Aklın Gereği…
Gül Altuntaş

Aklın Gereği…

İnsana verilen en büyük nimet akıl, aklın gereği olarak da peşinden merak duygusu geliyor sanki....! Daha henüz yeni doğmuş bir bebek olarak başlar merak güdümüz, ölünceye kadar da devam eder. Yeni doğan bebek daha elini kullanamıyorken bile ağzıyla etrafı keşfetmeye çalışır mesela!. Her şeyi ağzına götürüp dudaklarıyla yoklayarak, bilgi edinmek ister..

Sağlıklı bir insan bu merak duygusunu güzel ve verimli şekilde kullandığı müddetçe, doğru yol üzeredir. İnsanlık tarihi bu merak güdümüzle ve bu güdüyü iyi yönde kullanıp, organize etmekle gelişmiştir. İnsan var olduğu müddetçe merak duygusu bitmeyecek, merak duygusu bitmediği müddetçe keşfedecektir. Çünkü önümüzde merak edeceğimiz sonsuz bir evren var. Yani içinde bulunup keşfetmemizi bekleyen laboratuar sonsuzdur..

Çalıştıkça da sorularımıza cevap bulacağımız kesin.! Cevap bulamayacağımız tek soru da galiba ölüm ve ötesidir.! Rabbül Alemin de bu merak duygumuzu kullanmamızı, keşfetmemizi, bulmamızı istiyor, çünkü kendini bilen Rabbini bilecektir... Dünyayı ve içinde olabilecekleri merak edip tam olarak keşfetmiş olsak, Mars’a çıkarak, Mars’ı bitirsek, güneş, güneşten sonra galaksi, galaksiden sonra yeni galaksiler... Kısaca laboratuar çok geniş, ucu bucağı yok.! Başlangıçta; edinilen her yeni bilgi, insanlık tarafından ortak kullanılıp, bulunan yeni bilgiler üst üste eklenerek ortak kullanıma sunulmuş olabilir. Böylelikle kültürler, medeniyetler belli bir yere kadar birbirinden etkilenip, güç alan insan topluluklarına yardımcı olmuştur. Mesela şifalı bir bitkiyi keşfeden orman içindeki bir topluluk, diğer bir topluluğa bu bilgiyi takas etmiştir. Biri şifalı otu paylaşırken diğeri de, mızrak yapımı ve avlanmayı ona vererek ortak bilgiyle insanlığın gelişimine katkıda bulunmuştur... 

Ne zamana kadar bu bilgi takası devam etmiştir? Bilgiyi elinde bulunduranın, kavgayı kazandığı, bu kazanmayla da diğer topluluğa tahakküm kurup üstünlük sağladığı görülene kadar.! Tahakküm kurup, iktidarı eline geçiren, muhtemelen, keşfettiği bilgiyi, saklamış sadece kendine ve kendi toplumunun faydasına kullanmıştır. O günden sonra da her ne kadar fiziksel güç belli bir yere kadar etkili olsa da, asıl güç akıl olmuştur. Aklını kullanan birey, sonra da aklını kullanan bireylerin olduğu topluluklar, devletler, millet ya da uluslar kazanmıştır. Artık günümüzde akıl, dolayısıyla da aklı kullanmayla gelişen -bilim- devletlerin gücünü belgeleyen, neredeyse tek geçerli argümandır... 

Belirli dönemde aklını kullanıp, bilim üreten, hatta bir çok bilimin başlangıcına sebep olan Müslümanlar zaman içinde, bu gücü ellerinden kaybetmişlerdir.! Ya da bilinçli olarak ellerinden alınmış ve uyumaya bırakılmışlardır..! Harizmi, İbni Sina, Farabi, El Buruni, Kindi, Battani, Razi ve daha bir çok Müslüman bilim adamı yetiştirmiş bir ümmet, şu an eli mahkum, adeta üzerine ölü toprağı atılmış vaziyette nasıl bekleyebilir.? Ben bunun bir oyun olduğunu, bu oyunu artık Müslümanların görmesi gerektiğini düşünüyorum.... Eğer geri kalmışlık kader olsaydı, Allah geri bıraktığı, bırakmak istediği topluma ( ki niye öyle bir şey yapsın rahmeti sonsuz rabbim) herhalde daha küçük bir beyin verirdi.! Tıp da böyle bir şey olmadığını, ortalama bir insandaki ortalama bir beynin eşit olduğunu gösterdiğine göre sorun galiba Müslümanların beynini kullanıp kullanmama çabasındadır.! Ve galiba Müslümanların eline diline, bilinçli olarak bazı oyuncaklar verilip bunlarla oynaması, oyalanması sağlanarak asıl konudan uzaklaştırıldılar.

Tasavvuf da başlangıçta halis niyetlerle imanı kuvvetlendirme adına kurulmuş olsa da, zaman içinde Müslümanları uyutup, gerçek yaşamdan koparıp, miskin ve tembel bireylere dönüştüren, hatta gerçek amacından kopup, şirke kapı aralayan kurumlar olabilir mi? 

Hangi mantık ve akıl kabul eder ve de kim görmüş ki, belirli sayıda tekrar eden kelimelerle dünyaya dair kazanım olsun! Nerde görülmüş oturduğumuz yerden dilekte bulunarak dileğin gerçekleşmesi. Tasavvuf denen şeyle --uyu uyu yat, yat yat uyu-- projesi gerçekleştirilmek istenmiş olabilir mi? Tabi bir yığın emre amade, robotlaşmış hizmetkarı kim istemez? İnsanların merak duygusu, ve de çalışma azmi bilinçli olarak hedeflenmiş, dünyaya dair gerçeklerden soyutlandırılmak istenmiş olabilir mi? Neden olmasın ki?

İslam akıl ve mantık dini ise aklımızı kullanacağız. Müritleri önünde,--iyi ki okumamışım-- derken, şekeri yükseldiğinde okumuş doktorun bilgisine başvuran riya, değil, bilim laboratuarında çalışan samimiyettir İSLAM.! maalesef bizler uyuyor ve uyutuluyoruz.! Hem de çooook uzun bir zamandan bu yana.! Artık bazı bilgilere ulaşmak güç değil, bir tık ile, bir çok şeye ulaşılabilir. Onun için -bilimin çok çok çok ilerde olduğu, bizim tahmin etmeyeceğimiz noktalarda keşiflerin yapıldığı, laboratuarların vızır vızır kendi devlet ve milletlerinin hesabına çalıştığı, tahminimizin ötesinde bilgiler olduğu- kanaat ve ısrarındayım...

Mesela, daha biz genetiğin adını henüz 20 yıldan bu yana duymuşken, Rusların; 100 yıl önceden bu çalışmalara başladıkları, ve bu çalışmalar neticesi oluşan hilkat garibelerini, eciş büccüş yaratıkları, kavanozlarda saklayarak müzelerinde sergilediklerini, bu çalışmaların kokusunun ancak 100 yıl sonra çıktığını, bu 100 yıllık dönemde kim bilir ne bilgiler elde etmiş olduklarını düşünün.! Mesela gene Rusların, kimya ve nükleer çalışmalara çok çok önceden başlayıp, bir çok bilinmeyene sahip olduklarını düşünün.. Keza uzay çalışmalarında da öyle..... Amerikalıların da aynı şekilde bir çok branşta, dünyaya açıklamadıkları bilgiler elde ettiklerini --dünyanın bir çok zeki beynini ülkesine heralde , karakaş-karagöz, ve babasının hatrına almadığını-- düşünüyorum...

İşte daha bir çok millet ve devletin de, bir çok alanda kendine bilgiler edindiği kesin. Kiminin iklim, kiminin denizcilik ve araştırmaları, kiminin piyasa ve ekonomi konusunda geliştirdikleri tez ve kuramlarla dünyayı farkına vardırmadan dolandırdıklarını ve ilerlediklerini düşünmemek mümkün değil.! O yüzden bizim uç noktamızın aslında dünya gerçeğinin en gerisinde olduğu gerçeği zonklatıyor beynimi maalesef! Milleti adına gerçekten yüreği yanan, sabahlara kadar çaresizliğin verdiği ızdırapla ağlayan, insanlarımız için duadan başka elimizden , elimden gelecek bir şey yok duygusu insanı fena şekilde ürkütüyor.. Rabbim adı ünvanı ne olurs olsun kim olursa olsun kötüleri niyetine yetirmesin. Bu millete bu devlete bu bayrağa rabbim zeval vermesin.

Müslüman’ın aklını kullanıp,ahlak ve duygusal yönden kendini geliştirip , birlik ve beraberlik ve vefa duygusunu iyileştirerek olaylara sahip ve muktedir olmadan başka bir seçeneği yok..

Rabbim bizi terk etmesin inşallah.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...