve kalabalık olacağı için bu saat daha uygun. Otobüslerle Nur Dağı’na geliyorsunuz. Hira Mağarası dağın doruklarında. Efendimizin sık sık gelip inzivaya çekildiği, zamanını dua ve tefekkür ile geçirdiği, ilk vahyin indiği yer. Gecenin o saati bile kalabalık. Genç yaşlı, kadın erkek dağın ince yollarına dökülmüş, Efendimizin çıktığı mağaraya gidiyorlar. Yıllar sonra gelmiş ümmeti, Efendisinin yaşadıklarını bir an bile olsun daha yakından hissetmek için zorlu yolarda. Mağaraya giden yollarda dilenciler de uyanık. Türkçeyi öğrenmişler ve size kendi dilinizle istekte bulunuyorlar.  Yarım saate yakın bir süre sonrasında dağın zirvesindesiniz. Kalabalık… Herkes mağaraya girip, Peygamberimizin elinin, gözlerinin, bedeninin değdiği mağaraya girip dua etmek istiyor. Yolculuk boyunca en çok ihtiyacınız olan sabır, orada da gerekiyor ve sabırla sıranın size gelmesini bekliyorsunuz. Sıra size geldiğinde mağaraya giriyor ve ne yapacağınızı şaşırıyorsunuz. Hayal gibi… Peygamberimiz işte buraya geliyordu. Hatice annemiz bizim bile zorlanarak çıktığımız bu mağaraya ona azık getiriyor, Efendimizi burada da yalnız bırakmıyordu. Vahiy meleği Cebrail işte buraya, bu dağa, bu göklere, bu mağaraya gelmişti. Peygamberimiz buradaydı… O zamanın cahiliyyesi Efendimizi kim bilir ne kadar sıktı, bunalttı ki buralara kadar gelip inzivaya çekildi? Oku! emri işte bu küçük mağarada geldi. Düşünmek, tefekkür etmek gerekiyor. Mağara deyince bildik mağara görüntüsü gelmesin aklınıza. Eğilerek giriyorsunuz ve çok küçük bir yer. İki büyük kayanın omuz omuza geldiğini düşünün. Giriyorsunuz ve karşısı açık. Efendimiz oradan Kâbe’ye bakarmış. Şimdi görünmüyor tabi. Şimdilerden oradan sadece Kral’ın Kâbe’nin karşısına yaptırdığı saat kulesi görünüyor.

Gecenin bir yarısı ve siz Nur Dağı’ndasınız. Etrafa bakıyoruz. İnsan buraya, bu kadar uzağa, bu dağ başına niye gelir ki? Efendimizin neler hissettiğini birazcık anlamak adına tefekkür ediyorsunuz.  Hatice annemiz geliyor sonra aklınıza. Kâbe’den buraya kadar o da yürüyerek gelir, sevgili eşine azık getirir, merakını giderirmiş. Meleğin Hatice annemizin gelişini Peygamberimize haber verdiği rivayet edilir. Hira… Günümüz insanının da çağın bunaltıcı sorunlarından kaçıp sığınacağı, kendini toparlayacağı bir Hirası olmalı belki de.

İnsanın bir hirası olmalı…

MEDİNE

Mekke’deki yoğun koşuşturmanın ardından Medine’desiniz. Medine hicret yurdu. Mekke’deki baskılardan sonra Efendimiz ve yarenlerine kapılarını açan güzel şehir.

Medine demek, Ravzayı Mutahhara demek. Efendimizin metfun olduğu yer… Huzurun, sessizliğin, inzivanın yeri… Mekke Medine arası yaklaşık 6 saat. Altı saatlik otobüs yolculuğundan sonra Medine’ye geldiğinizde ilk işiniz hemen Peygamberimizi ziyaret etmek oluyor. Onu selamlamak, O’na gönderilen selamları iletmek ve ravzasında, eviyle mescid arasında kalan, “Cennet Bahçesi” olarak nitelendirilen yerde namaz kılmak için hemen yola düşüyorsunuz. Medine’de oteller Ravza’ya yakın olduğu için yürüyerek gidiyorsunuz. Resimlerde gördüğüz o yeşil kubbeli yeri arıyor bakışlarınız. Efendimiz işte o yeşil kubbenin altında. Heyecanlısınız. Efendinizi ziyarete gidiyorsunuz… Onun zamanında yaşamak, zorlu mücadelesinde yanında olmak, O’na ilk inanlar arasında olup gözlerinin içine bakanlar arasında olmak vardı kaderde. Ama size de bu düştü, O’na ümmet olup asırlar sonra ziyaretine gelmek…

Sonra O yeşil kubbe görünüyor uzaktan…

Gözlerinizi ondan almak istemezken ellerinizi önünüzde kavuşturuyorsunuz ister istemez. Efendiniz O, O’nun huzurunda sayılırsınız artık…

 Saygı, sevgi ve muhabbet ile bakıyorsunuz yeşil kubbeye. Yüreği yufka olanların gözleri dolu dolu oluyor. Hem Mekke, hem de Medine’de gözleri dolduracak, yaş olup akacak o kadar yer var ki. Umre başlı başına öyle sayılır.

Oralarda çok ağlayın. Elinizden gelmese de, içinizden gelmese de bunun için çabalayın. Gözlerinizin ve yüreğinizin dolusunu buraya geri getirdiğinizde ömrünüze yük oluyor.

Onları oralarda dökün…

SON OLARAK

Çok uzadı biliyorum. Bir köşeye çok geldiğini ve istediklerimi de tam olarak anlatamadığımı da biliyorum. Daha Sevr var, Cennetül baki var, Uhud var, Uhud şehitleri var, Kıbleteyn Mescidi var, Hudeybiye var, Arafat var, var da var…

Dediğim gibi, siz yine de beni anlattı kabul etmeyin, ayaküstü birkaç kelime ettik sayın. Zira orası anlatılmaz, yaşanır…

En kısa zamanda siz de yaşayın inşallah.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Coşkun Uzun Yazdı: Direnişe Bin Selâm...!
Coşkun Uzun Yazdı: Direnişe Bin Selâm...!
Nesrin Aksoy yazdı: Burada Güneş Var, Umut Yok!
Nesrin Aksoy yazdı: Burada Güneş Var, Umut Yok!