Zehra Asuman Yazdı: Hz. Zeynep, Kerbela'nın Kadın Yanı.

Zehra Asuman Yazdı: Hz. Zeynep, Kerbela'nın Kadın Yanı.

İnandığı değerler uğruna bir kadın için göze alamayacağı hiçbir şey yoktur. Fatıma’dan bir Zeynep doğar ki o ‘işte kadın budur’a koyar noktayı…

Zehra Asuman Yazdı: Hz. Zeynep, Kerbela'nın Kadın Yanı.
Zehra Asuman Yazdı: Hz. Zeynep, Kerbela'nın Kadın Yanı.

İnandığı değerler uğruna bir kadın için göze alamayacağı hiçbir şey yoktur.  

Züleyha olur aşkının arkasında durur.  Meryem olur apak iffetine sükût giydirir diline. Firavun ’un kraliçesi olur “asiliğe asilik yapmanın asiyelik” olduğunu yazdırır vahye… Birde Hatice olur şefkatin, sabrın, fedakârlığın sınırlarını zorlar,  “seven bir kadınım ”ile bir notta o düşer tarihe…

Ve tüm bu terbiyelerden geçmiş Fatıma’dan bir Zeynep doğar ki o ‘işte kadın budur’a koyar noktayı…

Kız çocuklarının diri diri gömüldüğü dönemlerde, en yakınlarını bile karşısına alma cesareti gösteren, tüm cahiliye tabularına Allah’ın oluruyla mücadele başlatmış peygamber dedesinin izinde yürüyen onurlu kadın Zeynep kadının adını yeniden yazdırıyordu tarihe.

Hüseyin’in göz bebeği Hz. Zeynep erkek gibi kadın klişe sözlerinden beri kadınca yüreğiyle adamlığın tarihine çizgi çekerken mertliğin cisimde değil namerde karşı durulan cesarette olduğunu gösteriyordu.

Elbette kadının yeri kendi evidir yuvasının idarecisidir. Fakat öyle durumlar olur ki ister istemez kadın mücadelenin içinde buluverir kendini...

Başıboşluk yoktur hayatta, her şey bir yasaya muhtaçtır.  Hak verilmiyorsa almak zorundasındır. Haksızlığa susan dilsiz şeytandır hadisi ışığında, vazgeçemezsin de. Emir büyük yerdense, itaatin mutlak sahibi sahiplen diyorsa kendini öteleyip ona tabi olmak en asli vazifedir… Yaratılış amacı kimine makamdan kimine sıradanlıktan verilir. Büyük insanların imtihanı da büyük olur. Varlığın imtihanı yokluğun imtihanından daha zordur. Hazım ister sorumluk ister bilinç ister,  olur olmazın taşıyacağı türden değildir.

Ciddi işler kirli ellerde oyuncak edilirken ehil ellerin onu sahiplenmemesi de zulme evet demeye gelir. Bir an önce hak sahiplerine teslim edilmelidir..  Misalen; Bir cenaze nereye kadar bekletilebilir? Bekletilse ne değişir?  İcap edileni yapacak o işe muktedir kimse kalmasa da yine de o sorun bir şekilde çözülmelidir. İşte kadınında bu gibi açmaz durumlarla yüzleşmesiyle boyunu aşan gücünü tanımak zorunda kaldığı anlar vardır.

İşte onlardan bir tanesi, keşke bunları görmez olaydım dedirten gözlerin sahibi, Hz. Zeynep. Annesi babası ve kardeşi Hasan’ında dünyadan ukbaya göç etmeleri ile kardeşi Hüseyin’e olan sevgi bağı daha güçlenmişti. Çetin bir imtihanın eşiğindeydi. Bir de ehlibeyt ailesinden olmaları hasebiyle hilafet sorumluluğunun abisi Hüseyin’in üzerine getirdiği ağır yükü çok iyi bilmekte, duruma daha bir hassasiyetle yaklaşması bu nedenle idi.

Gördük ki sıradan insanların sıradan hayatları olmazmış.

***

"Şüphesiz bu oğlum (Hüseyin),  Kerbela denilen bir yerde öldürülecektir. Sizden her kim o gün orada olursa, ona yardım etsin."

Buyurmuşlardı âlemlere rahmet Hz. Peygamber.

Çünki İmam Hüseyin'in (a.s), Yezid'in aleyhine olan kıyamı dünyevi makamlara ulaşmak için değildi.

İmamın kardeşleri, amcaoğulları ve O'nu seven dostları, Hazretin Kufe'ye hareketine mani olmak için şöyle diyorlardı:

"Size onca mektup yazıp davet eden Kufeliler, vefasızlıklarıyla meşhurdurlar. Yıllardır bu memlekete kök salmış Beni Ümeyye'nin kudreti ve çirkef Yezid'in saltanatıyla baş edemezsiniz. Çünkü hak ehli çok azdır. İnsanlar dünyanın kölesi olmuşlardır. Onların dünyası Beni Ümeyye ile uyuştuğu için Beni Ümeyye'nin etrafında toplanmışlardır. Galip gelmeyeceksiniz. Bu yolculuktan vazgeçin. Eğer Hicaz'da kalmak istemiyorsanız, o zaman Yemen'e gidin. Çünkü orada sizi seven çoktur. Oranın halkı gayretlidir. Sizi yalnız bırakmazlar. Ömrünün sonuna kadar da rahatça orada kalabilirsiniz."

İmam Hüseyin (a.s) gerçeklerin hepsini herkese anlatamıyordu; bu yüzden O'nun bu hareketine mani olmak isteyenlere kısa cevaplar verip geçiyordu. Ama kardeşi Muhammed bin Hanefiyye'ye, amcası oğlu Abdullah bin Abbas gibi yakınlarına ve sırdaşlarına şöyle buyurdular:

"Zahirde galip olmayacağımı ben de biliyorum. Zafer ve fetih için de gitmiyorum. Ben ölmeye gidiyorum. Mazlumiyetin gücüyle zulüm ve fesadın kökünü kazımak istiyorum."

İşte bu sebeple haklı davaları karşısında her zaman olduğu gibi Zeynep abisini yine sahipsiz bırakmayacak sevgi ve şefkatiyle sarıp sarmalayacak, elinden geldiği kadar hele de bu kez en kararlı haliyle yanında duracaktır. 

Bu yola çıkmak zorundaydılar. Hz. Hüseyin’in başta kardeşi Zeynep ve beraberindekilerle haklı davası böylece başlamış oldu.

İnsana bir kardeş bu kadar mı sevgili olur, bu ne bilinçtir Ya Rabbi? 

-Vahyin terbiyesinde inşa edilen insan böyle güzel olur elbette.

***

Kerbela’nın ka(dı)n/yanı Zeynep!

Ailesinin şehadetine şahitlik  yapan Zeynep  ‘gelecek dirilecek’ inancına verdiği sabır mücadelesi  ile gösteriyordu anneliğini de liderliğini de..

Ağlıyordu.  Yeniden toparlanıyor,  “nasıl kıydınız”a verilen cevaba bir türlü anlam veremiyordu.

Kulaklar sağır, gözler kör, kalpler nasır bağlamıştı, ulaşılamıyordu zalime. Bu nefret sadece öldürmekle bitmiyordu. Organları birbirinden ayırmaklada sönmüyordu öfke ateşi.

Yezit’in çocuk yaşlı demeden soykırımına rağmen hala konuşacak yüz bulabilmesi, konuşmaktan başka yapacak bir şeyi olmamasındandı. Hem de bir kadına kusuyordu içinde bitip tükenmek bilmeyen kinini. Aslında oda çok iyi biliyordu iddialarında haksız olduğunu.  “Sözde haklı” konuşmalarına sığınmasının amacı da buydu. Kendisini haklı çıkarma gayreti vicdanını susturuyordu yüksek sesiyle. Onay almak istercesine ama her kelimesine tokat gibi inen yalanları yeniden çarpıyordu yüzüne. Zulmünden arta kalan kredisini kurtarma çabasından öte bir şey değildi bu avuntu söylemleri. Konuştukça daha da batıyordu. Zeynep’in verdiği cevaplarla etrafındakilerin gözünde gitgide küçüldüğünün oda farkındaydı.

Ey Yezid!

Bizi aç ve sefil bıraktığına, bizim varlığımızı tehlikeye soktuğuna mı inanıyorsun gerçekten? Bağlanmış ve zincire vurulmuş halimizle huzurunda bizi el pençe divan durdurmakla bizi zavallı tutsaklar durumuna düşürdüğüne ya da bu yolla bizim üstümüzde egemenlik kurduğuna mı inanıyorsun?

Yasımızı tutmamıza bile tahammülünüz yok,  birde bizi cariye mi almak istiyorsunuz?  Diyordu.

Ey Âzâd edilmiş kölelerin zürriyetinden olan!…

Sizin kadınlarınız perdelerin arkasında saklanacak da, Resûlullah'ın kızları, onlar hep tutsak edilecek ve pazar pazar, kapı kapı dolaştırılıp halka teşhir edilecek öyle mi? Bu mu sizin adaletiniz? Bizim hicaplarımızı açtırmakla Resûlullah'ın Ehl-i Beyt'inin masumiyetini gerçekten ayaklar altına düşürdün.

Yezid!

Bu vahşi azgınlığın günahı üstüne, bu katliam üstüne cümbüş yapma. Canlarım hak yolda sebil edenlerin, Allah'ın şanı uğrunda kurban olanların öldüğünü sanmayasın sakın. Hayır, onlar diridirler. Allah'tan gıdalarını aktadırlar. Onlar, yaratıcıları tarafından kendilerine bağışlanan yüce şehadetin kutsallığıyla mest olmuşlardır.

Ey Yezid!…

Konuşmam sırasında bütün kötülüklerini sayıp döktüm, gelecekte seni nelerin beklediğini tüm berraklığıyla ortaya sererek yaptıklarına lanet okudum. Müslümanları facialarla bunaltıp onların gönlünde onulmaz yaralar açtığından dolayı bir anlık pişmanlık duyacağını ummak boşunadır. Bunu düşünmek bir hayalden ibarettir; çünkü sen kalpleri katılaşmış; fıtrattan kokuşmuş, tipleri bozulmuş olanların ve varlıkları hem Allah'ın hem de Resulünün gözünde hiç bir değer taşımayanların takınmadansın. Senin gibilerin kalbine şeytan yuva yapmıştır da murdar yumurtalarını hep oraya yığıp durmaktadır. Gerçekten de senin karakterin Şeytanın en çirkin eserlerindendir.

 

 

Resullerin torunlarının ve Resullerin varislerinin ve ihlâslı insanların, alçak kölelerin ve hainlerin ve münkirlerin torunları tarafından kılıçtan geçirildiğini gördükçe, bunların ellerinin onların kanıyla boyandığını gördükçe, doğrusu insanın küçük dilini yutası geliyor.

 

Onların kutsal ve pak bedenlerinin oklarla delik deşik edilişlerini, ateş gibi kumların üzerine seriliverişlerini, linç edilmiş halleriyle oracıkta kabirsiz ve gömülmemiş olarak terk edilişlerini düşünmek ne kadar zor geliyor insana…

Gerçek çehreni saklamak istediğin için istediğin kadar hileye başvur. Kitabını bize indiren Allah üzerine yemin ederim ki, siz bizim sahip olduğumuz şeref ve mertebeye asla ulaşamayacaksınız. Ne bize bırakılan mirası ortadan kaldırmaya, bizim ışığımızı söndürmeye gücün yetecek, ne de bize karşı giriştiğin iğrenç ve alçakça hareketlerinle kendi hesabınıza kaydettiğiniz rezaletleri silip yok etmeye gücün yetecektir.”

 

 

Konuşmasının burasında susar Zeynep…

 

Meclistekiler de, Yezid ve çevresinde bulunanlar, sanki kafalarında kuş oturmuşçasına hareket etmeksizin susuyorlardı. Meclis'te oturanlardan birisi, yaşlı bir adam, Yezid'in hala, elindeki değnekle Hz. Hüseyin'in kanlı başıyla ve dişleriyle oynadığını görünce bağırdı:

“Yezid, Allah'tan kork, senin bu ağaçla vurduğun yeri ben defalarca Hz. Peygamberin koklayıp öptüğünü gördüm. Öteki Dünyada O'nun şefaatçisi Hz. Peygamber olacak. Senin ki de İbn-i Ziyad, bunu bil.”

 

 

Zeynep’in konuşmalarına çok bozulmuştu Yezit.

 

Sevdikleri gözü önünde katledilmesi yetmemiş gibi hem de bir peygamber torunu olan kadına cariye muamelesi yapılması yenilir yutulur türden değildi. Zeynep itirazında haklıydı elbette. Sözleri ete kemiğe bürünmüş ben hakikatim diye görünüyordu. Ortaya koyduğu tavrın, tıpkı dedesi Hz. Muhammed’in İslam tebliğini sunarken gösterdiği tavırdan hiçbir farkı yoktu.

“içeriden kadınların ağlayışları, feryatları geliyor, bunlar gittikçe yükselerek kulakları tırmalıyordu. Toplantının fazla uzaması mümkün değildi.”

Yezit’de susmuştu artık.

Zaferim ve üstünlüğünü kutlamak için etrafına topladığı adamları nasıl dağıtacağını bilemedi Yezid. Ezici askerî başarısı olarak göstermek istediği olay gittikçe kendi aleyhine dönüşmekteydi.

Halk vicdan azabı duyuyor, Hz. Hüseyin'in başına gelenlerden dolayı kendilerini sorumlu tutuyor ve bu olayın baş müsebbibi olarak gördükleri Yezid'e karşı bir tavır almaya doğru gidiyordu.

Muaviye'nin yakınmalarından, o günlerde gerek Küfe, gerek Şam ve öteki şehirlerde Hz. Hüseyin'in başına gelenlere ağlamayanın kalmadığı söylenir nitekim. Üç gün sürdürülür bu yas.

Yezid, olayın geniş boyutlara ulaşmasının önüne geçmek ister ve esirler kervanını Medine'ye göndermek için harekete geçer. Bu sırada Yezid'in duygularının nasıl olduğunu kestirmek zor.

Ancak Yezid'in esirler kafilesi yola çıkmadan önce Ali îbn-i Hüseyin'e, söylediği şu sözler dikkate değer:

“Allah Mercane'nin oğluna lanet etsin. Allah'a yemin ederim ki babanın karşısında ben olsaydım, her ne isteseydi verirdim O'na ve bütün gücümle ölümü O'ndan uzaklaştırmaya çalışırdım.

Keşke çocuklarımın bazıları ölseydiler bunun için… Ama bil ki bunların hepsi Allah'ın istekleri doğrultusunda olmuştur.” Ve ekler Yezid; “Benden her ne istersen, çekinmeden isteyebilirsin.”

Ne isteyebilirdi Ali îbn-i Hüseyin? Babasının, kardeşlerinin, yakınlarının geri gelmesi mümkün müydü? O isteyeceklerini ancak Allah'tan isteyebilir ve bunun için dua ederek Allah yolunda çalışarak ferahlayabilirdi artık.

Dünyevi herhangi bir dilek kandıramazdı çocuk ruhunun açlığını, susuzluğunu. Yezit de bunu biliyordu ya, karşısında gittikçe büyüyecek bir muhalefet cephesine şimdiden dostça yaklaşmak mı istiyordu, kim bilir?

Sözleri bir bakıma pişmanlığını ifade ediyordu ama halkın büyüyen öfkesi karşısında bir uzlaşma sağlama umudu da olabilirdi onu böylesine konuşturan.

Esirler kafilesi Medine'ye doğru yol alırken, Yezit evine yollanıyor ve kulaklarında Zeynep’in sözleri çınlıyordu hala… Bu sözler, etrafını çeviren dalkavukların ona yaptığı tüm işleri haklı gösteren riyakârlıklarından öte bir gerçeği yansıtıyordu.

Artık Yezit de anlıyordu sonuna değin dilediğince ve ölçüsüz davranmasının mümkün olamayacağını.

Şam'da, Yezit'in camide düzenlediği toplantıda Kerbelâ cephesinin ikinci mücadelesi başarıyla sona ermişti. Yezit'in gönlüne kuşku düşmüş, bu kuşku O'nu, dilediğince davranma hususunda tedirgin etmiş, esirler kafilesi,

Zeynep ile Ali başkanlığında yeni bir yolculuğa, yeni mücadelelere doğru yola çıkmıştı. Bir başlangıçtı Kerbelâ ve son bulmayacaktı yankıları…”

Cihan AKTAŞ/ Hz. Zeyneb “Kerbela Şahidi…”

Suyun yaratıcısına yapılan itiraz nefessiz bırakmıştı Müminleri. Susuzluk değildi onları boğan. Son Peygamber Hz. Muhammed’in aslolan tebliğ gerçeğini çağlar ötesine taşımak için şehadete adanmışların en başından beri sonuçlanmış zaferiydi. Onlar ancak suyun rabbine iman edenlerdi. İnandık demekle kurtuluşa erilemeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Mazlumun gasp edilen hakkını zalimden alanadek vazgeçmek yoktu. Hak gelip batıl zail olana kadar sürecek olan bir dava, tebliğ yerine ulaşana dek dönmeyiz diyenlerin sadakat yeminiydi bu. Gelecek İslam neslini yeşertecek olan duanın amel edilmiş hali idi…

Sonuç ne olursa olsun mutlak “zafer vazgeçmeyenlerindir…”

***

Konuşan zulme karşı susturulan hakikatin sesiydi. İslam kadınının idolu oldu Zeynep.  Çaresizlik sukutuna sığınmamayı, kadın olmanın ne büyük ehemmiyete sahip olduğunu, bilinmiyorsa bir değer bildirtmeyi öğretti. Diri diri gömen zihniyetin fukaralığını, asıl dirilişin menbaının kadın olduğunu… Körü körüne cinsiyet üstünlüğünün reddini, hiçbir zalime meta olmamayı, doğruları için savaşmayı. Hakları yok yok sayılan birinin ölüden ne farkı kalırdı ki? Hem de bunu bizzat yaşayarak öğretiyordu tüm insanlığa.

Bir bir ailesinin katline şahit olurken gösterdiği metanet görülmeye değerdi. Bu kadar gücü nereden alıyordu, diyesi geliyor insanın.  Ama biz biliyoruz ki o dünyanın var olan düzensizliğine devrim yapan tarihi bizzat yazdıranlarla büyümüştü. Yürekli bir kadındı.  Önce kendisine duyduğu saygıdan sonra da haklılığından aldığı güçle gösteriyordu kadın liderliğini de.

Haklıydılar, çünkü çıkan bu fitne ateşini masumiyetin serinliğiyle söndürmek gerekiyordu. Siz peygamber torunu idiniz, sırtınıza giydiğiniz peygamber hırkasının hakkını vermekle mükelleftiniz…

Ne diyelim?

Biz gerçekten çok üzgünüz.

Daimen Selam size ve Allah’ın hidayet önderlerine tabi olanlara olsun…

***

 Not: “Hz. Hüseyin ve yanındaki 72 iki insanı çocuk, kadın ayrımı yapmadan susuz bırakan, Fırat nehri ile onlar arasına giren ve su içmelerine izin vermeyen Abdullah ibn-i Hasın Hz. Hüseyin r.a nın kahrı üzerine bu dünyada da susuz ölmüştür. Allah c.c ona öyle bir hastalık vermiş ki, içtiği suyu hemen kusarmış ve suyun başında susuzluktan ölmüş…”

Bunu bilmek çok gerekli midir bilemiyorum ama şu da o tarihlerden bize aktarılan bir anekdot. Meselede zaten bu değil, kimin vicdanlarının çöl olduğunu acı tecrübede olsa gördük… Ancak onurlu bir şehadet diriltirdi, gerçekleri vicdanının sesini nefsine değişmeyenler için.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
ali     2020-03-14 Yezide tehditler salan Zeyneb selam olsun sana...
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ensarullah’tan Suudi Arabistan’a Tutuklu Hamas Üyelerine Karşılık Suudi Subayları Serbest Bırakma Telifi
Ensarullah’tan Suudi Arabistan’a Tutuklu Hamas Üyelerine Karşılık Suudi Subayları Serbest Bırakma Telifi
Kudüs Gönüllüleri’nden Corona Virüs Mağdurlarına Yardım Eli…
Kudüs Gönüllüleri’nden Corona Virüs Mağdurlarına Yardım Eli…

istanbulbotoks.com esenyurt escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort kayaşehir escort avcılar escort istanbul escort ümraniye escort pendik escort