“Türkiye’de Devletin Çalışma İlişkileri İdeoloji -1-
Nevzat ÖZKAYA

“Türkiye’de Devletin Çalışma İlişkileri İdeoloji -1-

“Türkiye’de Devletin Çalışma İlişkileri İdeoloji, Bir  ’12 Eylül Dönemi’ Kapatılma İddianamesi Okuması”

Yazar: Fuat Man, Oniki Levha Yayınları, 1. Baskı, İstanbul.

Bu kitaba başlarken okumakta zorlanmağımı düşünmüştüm ilk başta. Kitabın ilk sayfasını çevirdiğimde bana ne kadar da yakın olduğunu gördüm ve bir çırpıda kitabı bitirmiş oldum.

Bu kitap aslında bize, DİSK’in 12 Eylül kapatılma iddianamesi çerçevesinde “Türkiye’de Devletin Çalışma İlişkileri İdeolojisi”ni anlamamızı sağlamakta. Yazar önce çalışma ilişkilerinin tarihi seyrini bizlere sonuyor. Fransız tarih ekolü Annales'in en önemli ikinci kuşak temsilcilerinden Fernand Braudel, tarihi çok katmalı bir yapı olarak ele aldığını, bu çoklu katmanların en altında 'jeo-tarih' katmanı bulunduğunu söylüyor. Bu katmanın çok uzun sürelere bir vurgu olduğunu, aynı zamanda tarihe şeklini veren alan olduğundan bahsediyor.

Türkiye'de çalışma ilişkilerinin tarihine bakarken, özellikle devletin çalışma ilişkilerine yaklaşımında Braudel'in dip katmanı veya dip akıntı benzetmesi belirginliğini koruyor.

Yazarın şu sorusu benim kitap üzerindeki ilgimi arttırmıştır: “İdeolojiler çağı geride kalmadı mı veya sosyal teoride ideolojinin açıklayıcı gücü zayıflamadı mı?”

Türkiye'de devletin çalışma ilişkilerine yaklaşımı özellikle örgütlü emeğe yaklaşımı farklı tarihsel kavşaklardan geçilmesine rağmen benzer kalmaya devam etmiştir  veya devam etmektedir, deniyor. Cumhuriyet öncesinden alınan bir miras bulunmakla birlikte cumhuriyetin 'modernlik' üzerine kurulu temel felsefesiyle daha da şekillenen bir devlet ideolojisinden bahsetmenin mümkün olduğunu söylüyor yazar. Bu ideoloji, örneğin tek parti döneminden geçip ve soğuk savaş dönemine tanıklık ederek bu çalışmanın inceleme dönemi boyunca belirgin olmuştur. Tabi ki bu ideolojik 1980 yılında son bulduğunu söylemek mümkün değildir. 12 Eylül döneminde oluşturulan yeni sendikalar ve toplu iş ilişkileri yasalarının ruhunu oluşturan da yine bu ideolojidir. Bu ruh günümüze kadar da gelmiştir. Hatta 2012 yılında bahsedilen bu yasaların yerine oluşturulan yeni sendikalar ve toplu iş ilişkileri yasası da aynı ideolojiyi barındırmaktadır.

Türkiye'de “devlet ideolojisi” yıllarca belirli bir sendika türünü 'makbul' kabul ederken, bazı sendikaları ise 'makbul olmayan' veya 'ötekiler' olarak görmüştür. Bu ayrışmanın belirginleştiği yıllar 1970'lerdir. 1967 yılında Türk-İş'e bağlı bazı sendikaların, mevcut sendikal mücadeleyi onaylamaması ve siyasete de bulaşacak bir sendikal örgütlenme izinden gitmeleri ile DİSK'i oluşturmaları sonucunda Türkiye emek tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı. 1970 sonrası devletin bu ideolojisinin baskın olduğu makbul olan ve olmayan sendika ayırımı net bir şekilde görmekteyiz. Zaten bu kitapta devletin bu ideolojisinin 1980 yılına kadarki serüvenini görmekteyiz. Yazar bu çalışmasında 12 Eylül döneminde bir “makbul” olmayan konfederasyonun (DİSK) kapatılma iddianamesini 'eleştirel söylem analizi'ne tabi tutularak, Türkiye'de devletin çalışma ilişkileri ideolojisinin çerçevesi çıkartılmaya çalışılmaktadır. Bunda da gayet başarılı olduğunu düşünmekteyim.

Bu kitap Yazar Fuat Man’ın 2009 yılında Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Ana Bilim Dalı'nda kabul edilen 'Türkiye'de Devlet, İdeoloji ve Sendika: 1980 Öncesi DİSK Örneği' başlıklı doktora tezidir.

Kitabın en etkili yönü de Türkiye'deki işçi örgütlenmelerinin analizini sosyal bilimlerin temel kavramlarından biri olan "ideoloji" ile yapmaya çalışmaktadır. Bu anlamda Türkiye emek tarihi incelemelerinin genel eğilimi olan kronolojik bir sunum yapmaktan ayrılmayı amaçlamaktadır. Çalışmada her ne kadar bölümlerin kurgusu, kronolojik bir seyir takip ediyorsa da, ideolojinin tüm bu dönemleri anlaşılır şekilde sunulmuştur.

İşte Yazar bu çalışmasında, Türkiye'de devletin işçi örgütlenmelerini nasıl algıladığı, onları birer aparat olarak görüp görmediği, bu anlamda onları kullanıp kullanmadığı sorgulamasını yapmaktadır. Başka bir deyişle bu “çalışmanın temel sorunsalı, Türkiye'de endüstri ilişkileri ideolojisinin işçi örgütlenmelerini nasıl ele aldığı ya da algıladığıdır.” denilmektedir.

Yazar bu çalışmada temelde ideoloji, özelde ise Althusser ile Gramsci'nin bazı kavramlarını kullanılmaktadır. Bu çerçevede erken cumhuriyet döneminden başlanarak Türkiye'de endüstri ilişkileri ideolojisinin niteliği açıklanmaya çalışılmış ve bu ideolojinin "sendika okuması"nın nasıl olduğu görülmeye çalışılmıştır. Bu ideolojinin şekillenmesinde Türkiye'nin modernleşme sürecinin büyük etkisi olduğundan, bu sürecin de genel çerçevesi çalışmanın geneline sinmiş durumdadır.

Çalışma ilişkilerinde neden DİSK örneği sorusuna ise Yazar, “Türkiye’de endüstri ilişkileri ideolojisinin niteliğini kristalize edecek bir örgüt olduğu için” diye cevap vermektedir. Uygulama sahasında görülmektedir ki örgütün genel niteliği, belirtilen bu ideolojinin "makbul sendika" ya da "ideal sendika" tanımlamasının dışına taşmaktadır.

Çalışmada literatür taramasının yanında, sendikalara yönelik devlet söylemini ortaya çıkarmak amacıyla son bölümde 12 Eylül dönemindeki DİSK'in kapatılma iddianamesinin eleştirel söylem analizi yapılmıştır. Eleştirel söylem analizinin kullanılma nedeni, bu yöntemin temelde "ideoloji" ifşa etme amacının olmasıdır. Böylece, devletin sendikalara yönelik söylemini dolayısıyla bu örgütlere yönelik ideolojisinin nitelikleri ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.

Bu doğrultuda Türkiye'de sendikaların, endüstri ilişkileri ideolojinin tanımladığı bir "ideal sendika" çerçevesinde "makbul" kabul edildiği ve bu çerçevenin dışına çıkan örgütlerin ise en hafif ifadeyle bastırılması gerektiği düşüncesi hakimdir. Başka bir deyişle, "makbul sendika" olamayan örgütler ya da hegemonyanın işlevsiz kaldığı örgütler "öteki sendika" olarak konumlandırılmakta ve bastırılmaktadırlar.

Kitap yedi bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde ideoloji kavramımın anlamı üzerinde odaklanmaktadır.

Bu bölümde “ideoloji” tanımlanmaya çalışılmakta ancak bunun o kadar da kolay tanımlanabilecek bir kavram olmadığını da görmekteyiz.

Burada söylenecek belkide tek söz “Parti dili değişse de devletin dili ve ideolojisi değişmemektedir.”

İdeoloji kavramını Antoine Destutt de Tracy icat etmiştir. Tracy, ideolojiyi “düşünceler bilimi” olarak kullanmıştır. İdeoloji aydınlanmada ilk kullanıldığında, aydınlanmanın izlerini üzerinde taşımaktaydı.

İdeolojilerin temelini fikirler oluşturmaktadır. Fikirlerin kaynağının duyumlar olduğu yönünde bir algı vardır. Bu duyumların işlemden geçirilmesi ile de fikirler oluşuyordu. Böylece doğadaki her şey gibi fikirlerin oluşumu da katı kurallara tabiydi.

Helvetius da (1715-1771) insan melekelerinin oluşumunu tecrübeye ve dış unsurlara bağlamıştır. Althusser ile Engels’in, Marx’ın evrilmesinde ‘epistemolojik kopuş’ olarak niteledikleri ‘Alman İdeolojisi’nde; “Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır. Birinci durumda, sanki canlı bir bireyimiz gibi bilinçten yola çıkılmaktadır; gerçek yaşama tekabül eden ikinci durumda ise, gerçek yaşayan bireyin kendisinden yola çıkılır ve bilince de o bireyin bilinci olarak bakılır.”

Marx’a göre bir düşünceye ideolojik karakter kazandıran şey, o düşüncenin toplumsal ve ekonomik ilişkilerin gerçek doğasını gizleyebilmesi ve böylece toplumdaki ekonomik ve sosyal kaynakların eşitsiz dağılımını haklı gösterebilmesiydi (Mclellan 2005:15).

“Doğru”yu herşeyin üzerine koyan Platon (2006:213-4/ 389b-c) ise kamuya yararlı olacaksa yalanın kullanılabileceğini ancak bu kullanımın sadece devlet görevlileriyle sınırlandırılması gerektiğine vurgu yapar: “Yalan tanrıların işine yarayan ve sadece insanın ilacı olabilecek bir şeyse, bırakalım da o ilacı asıl sahipleri, hekimler kullansın. Tecrübesiz insanlar ona el sürmesin.”

Althusser, Platon’un bu önerisini üretim ilişkilerininin yeniden üretilmesi bağlamında çözümler:

“Eflatun daha o zamanlar bile biliyordu bunu. Köleler ile ‘zanaatkarları’ gözaltında tutmak ve baskı altında bulundurmak için aynasızlar (muhafızlar) gerektiğini öngörmüştü. Her kölenin ya da her zanaatkarın kafasına, hatta her bireyin kıçına bile kalkıp bir tek onunla uğraşacak bir ‘aynasız’ takılmayacağını. Eflatun halka daha çocuk yaşından itibaren tek başına ‘işlemesini sağlayacak’ ‘güzel yalanlar’ söylenmesi gerektiğini, halkın ‘işlemesi’ amacıyla güzel yalanlar ile eğitilmesi gerektiğini biliyordu (Althusser 2006:278).

Lenin’e baktığımızda, bir fikri problemli kılan şeyin ideoloji değil, onun hangi sınıfa hizmet ettiğinin önemli olduğunu söylüyordu. Dolayısıyla ona göre ortada iki tercih vardı, ya sosyalist ideoloji ya da burjuva ideolojisi.

Georg Lukacs, ideolojiyi yanlış bilinçle eleştiren yaygın düşünceye katılmaz ve marksizmi de proletaryanın ideolojik ifadesi olarak ele alır

Lukacs, Batılı işçi sınıfının sosyalizm etrafında toplanmasındaki ‘akıl almaz’ başarısızlığını ‘yanlış bilinç’ ile açıklamıştı.

İdeolojinin sosyal bir işlevi vardır, o da değerlere yönelik inancı pekiştirmektir. Bu anlamda vatanseverlik, milliyetçilik, sosyalizm, demokrasi ve liberalizm birer ideolojidir. Ancak ideolojinin iki özel hali ayrıca vurgulanmalıdır. Bunlardan ilki mittir. Kolakowski (1988:296) her toplum ve siyasi hareketin değerlerini sistematize eden, ortak bir geçmişten geldiklerine yönelik algıyı kuvvetlendiren kendi mitlerini oluşturduğunu belirtmektedir. İdeolojinin ikinci hali ise ütopyadır. Değerlerin ütopik niteliği onların gerçekleşebilme bilgisinden bağımsızdır. Mit, kendi sosyal psikolojik işlevi içinde var olan değerleri etrafında toparlarken ütopya değerlerin sosyal kurumlar içinde gerçekleşeceği umudunu düzenler. 

Devlet, basitçe burjuvazinin baskı aygıtından ibaret  değildi; devlet, burjuvazinin üst yapıdaki hegemonyasını içeriyordu (Carnoy 2001)

Gramsci’nin ‘modernprens’ dediği ve yine bilinç ile ilgili olan partiye dairdir. Çağdaş dönemde yani “Prens” rolünü oynayacak olan artık kahraman bir kişi değil, siyasal partidir. 

Gramsci denince aslında ideolojiden çok onun temel kavramlarından birisi olan ‘hegemonya’ akla gelir ve bu kavram ne tamıyla ideolojiyi dışlayan ne de ideoloji ile sınırlı bir kavramdır. 

Türkiye’de de dünyevi bir din olarak ‘Atatürkçülük’ün devletin resmi dini olduğu gerçeği ifade edilmektedir. İnsel (1989)

Althusser(2002:283), ideolojiyi toplumların tarihsel yaşamlarının temel bir yapısı olduğunu söyler ve Marksist devleti şu şekilde özetler:

- Devlet, (baskıcı) devlet aygıtıdır. 

- Devlet İktidarı ile Devlet Aygıtı’nı birbirinden ayırmak gerekir.

Sınıf mücadelesinin hedefi, Devlet İktidarı’nı ele geçirmek ve buna bağlı olarak, devlet iktidarını elinde bulunduran sınıflar (ya da sınıf ittifakları ya da sınıf franksiyorları) tarafından Devlet Aygıtı’nın sınıf hedeflerine bağlı olarak kullanmaktadır. 

Proleterya, mevcut burjuva devlet aygıtını ortadan kaldırmak için Devlet İktidarı’nı ele geçirmelidir ve ilk evrede, proleterya diktatörlüğü evresinde, onun yerine tamamen farklı, proleteryaya özgü bir Devlet Aygıtını yerleştirmelidir, “sonraki evrelerde”, radikal bir süreci, devletin imhası sürecini (devlet iktidarının ve tüm Devlet Aygıtlarının sonu) uygulamaya koymalıdır.

Marksist kuramda Devletin Baskı Aygıtları, hükümeti, idareyi, orduyu, polisi, mahkemeleri, hapishaneleri içerir.

Devletin İdeolojik Aygıtları ise: Eğitim, Aile, Din, Siyasal, Sendikal, Haberleşme, Basın Yayın ve Kültürel aygıtlardan oluşur.

Devletin İdeolojik Aygıtları; kurumlar, örgütler ve bunlara denk düşen tanımlı pratikler sistemidir. Bu sistemin kurum, örgüt ve pratiklerinde devlet ideolojisinin bütünü ya da bir bölümü gerçekleşir (Althusser 2006: 131).

Althusser, İdeolojiyi baskın bir grubun çıkarının bir ifadesi olmaktan ziyade bir toplumsal çimento olarak görmektedir (Giddens 2005:351).

İkinci Bölüm,  bu bölümde ideoloji kavramının, sistematik değerlerin siyasi örgütlenmelere yansıması anlamında farklı endüstri ilişkilerindeki tezahürleri gösterilmeye çalışılmaktadır. Dunlop’un ‘sistem teorisi’nde ideolojinin önemli bir atıf kaynağı olduğu görülür. Bu teoride alt sistemi bir arada tutan şey ortak değer ve inançlar seti olan ‘ideoloji’dir.

Ülkeler bazında sendikacılığa baktığımızda; ABD’de 1935’ ilk kez işçilere örgütlenme ve grev hakkı veren Wanger Yasası çıkartılmıştır. Fransa’da devlet müdahalesini anlatan ‘etatism’ bir yandan devlet ekomomideki ağırlığından, öteyandan da çıkar gruplarının ideolojik duruşlarından kaynaklanmıştır.

İtalya sendikacılığının dinamiği, Katolik kilisesi ile laikler arasındaki gerilimden kaynaklanıyor. Kore sendikacılığında ise 1998’den beri işçi, işveren ve devlet arasında ‘sosyal diyalog’ teşvik edilmiştir.

Birezilya’da endüstri ilişkilerinin dönüm noktası 1930’lardan başlıyor. Güç hep orduda olmuştur. Bir dönem askerin gelişmekte olan ülkelerde temel moderneleşme gücü olarak algılanmasında uygun olarak (De Rouen Jr ve Hoe 2001:476) 1970’lerin sonlarına kadar otoriterlik ya da diktatörlükle nitelendirilebilecek bir toplumsal geçmişten neo-korporatist bir nitelemeye geçiş son derece belirgin bir değişim anlamında gelmektedir.

Althusser’in ‘aygıt’ nitelemesini açık bir biçimde tüm ülkeler için  aynı derecede kullanmanın zor olacağını belirtmek mümkündür. Ancak bu noktada ilk bölümdeki temel figürlerden olan Gramsci’nin ‘hegemonya’sını kullanmak yersiz olmayacaktır.

Sonraki bölümlerde, şimdiye kadar oluşturulmaya çalışılan kavramsal çerçeve ile Türkiye’nin endüstri ilişkileri anlaşılmaya çalışılacaktır. Bunun için özelikle Türkiye’nin kendine özgü deneyiminin özelliklerinin temelindeki siyasi geçmişi ve modernleşme ideolojisi yatmaktadır. Burada tekrar vurgulanmalıdır ki ‘ideoloji’, açıklama kuvveti kendinden menkul, başlı başına bir kavram olarak değil bir çok belirleyenin yanında bir “güç” olarak kullanılmaktadır. Çalışma temelde bir ulus devletle neticelenen Türkiye’in modernleşme serüvenini ve bunun inşa ettiği “ideoloji” üzerinden ilerleyerek “çalışma alanı”nın nasıl belirlendiğini, bu süreçteki ‘devletin’ rolüne ulaşmak niyetindedir.

Bu süreç Türkiye’de endüstri ilişkileri ideolojisinin de yapılaşmasının bir anlatısıdır. Söz konusu bu ideoloji, Türkiye’de hem devletin sendikalara yönelik söyleminini hem de buna paralel olarak bir muteber olan ve olmayan sendika ayırımını beslemiştir.

Devam edecek

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Tarık Tufan Yazdı: Kalk Kudüs’e Gidelim Sevgilim
Tarık Tufan Yazdı: Kalk Kudüs’e Gidelim Sevgilim
İşgalci İsrail, yaralılara yardım eden hemşire Rezan El Neccar'ı şehit etti...
İşgalci İsrail, yaralılara yardım eden hemşire Rezan El Neccar'ı şehit etti...