Kudüs İçin ne Yapmak gerekiyor, Kudüs eylemleri Müslümanların gazını mı alıyor?
Ramazan DEVECİ

Kudüs İçin ne Yapmak gerekiyor, Kudüs eylemleri Müslümanların gazını mı alıyor?

Kudüs Eylemleri Müslümanların Gazını Mı Alıyor?

2 Kasım 1917 Balfuor deklarasyonu ile başlayan süreç, 9 Aralık 1917’de İngilizlerin Kudüs ve Filistin bölgesini işgali ve akabinde 15 Mayıs 1948’de işgalci İsrail devletinin kurulması ile sonuçlandı.

Esasen süreci belki de 1897 yılında toplanan Birinci Siyonizm Kongresi ile başlatmak gerekiyor. 1896'da gazeteci Theodor Herzl, ''Der Judenstaat- Yahudi Devleti” adlı bir kitap yayınladı. Bir yıl sonraki kongrede bu kitaptaki fikirler tartışıldı. Bu kitapta yahudilerin kendi devletini kurması gerektiği savunuluyordu.

Birinci Siyonizm Kongresi ile birlikte Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurmak için dünyadaki Siyonistler Filistin’e göç etmeye başladılar. 1897'den önce de, çok az sayıda Siyonist göçmen Filistin bölgesine gitmeye başlamışlardı. 1903'e kadar, Filistin topraklarına olan Siyonist göç 25 bine ulaşmıştı.

9 Aralık 1917’de Filistin topraklarında toplam Yahudi nüfusu Filistinlilerin yüzde onu bile değildi. Bu nüfusta birinci ve ikinci aliyah denilen göçlerde gelenlerde dahildi. Yahudilerin sahip oldukları toprak ise yüzde üç civarında idi.

Filistin istatistik merkezinin açıklamasına göre 1878 yılında Filistin’de Müslüman ve Hıristiyan Arapların oranı yüzde 96,8 iken Yahudilerin oranı ise yüzde 3,2’ye ancak tekabül ediyordu.  1922’de Arapların oranı yüzde 87,6’ya gerilerken, Yahudilerin oranı yüzde 11’e yükselmişti. 

1917- 1948 arasında İngilizler ve Siyonist örgütler, Hristiyan Arapları maddi vaatlerle paralarla aldatarak, Filistinli Müslümanları ise baskılarla zulümlerle katlederek, sürerek evlerini ve topraklarını gasp etmişlerdi.

15 Mayıs 1948’de küresel güçlerin özelliklede İngiltere ve büyük şeytan Amerika’nın desteği ile gayrı meşru İsrail devleti resmen tanınarak ilan edildi. İşgalci bu tarihte Filistin topraklarının yüzde 78’ine hakim oldu. 15 Mayıs’ı Filistinliler Nekbe günü büyük felaket günü olarak ilan ettiler.

1948 yılında 1 milyon 400 bin Filistinliden 800 binden fazlası evlerinden sürülerek mülteci haline getirildi. Bir halk vatanından sürülmüş ve vatansız bırakılmıştı.

1917 yılında 60 bin civarında olan Yahudiler dünyanın birçok yerinden gelen adına yerleşimci denilen Siyonist işgalciler ile 1948’de 10 kattan fazla artmış yaklaşık 600-700 bin civarına ulaşmıştı. Şimdi işgal edilmiş Filistin topraklarında normal sivil Yahudi yok, oradaki sivil Yahudiler bile işgalci derken haksız mıyız?

2016 nüfus sayımına göre işgal edilmiş Filistin topraklarında işgalci İsrail’in toplam nüfusunun 8 milyon 500 bine ulaştığı söyleniyor. Toplam nüfusun yüzde 74,8'ini 6 milyon 400 bin kişi ile Yahudiler, yüzde 22’sini 1 milyon 800 bin kişi ile Araplar yani 1948 topraklarında yaşayan Filistinliler oluşturuyor.

İşgalci İsrail Kurulduğu günden beri Filistin topraklarında sürekli yeni yerleşim yerleri açarak, işgalini ev ev, sokak sokak devam ettirdi ettiriyor. İşgalci Filistinli Müslümanları baskı ve zulümle yok etmeye çalışıyor. Bugün dünyadaki 12 milyon Filistinlinin yaklaşık yarısı mülteci kamplarında dünyanın farklı yerlerinde vatanlarına geri dönmenin hayali ile sürgün hayatı yaşıyorlar. Diğer yarısı ise Batı Şeria, Gazze ve 1948 taraklarında yaşıyor.

1967 savaşlarında İsrail’in doğu Kudüs’ü işgali ile Müslümanların yeryüzündeki üçüncü Kutsal mescidleri, Allah Resulünün miraç yurdu, Müslümanların bir süre kıblesi olmuş Mescid-i Aksa, Siyonist işgalci rejime esir düştü. Ve vahiy yurdu, barış ve selam yurdu Kudüs, Siyonist zalimlerin elinde zulüm merkezine dönüştü.

BM İsrail’in 1967 yılında İsrail’in işgal ettiği toprakları tanımadı ve 1967 topraklarının işgal edilmiş topraklar olduğunu ifade ettiği bir karar yayınladı. 1973 savaşlarında Arap ülkelerini bir kez daha yenilgiye uğratan İsrail 1982 yılında Lübnan’a girdi. 6 saatte Beyrut’a kadar ilerleyen İsrail Güney Lübnan’ı da işgal etti. Ve uzun yıllar işgal altında tuttu.

İşgalci İsrail 1980 yılında Kudüs’ü başkent ilan etti.  BM bu ilanı meşru kabul etmedi. Dünyadaki hiçbir ülke Kudüs’ü işgalci İsrail’in başkenti olrak kabul etmedi ve büyükelçiliğini Kudüs’e taşımadı. Nihayet 6 Aralık 2017’de işgalin yüzüncü yılında büyük şeytan Amerika Kudüs’ü işgalci İsrail’in başkenti olarak kabul ettiğini açıkladı.

Kudüs ve Filistin ile ilgili tüm bu süreçler yaşanırken İslam dünyası ve Müslümanlar ne yaptılar:

Birinci Siyonizm Kongresi öncesinde Filistin topraklarına göç etmeye başlayan Siyonistler kongreden sonra Filistin topraklarına göç etmek için yoğun bir çabaya içerisine girdiler. Siyonistlerin bu çabasını fark eden sultan II. Abdulhamit Filistin topraklarını Yahudi yerleşimine yasakladı. Siyonistler Osmanlı yöneticilere rüşvet vererek bu yasağı aşmaya çalışıyorlardı. Tarihi rivayetlere göre Sultan II. Abdulhamit Filistin toprakları karşılığında kendine teklif edilen çok yüksek meblağları şehit kanları ile alınan topraklar para ile satılmaz diye ret etmişti.

Siyonistlerin Filistin topraklarındaki varlığı her geçen gün artması ve uğradığı zulümler Filistinli Müslümanları Siyonistlerle ve işgalci İngilizlerle mücadeleye sürüklemişti. Ağustos 1929'da Müslümanlarla Siyonistler arasında kanlı çatışmalar olmuştu. 1936 yılında, Filistinli Müslümanlar genel grevle birlikte sivil itaatsizlik eylemleri yapmışlardı.

Bu noktada Şeyh İzzeddin El Kassam’ın direnişi, işgale karşı ve Filistin’de Siyonist varlığına karşı önemli başarılar sağladı. Şeyh İzzeddin El Kassam küçük askeri birlikler kurdu ve Lübnan-Filistin sınırında gerilla savaşı başlattı. El Kassam'ın silahlı mücadelesi Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasını destekleyen İngiltere'yi rahatsız etti. Filistinliler hem Siyonist çetelerle hem de işgalci İngilizlere karşı savaşıyorlardı. 1935 yılında İzzettin El Kassam, 500 İngiliz askeri tarafından kuşatılarak şehid edildi. 

28 Mart 1949’da Türkiye işgalci İsrail’i meşru bir devlet olarak tanıdı ve İsrail’i tanıyan ilk İslam ülkesi olarak tarihe geçti.

1964 yılında FKÖ kuruldu. Ve Filistin mücadelesinde öne çıkan oluşum oldu.

21 Ağustos 1969 tarihinde Mescid-i Aksa’nın kundaklaması üzerine İslam ülkeleri başkanları İslam Konferansı Teşkilatını kurdular. Daha sonra İslam İşbirliği Teşkilatına dönüşen İİT’te, Mescid-i Aksa’yı korumak için kuruldu ama şimdiye kadar İsrail’i kınamak dışında hiçbir iş yapmadı. En son büyük Şeytan Amerika’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması üzerine toplanan İİT Doğu Kudüs’ü bağımsız Filistin’in başkenti olarak ilan etti.  İİT’nin aldığı bu karar Kudüs’ü ikiye böldüğü ve Kudüs’ün yüzde 84’ünü oluşturan batı Kudüs’ü İsrail’e vermek anlamına geldiği için eleştirildi.

17 Eylül 1978’de Mısır ile İsrail arasında Camd David anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile işgalci İslam dünyasında biraz daha meşrulaşıyor ve İslam ülkeleri gizli açık işgal devleti ile ilişkilerini artırıyorlardı.

1979 yılında İran’da İslam devrimi gerçekleşiyor, İsrail’in bölgedeki en büyük müttefiklerden biri iktidarını kaybediyordu. Şah döneminde İsrail petrol ihtiyacının çoğu İran’dan karşılanıyordu. İslam devrimi ilk iş olarak İsrail’i gayrı meşru bir devlet ilan etmiş ve İsrail elçiliğini Filistinlilere vermiş, İsrail’e petrol satışını da durdurmuştu. Ve rahmetli İmam Humeyni Ramazan’ın son Cumasını dünya Kudüs günü ilan ederek Müslümanları Kudüs davası konusunda duyarlı olmaya ve Kudüs’ü sürekli gündemde tutmaya çağırmıştı. İmam Humeyni İslam ülkelerine işgalci İsrail’e petrol satmamalarını teklif etmişti.

6 Ekim 1981’de Halid El İslambuli İsrail ile anlaşma yaptığı için bazı arkadaşları ile birlikte Enver Sedat’ı öldürmüştü.

2000 yılına kadar İsrail karşısında sürekli yenilen İslam dünyası İşgalci İsrail’in zulümlerini sadece kınamakla yetiniyordu. Bu süreç içerisinde halklar işgalci İsrail’i mitinglerle protesto ediyor, Filistinliler İsrail’in zulümlerine karşı direnmeye çalışıyorlardı. Ama İslam ülkelerinin yöneticilerinden etkili bir eylem çıkmıyordu.

1987 yılında İslami direniş hareketi Hamas kuruldu ve birinci intifada başladı.

Filistin topraklarında Filistinli Müslümanların mücadelesi artarak devam ederken,  İsrail’in zulümleri dünya gündemine geldikçe, İslam dünyasında İsrail’e karşı halklar çeşitli gösteriler yapmakla yetiniyordu. İslam ülkeleri ise işgalci İsrail’in zulümlerini sadece kınıyorlar ama İsrail ile her türlü ticari ve diplomatik ilişkileri sürdürüyorlardı.

İşgalci İsrail’i halen İslam dünyasında 30’ a yakın ülke Kuzey Kore ve Küba ile birlikte meşru bir devlet olarak tanımıyorlar. İsrail’i devlet olarak tanımadıkları halde başta Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri işgalci İsrail ile şimdiye kadar gizli olarak yürüttükleri ilişkileri bugünlerde artık açıktan yapmaya başladılar. Türkiye, Ürdün ve Mısır gibi ülkeler ise İsrail ile ticaret ve diplomatik ilişkilerinde zaman zaman kriz yaşasalar da meşru bir devletmiş gibi sürdürüyorlar. Malezya, Endonezya, Pakistan gibi ülkeler İsrail’i devlet olarak tanımadıkları halde İsrail’in zulümlerine karşı etkili bir mücadele ortaya koymadıkları gibi, Hamas gibi direniş örgütlerine ciddi bir destek sağlamıyorlar.

İşgalci İsrail devlet olarak tanımamakla birlikte İsrail’in varlığını meşru gören ve Filistin sorununu işgalci İsrail ile müzakerelerle çözmeyi düşünen İslam ülkelerinin desteği ile FKÖ işgalci İsrail ile barış görüşmelerine başladı. Ve 30 Eylül 1993’te Osla anlaşması imzalandı. Oslo anlaşması sonucunda Filistin özerk yönetimi kuruldu. İsrail Oslo anlaşmasından sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te sürekli yeni yerleşim yerleri açarak işgale devam etti. İşgalci Filistinlilere uyguladı baskı ve zulmü de ara vermeksizin sürdürüyordu.

Oslo anlaşmasında Doğu Kudüs ve sürgündeki Filistinlilerin konumu sürece bırakılmıştı. İşgalci İsrail bugün Doğu Kudüs’ü bırak Batı Şeria’yı bile Filistinlilere vermeyi düşünmüyor.  Filistinlilere bugün vaat edilen Gazze ve Sina çölünde adı bağımsız bir Filistin devleti.

Bugün büyük şeytan Amerika’nın Kudüs’ü işgalci İsrail’in başkenti olarak tanımasından sonra FKÖ bile Oslo anlaşmasının bir anlamı ve önemi kalmadığını söyleyecekti.

Tarih işgalci İsrail’in ancak güçten anladığını söyleyen ve dolayısı ile işgalci ile müzakere yapmanın anlamsızlığını dile getiren Direniş cephesini ve direniş cephesinin düşüncelerini savunan Milli Görüş lideri Rahmetli Erbakan hocayı haklı çıkardı.

Direniş Cephesi:

Direniş cephesi, İsrail’i devlet olarak tanımadığını ve denizden nehire bütün Filistin’in kurtuluşu için İsrail’e karşı direnişi esas alan bir mücadeleyi dillendiriyor. Hamas, İslami Cihad ve Hizbullah direniş cephesinin ilk akla gelen temsilcileri.

İslam devriminden sonra Lübnan’da Hizbullah kurulmuş ve işgalci İsrail’e  karşı direnişle  mücadeleye başlamıştı. Hizbullah İsrail ile mücadelesinde birçok şehit vermişti. İlk genel sekreteri Abbas Musavi eşi ve çocukları ile birlikte İsrail saldırısında şehit edilmişti. Hizbullah’ın Lübnan’daki direnişi işgalci İsrail’in 2000 yılında Güney Lübnan’ı terk etmesini getirmişti. Bu işgalci İsrail’in kurulduğu tarihten bu yana ilk kez askeri olarak yenilmesi anlamına geliyordu. Artık yenilmez İsrail ordusu efsanesi bitmişti.

İslam devriminden sonra İran resmi Kudüs ordusu kurmuş, işgalci İsrail’in bir gün mutlaka yok olacağını devlet söylemi haline getirmişti. İran Hamas ve İslami Cihad gibi Filistinli direniş hareketlerine silah yardımı yaptığını gizlemiyor ve silahlı direnişin artık Batı Şeria’da başlaması gerektiğini de ilan ediyordu. İran devlet politikası olarak direniş cephesine her türlü desteği veriyordu.

Türkiye’de rahmetli Erbakan hoca Müslümanlar için en büyük tehlikenin Siyonizm olduğunu her fırsatta dile getirerek Müslümanlarda anti Siyonist bir bilinç oluşturmaya çalışırken İsrail ile hiçbir şekilde müzakere edilemeyeceğini işgalci İsrail’in sadece güçten anladığını ilan ediyordu. Ve her mitinginde Müslümanlara Kudüs’ü özgürleştirmek için mücadele edeceklerine yemin ettiriyordu. Bugün Türkiye Müslümanlarında azda olsa bir Kudüs bilinci varsa bunda en çok pay Erbakan hocamızındır.

Hamas’ın kurulduktan sonra ortaya koyduğu direniş 2005 yılında işgalci İsrail’in Gazze’den çekilmesini getirmişti. Bu direniş cephesinin ikinci zaferi olarak tarihteki yerini aldı.

Direniş karşısında Güney Lübnan ve Gazze’den çekilmek zorunda kalan İsrail, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te sürekli yeni yerleşim yerleri ile işgalini devam ettirirken, Büyük Şeytanın son kararı ile Kudüs’ün tamamına hakim olmak istediğini bir kez daha ilan etmiş oldu. Bu durum müzakere sürecinin anlamsız olduğunun da ilanıdır.

Oslo anlaşmasının anlamının kalmadığını söyleyen FKÖ Merkez Komitesi üyesi ve eski Enformasyon Bakanı Mustafa Bargut “ İnşallah Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan İsrail ile ilişkileri kesmek konusunda verdiği sözü tutar ve diğerlerine de örnek olur” diyordu.

Esasen artık bu aşamadan sonra FKÖ dahil tüm İslam ülkelerinin işgalci ile müzakere sürecinin bittiğini ilan ederek işgalci ile ticaret dahil hiçbir ilişkiye girmeyeceklerini hatta işgalci İsrail’ i devlet olarak tanımadıklarını ilan etmeleri gerekiyor.

Türkiye ve Katar gibi Filistin meselesinde iki devletli çözüm arayan ve işgalci İsrail ile müzakerelerle bir sonuç alacağını düşünen ama bununla birlikte Hamas gibi direniş örgütlerine maddi destek sağlayan Filistin halkına insani yardım gönderen ülkelerinde artık iki devletli çözüm anlayışından ve işgalci İsrail ile müzakere sürecinden vazgeçmeleri gerekiyor.

Büyük şeytan Amerika’nın Kudüs’ü İsrail’in başkenti kabul ettiğini açıklaması üzerine çok sert ve yerinde tepkiler veren, İslam dünyası halklarının yüreğini serinleten sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, bu söylemlerini işgalci ile ticaret dahil tüm ilişkileri sonlandırarak, işgalci ile tüm diplomatik ilişkileri keserek ve işgalci elçiyi biran önce göndererek taçlandırması gerekiyor. Yoksa onca güzel sözün çok bir anlamı olmayacaktır.

Kudüs için Müslümanlar olarak ne yapmamız gerekiyor:

Kudüs için her Müslümanın, fert olarak sorumluluğu olduğu gibi, İslami STK’ların siyasilerin hepimizin ayrı ayrı sorumlulukları var.

Öncelikle sivil toplum kuruluşlarının görevi her olayda ortaya çıkıp olayın sıcaklığında Kudüs mitingleri düzenleyip Kudüs için yardım toplamak olmamalı. Elbette Kudüs mitingleri düzenlemeliyiz, ama olayın sıcaklığında düzenleyip kalıcı bir eylem ortaya koymuyorsak, bu yapılan mitingler sadece milletin gazını almak ve Kudüs üzerinden rant sağlamak olarak değerlendirilecektir.

STK’ların öncelikli görevi toplumda Kudüs bilinci oluşması için eğitim faaliyetleri yapmak olmalıdır. STK’lar Kudüs ve Filistin davası ile ilgili okuma programları düzenlemeli araştırmalar yapmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarımız devlet imkanlarından faydalanırken iktidarın işgalci İsrail ile ilişkilerine tek bir eleştiri getirmiyorlarsa ve İktidarı işgalci İsrail ile ticaret dahil her türlü ilişkisini kesmesi noktasında uyarmıyorlarsa Kudüs konusunda samimi değildir demektir.

Yazının girişinde işgalci İsrail’in tarihi gelişimini anlatırken amacım Siyonistlerin nasıl programlı bir şekilde bu günlere geldiğinin görülmesidir. Bugün Müslümanlar Siyonistlerin Müslümanlara yönelik her hamlesinde sokaklara dökülüp kahrolsun İsrail diye bağırdıktan sonra köşelerine çekiliyorlar ve sanki kendilerine düşen görevi yerine getirmenin huzuru içerisinde sorunlar çözülmüş gibi normal yaşamlarına devam ediyorlar. Sonuçta işgalcinin yaptığı yanına kar kaldığı için sürekli bir adım daha ileriye gitmiş oluyor.

Artık Kudüs’ün özgürlüğü için planlı programlı hedefi belli olan bir mücadele stratejimizin olması gerekmiyor mu?

Tarih göstermiştir ki kahrolsun demekle kimse kahrolmuyor. Kahrolsun İsrail derken Kudüs ile ilgili tekbir kitap okumamışsan, Filistin davası ile ilgili bilgi ve birikime sahip değilsen ve işgalci İsrail’e karşı uzun vadeli hedeflerini belirlediğin bir mücadele ortaya koymamışsan İsrail’in kahrolması mümkün değildir.

İki gün mitinglere katıldık diye Selahaddini Eyyubi havalarına girmemize gerek yok. Evet Kudüs mitingleri yapalım ve bu mitinglere katılalım ama bunu yaparken çok şey yapıyoruz havalarına da girmeyelim. Öncelikle Kudüs davası için kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Neler yapabileceğimiz üzerinde kafa yormamız gerekiyor. Yöneticilerimizi işgal devleti ile hiçbir ilişkisi kurmamaları noktasında uyarmamız gerekiyor. Nesillerimizi Kudüs bilinci ile yetiştirmemiz gerekiyor.

Özgür Kudüs için, Kudüs bilincimizi ve özgür Kudüs hayalimizi her daim diri tutmalıyız ve her fırsatta işgalci İsrail zulümlerine karşı Filistinli kardeşlerimizin yanında olduğumuzu ilan etmeliyiz. İsrail mallarını boykot ederken, maddi imkanlarımızdan Filistin davası için Filistinliler için pay ayırmalıyız, infaklarımızda Filistin’i ve Filistinli kardeşlerimizi unutmamalıyız. Elbette her Müslüman’ın şahıs olarak İsrail mallarını boykot etmesi önemli ama asıl önemli olan devletlerin ekonomik boykot uygulamasıdır. Yöneticilerimizi işgalciye boykot uygulaması için uyarmamız gerekirse kendi yöneticilerimize karşı tepki koymamız gerekiyor.

Bundan sonra bizim için her yer Kudüs her gün direniş anlayışı ile mücadele içerisinde olmamız gerekiyor.

Bizimle aynı tepkiyi koymayan kardeşlerimize anlayışla yaklaşmalı, Kudüs mücadelesinin Müslümanlar için en önemli vahdet nedeni olduğunu unutmamalıyız. Bugün İmam Humeyni’nin dediği gibi bir buçuk milyarlık İslam aleminde her Müslüman bir kova su dökse İsrail’i sel götürür. Bugün işgalci İsrail’in zulümlerinin ve Filistin’in esir olmasının asıl nedeni Müslümanlar arasında vahdetin olmamasıdır.

Kudüs üzerinden mezhebi ırkı cemaati ne olursa olsun tüm Müslümanları kucaklayıcı bir vahdet söylemi geliştirmemiz gerekiyor. Unutmayalım ki bizim düşmanımız Müslümanlar değil Siyonizm’dir.

Filistin’in özgürlüğü, Kudüs’ün kurtuluşu, İslam ülkelerinin ve her bir ferdin işgalci İsrail ile her türlü ilişkiyi kesip, Hamas ve İslami cihad gibi direniş örgütlerine tam destek vermeleri ile gerçekleşecektir.

Özgür Kudüs için mücadele edenler selam olsun… Yüreklerinde özgür Kudüs sevdası taşıyanlara selam olsun….  

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...