Altan Tan yazdı: Mekke kurtarılmadan Kudüs kurtarılamaz!

Altan Tan yazdı: Mekke kurtarılmadan Kudüs kurtarılamaz!

Bizim neslin siyasi tarihinde Kudüs’ün çok önemli bir yeri vardır. Larry Collins ve Dominique Lapierre'nin 'Kudüs ey Kudüs' kitabını okumayanımız neredeyse yoktur. Kaynak: Altan Tan: Mekke kurtarılmadan Kudüs kurtarılamaz!

Altan Tan yazdı: Mekke kurtarılmadan Kudüs kurtarılamaz!
Altan Tan yazdı: Mekke kurtarılmadan Kudüs kurtarılamaz! Zehra

'Kudüs ey Kudüs!' Bir kuşağın kara sevdasıdır.

'Kahrolsun İsrail, Kahrolsun ABD, Kahrolsun Siyonistler' sloganları ile ilk gençlik yıllarımızdan bugüne düzenlediğimiz gecelerin, yaptığımız mitinglerin sayısını unuttuk.

Sadece Kudüs'e ait toplantılarda değil, tüm Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet Partilerinin toplantılarında; bırakınız parti toplantılarını İskilipli Atıf Hoca, Mehmet Akif, Necip Fazıl Kısakürek gibi Müslüman yazarların ölüm yıl dönümlerinde ve hatta hatta kermeslerde bile bir şekilde mevzuyu Kudüs'e getirerek hep aynı sloganları tekrarladık.

Her ne hikmetse, biz slogan attıkça Siyonistler kahrolacağına, Filistinli Müslümanlar kahroldu.

Filistinli kardeşlerimizin acıları dineceğine, durumları düzeleceğine her geçen gün yaşantıları daha da kötüye gitti.

On binlercesi mezara, yüz binlercesi zindanlara, milyonlarcası ise sürgüne gitti. Yerlerinden yurtlarından zorla koparılan garibanlar;  Mısır, Suriye, Lübnan ve Ürdün'deki mülteci kamplarında perperişan oldular.

Siz hiç mülteci kampı gördünüz mü?

Ben gördüm.

Ben gördüm.

Pakistan'daki Afgan mülteci kamplarını da, Halepçe katliamından sonra Türkiye'ye sığınan Peşmergelerle, DAEŞ zulmünden sonra, Şengal'den gelen Ezidi Kürtlerin Diyarbakır’daki kamplarını da, Filistinlilerin Ürdün ve Suriye'deki kampları ile Beyrut'taki Sabra ve Şatila mülteci kamplarını da gördüm.

Hele hele Arapların ultra zenginlerinin büyük bir debdebe içinde yaşadığı Beyrut'un orta yerindeki Sabra ve Şatila'nın sefalet ve perişanlığı anlatılamaz! Görmeniz lazım!

Allah kimseyi düşürmesin!

Geçmişten bugüne, Filistinlilerin Siyonistlerle olan mücadeleleri ile ilgili dünyada; neredeyse her dilde yayınlanmış on binlerce kitap, yüz binlerce makale ve inceleme var.

Bunların hepsini uzun uzadıya anlatacak değilim!

Filistinlilerin serencamı 19’ncu yüzyılın sonlarında başladı. Avusturyalı, Yahudi bir gazeteci olan Theodor Herzl, 1896'da, hayalindeki Yahudi Devleti'ni anlattığı Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı kitabının yayınlanmasından 1 yıl sonra; 28 Ağustos 1897'de, İsviçre'nin Basel kentinde, yaklaşık 200 delegenin katılımıyla; Dünya I. Siyonist Kongre'sini toplayarak, Dünya Siyonist Teşkilâtı'nı kurdu.

Kongre, 50 yıl içinde Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulması kararını aldı. Bu karardan 51 yıl sonra, 1 yıl gecikme ile 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti kuruldu. Aslında söz konusu gecikme tam bir yıl bile değildi, sadece 8,5 aydı.

1948'de, Birleşmiş Milletler'in Filistin topraklarını İsrail Devleti ve Filistin Devleti olarak ikiye bölme kararını Araplar kabul etmedi. İsrail Devleti kurularak bağımsızlığını ilan etti.

Mısır, Suriye, Irak ve Ürdün'ün katıldığı savaşı Araplar kaybedince, İsrail'in işgali resmileşti ve Türkiye Cumhuriyeti de İsrail'i tanıyan ilk ülkeler arasında yer aldı.

700 bin Filistinli Arap, İsrail egemenliğini kabul etmeyerek, birkaç yıl içinde geri dönme umuduyla ilk etapta Gazze, Ürdün ve Suriye'ye göç etti. 

Gazze Bölgesi Mısır'a; Nablus, Ramallah, El Halil, Eriha, Cenin, Beytullahem, Nasıra gibi Batı Şeria şehirleri ise Ürdün'e bırakıldı.

Tarihi Filistin toprakları İsrail, Mısır ve Ürdün arasında bölündü. Her zaman olduğu gibi 'Oyun içinde oyun' oynandı ve Özellikle Ürdün, hiç olmazsa Batı Şeria'da bir Filistin Devleti kurulmasını destekleyeceğine; fırsattan istifade ederek Batı Şeria'yı topraklarına kattı.

1910'da 60 bin olan Yahudi nüfusu 1948'de 610 bine çıktı. 

156 bin Filistinli Müslüman, Hıristiyan ve Dürzi Arap ise İsrail vatandaşlığını kabul ederek topraklarında kaldı. 

20 Temmuz 1951'de Ürdün Kralı Abdullah, Siyonistlerle iş birliği yaptığı gerekçesiyle Mescid-i Aksa'da Cuma namazında bir Filistinli genç tarafından öldürüldü.

Haziran 1967'deki savaşta ise İsrail, tüm Batı Şeria'yı, Doğu Kudüs'ü, Suriye'nin Golan Tepeleri'ni ve Gazze'yi işgal etti.

1948'den günümüze kadar her fırsatta işgalini genişletti.

Bugün de aynı şekilde kuruluş felsefesi doğrultusunda "Nil'den Fırat'a" hedefiyle yayılmaya devam ediyor.

Başta ABD olmak üzere tüm dünya egemenleri de onu destekliyor.

Bu anlatmaya çalıştıklarım hemen herkesin malumu olan tarihi gerçekler, ancak hamaset edebiyatı yapan ve 'Kudüs ey Kudüs' sloganları atarak sadece kendilerini tatmin edenlerin bilmedikleri ve dikkate almadıkları çok önemli birkaç nokta var;

İsrail'i sadece Batılılar desteklemiyor ve İsrail sadece Batılıların desteği ile kurulmadı. Batılıların yanı sıra İsrail'i, başından itibaren açık veya örtülü olarak destekleyen sözde Müslüman devlet, kişi ve kuruluşlar var. Bunları ve bunların ilişkilerini, bağlantılarını, tarihi süreci bilmeden sorunun derinliğini ve karmaşıklığını anlamak mümkün değil.

İsrail'in kuruluşundan bu yana ülkenin iç siyasetini, İsrail'deki Yahudi toplumunun kendi arasındaki sosyo-kültürel farklılıkları ve çatışmaları, Yahudi diasporası içindeki bölünmeleri, mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor. 

Filistinli Arapların İsrail işgali altındaki yaşantıları da bir değil, hepsi aynı konumda değiller. Başlıca 4 ayrı statüde yaşıyorlar. İslamcılar ile laik-seküler-sol kanat arasında yer yer çatışmalara varan ayrılıklar var.

Bunların hiçbirini bilmeden ve dikkate almadan; 

"Yahu! Bunların ne önemi var? Filistinli Filistinlidir ve hepsi de Müslüman'dır; Yahudi de Yahudi’dir ve hepsi de Siyonist'tir, kıyamete kadar savaştan başka bir yol yok!" diyorsanız; Filistinlilere kıyamete kadar daha fazla yıkım ve daha fazla ölümden başka bir çözüm sunmuyorsunuz demektir.

Üstelik de tıpkı Mavi Marmara olayında olduğu gibi, samimi Müslümanları ölüme gönderirken, kendiniz son anda gemiye binmekten vazgeçip, slogan atmak ve 'gaz vermekten' başka hiçbir ciddi iş yapmadan!

Sorunu iyi anlayabilmek ve çözüm yolu bulabilmek için öncelikle İsrail toplumunu ve iç dinamiklerini iyi bilmek gerekiyor.

Hıristiyanlık ve Müslümanlık’ta olduğu gibi Yahudilik'te de mezhepler var. Bu ayrışmalar dini yorumlamalardaki farklılıkların yanı sıra coğrafi ve sosyo-kültürel farklılıklar şeklinde de ortaya çıkıyor.

Dünyadaki Yahudiler başlıca 2 Hahambaşılığa bağlı:

Aşkenazlar

Safaradlar

‘Aşkenaz’ tabiri Ortaçağ’da ‘Almanya’ için kullanılan İbranice bir kelime.

Genelde ise Almanya, Rusya, Polonya, Ukrayna, dahil tüm Doğu Avrupalı Yahudileri tanımlıyor.

Aşkenazların konuştukları ‘Yidişce’ ise İbrani etkisindeki Almanca.

Bugün dünyadaki Yahudilerin yüzde 80’i Aşkenaz. 

İsrail’i kuran Siyonist kadroların ezici çoğunluğu da Almanya, Polonya ve Rusyalı Aşkenaz Yahudileri.

İsrail'in kuruluşunda, bizde son yüzyılda İttihat ve Terakki ile CHP’ninkine benzer bir misyonları var.

Laik, seküler, ulusalcı ve büyük oranda da Sosyalistler.

İsrail kurulduktan sonra uyguladıkları ‘Kibutz’ sistemi de Sovyetlerdeki ‘Kolhoz’ sisteminden alınma.

‘Safarad’ ismi ise İspanya, Portekiz, Güney Fransa, İtalya ve Yunanistan dahil tüm Akdenizli Yahudiler için kullanılıyor.

‘Safarad’ İbranice İspanya demek. Türkiyeli Yahudilerin yüzde 90’ı da 1492’de İsanya’dan göç eden Safarad Yahudiler.

Bir de ‘Mizrahiler’ var. 

Bunlar da Arap ülkelerinde yaşayan Yahudilerle, Arap ülkelerinin komşuları olan Türkiye, İran, Kürdistan, Kafkasya, Afganistan ve Orta Asyalı Yahudiler.

Genel bir ifade ile Aşkenazların dışındaki tüm Yahudiler, Mizrahileri de içine alacak şekilde 'Safarad' olarak adlandırılıyor.

Etiyopya’dan (Habeşistan) getirilen ve Safarad Hahambaşı’nın fetvası ile Yahudi Kabul edilen Falaşaları ise Aşkenaz Hahambaşı Yahudi kabul etmiyor. Bu konuda halen sürmekte olan ciddi tartışmalar var.

İsrail toplumuna entegre olmada sorunlar yaşayan Falaşalar aşağılandıkları gerekçesiyle eylemler düzenliyorlar.

Aşkenazlar ile Safaradlar arasında da büyük kültürel ve sınıfsal farklılıklar var.

Başta Almanya olmak üzere bulundukları tüm Doğu Avrupa ülkelerinde tarih boyunca dışlanan, gettolarda yaşamak mecburiyetinde bırakılan, din değiştirmeye zorlanan ve en son olarak da Hitler döneminde toplu katliama uğratılan Aşkenazlar, iş disiplinleri, yüksek eğitim düzeyleri, aralarından çıkmış binlerce bilim, sanat ve kültür adamı ve büyük oranda laik yaşam tarzlarıyla Safaradlardan ayrışırlar.

Safaradlar, Fas’tan Özbekistan’a kadar bulundukları ülkelerde genellikle Aşkenazların tarih içinde yaşadıkları sıkıntıları yaşamamış ve görece rahat bir hayat sürdürmüşlerdir.

İç içe yaşadıkları toplumlarla kültürel olarak kaynaşmış ve benzeşmişlerdir. Daha dindar ve geleneksel-muhafazakar davranışlar içindedirler.

Safaradlara göre Aşkenazlar; Yahudi değerlerine mesafeli, solcu, ulusalcı ve Safaradları basit görerek dışlayan ayırımcı bir siyaset izlemektedirler.

Yakın zamana kadar ordu ve bürokrasinin üst kademeleri büyük oranda Safaradlara kapalıydı.

Aşkenazlara göre ise Safaradlar; ciddi bir eğitimleri olmayan, yemeğe, içmeye ve eğlenceye düşkün; çalışmaktan hoşlanmayan kişilerdir.

Mizrahilerin büyük bir kısmı ise hala Arapça konuşmakta, Arap mutfağı alışkanlıklarını sürdürmekte ve Arapça müzik dinlemektedir.

Aşkenazlar ve Safaradlar arasındaki bu ‘ayırım’ bizde, Tanzimat’tan bu yana devam eden; Batılı aydınlarla Anadolulu halk arasındaki ‘Göbeğini kaşıyan adam’ yaklaşımına benzemektedir.

İsrail’in siyasi tarihi de bizdekine benzer bir süreç izlemiştir.

Başlangıçta çok az olan Safarad nüfusu, şu an hemen hemen Aşkenazlarla eşitlenmiş durumdadır ve her geçen gün sayıları daha da artmaktadır.

Safaradların siyasetteki etkinlikleri 1980’lere kadar sınırlı iken, bugün iktidardaki Likud Partisi oylarının büyük bir çoğunluğunu geleneksel milliyetçi, muhafazakar Safaradlardan almakta ve parlamentonun önemli bir kısmı Safaradlardan oluşmaktadır.

İsrail’in bir özelliği de kendi içinde 'demokratik' bir ülke olmasıdır.

İşgal ettiği topraklarda yaşayan Filistinlilerin, her türlü insani ve demokratik haklarını acımasızca çiğneyerek hayatı onlara zehir eden İsrail, kendi Yahudi toplumuna ise olabildiğince hoşgörülü davranmaktadır.

Sosyalistinden, en uç dindar görüşleri savunanlarına kadar onlarca siyasi parti vardır ve kuruluşundan bu yana ülkeyi yöneten iktidarların yarıdan fazlası koalisyon hükümetleridir.

‘Milli birlik’, ‘beka sorunu’, ‘dış düşmanlar’ gibi gerekçelerle tek parti diktatörlüğü uygulanmamaktadır. 

Seçimler sık sık yenilenmekte, bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanları, yolsuzluktan yargılanarak hapse girebilmektedir.

Mesih gelene kadar her türlü iktidarı, Yahudi olsa bile gayri meşru ve kafir kabul eden; bu nedenle İsrail Devleti’ni tanımayan ve askere gitmeyi reddeden Ultra Ortodoks Yahudilere de ‘anlayışla’ yaklaşılmaktadır.

Bu iklimde sayıları çok az da olsa bazı Yahudiler de Filistinlilerin haklı mücadelesini desteklemektedir.

Dünyanın dört bir tarafındaki Yahudi Diasporası da bölünmüş durumdadır. 

Çok büyük sermaye sahibi Yahudilerin bazıları İsrail’in uzlaşmaz politikalarının kendilerine ve Yahudilerin geleceğine zarar verdiğini söylemektedir.


Filistinlilere gelince;

İsrail işgali altında yaşayan Filistinlilerin kendi aralarındaki siyasi ve kültürel farklılıklarla çatışmaları incelemeden önce; Filistinlilerin, İsrail’deki yaşam şartlarını ve statülerini bilmek gerekir.

İsrail’deki Arapların (Müslüman, Hıristiyan, Dürzi) İsrail’deki hayat şartları başlıca 4 ana statüdedir:


1. 1948 Arapları:

İsrail’in kurulduğu dönemde topraklarını terk etmeyen ve İsrail vatandaşlığını kabul etmelerinden dolayı Filistinlilerin büyük çoğunluğu tarafından ayıplanarak dışlanan bu kesim şu an İşgal altında yaşayan Araplar içinde hayat şartları açısından en iyi durumda olan kesimi oluşturmaktadır.

Kağıt üzerinde eğitim, ticaret, seyahat, mülk edinme gibi her türlü vatandaşlık hakkına sahiptirler; ancak fiiliyatta ordu ve bürokrasinin üst kesimlerinde görevlendirilmezler.

İsrail vatandaşı olan birçok Arap, belediye başkanlığı ve milletvekilliği seçimlerini kazanarak yerelde ve İsrail Parlamentosu Knesset’e görev alabilmektedir.

İsrail vatandaşı olan Arapların yaklaşık yarısı seçimleri protesto ederek oy kullanmamalarına rağmen, İsrail vatandaşı Arapların kurduğu partiler, 120 kişilik meclise son birkaç seçimdir 12-14 arası üye sokmaktadır.

Diğer İsrail partilerindeki Arap milletvekilleri ile bu sayı 16-17’yi bulmakta, Arap Partisi içinde bir de Sosyalist Yahudi milletvekili bulunmaktadır.

Başlangıçta Filistinlilerin büyük bir çoğunluğu tarafından reddedilerek dışlanan bu ‘kazanımlar’ zaman içinde Filistinlilerin yararına bir yöne evrilmiş ve İsrail yöneticilerini rahatsız etmeye başlamıştır.  

Vatandaş olan Arapların yıllar içinde yüksek doğurganlık oranıyla hızla artan sayıları 2020 yılı itibarı ile 9 milyon 100 bin olarak açıklanan İsrail nüfusu içinde 1 milyon 900 bine, yaklaşık yüzde 21’e ulaşmıştır.

Bu nüfusun yaklaşık 150 bini Hıristiyan Arap, 140 bini ise Dürzi Arap’tır.

Gazze, Kudüs ve Batı Şeria'da yaşayan Araplar bu rakamların dışındadır.

2025 yılında yüzde 25’e varacağı hesaplanmakta olan bu oran, İsrail derin devletini ciddi olarak endişelenmektedir.

Bu endişelerden dolayı önceki yıl yapılan bir değişiklikle ‘İsrail Vatandaşlığı’ yeniden düzenlenmiş ve İsrail bir ‘Yahudi Ulus Devleti’ olarak tanımlanmıştır.

Ülkenin, İbranice ve Arapça olan resmi dilleri de değiştirilerek sadece İbranice'nin resmi dil olması istenmektedir.

Ülkenin, Yahudi olmayan Dürzi, Hıristiyan ve Müslüman Arapları; İsrail'i sadece Yahudilerin ülkesi olarak tanımlayan yeni vatandaşlık yasası ile ‘ikinci sınıf’ vatandaş statüsüne indirildikleri için ciddi tepkiler ortaya koymakta;

İsrail’de yaşayan liberal ve sosyal demokrat Yahudilerin çoğu da bu değişikliğe karşı çıkmaktadır.


2. Kudüs Arapları:

Kudüs Arapları, 1967 Haziran Savaşı sonrasında İsrail’in Eski Kudüs’ü (Doğu Kudüs-Esas Kudüs Şehri) işgali esnasında Kudüs’te yaşayan Araplardır. Sayıları 350 bin civarındadır.

İsrail Devleti’nin vatandaşlık vermediği Kudüslüler İsrail yönetiminin verdiği ‘Mavi Kart’ ile yaşamlarını sürdürmektedir.

Kudüs içinde çalışma, ülke içi ve dışına seyahat etme ve mülk edinme haklarına sahiptirler, ancak pasaport alamazlar, dışarı çıkmaları izne tabidir. 

Belediye seçimlerinde oy verebilirler, milletvekili seçimlerinde oy kullanamazlar.


3. Batı Şeria Arapları:

Batı Şeria Arapları, İsrail’in Haziran 1967’de işgal ettiği Ürdün Nehri’nin batısında, daha önce Ürdün egemenliğinde olan Filistin topraklarında yaşayan Araplardır. 

Nablus, Ramallah, El Halil, Eriha, Cenin, Beytullahem, Nasıra gibi büyük Filistin şehirleri bu bölgede yer alır. Bugün merkezi Ramallah olan Filistin Devleti de bu bölgededir.

Bölgenin nüfusu (Kudüs hariç) 2 milyon 500 bin dolayındadır.

İsrail içindeki statüleri Kudüs Araplarının altındadır. İsrail’in verdiği ‘Yeşil Kart’ ile yaşamlarını sürdürmektedirler.

Yerleşim yerlerinin etrafı ‘Utanç Duvarı’ denilen duvarlarla çevrilidir. Giriş çıkışlar İsrail’in kontrolü altındadır.

Filistin Devleti’nin daha önce İsrail Hükümeti ile yaptığı anlaşmaları, İsrail tek taraflı olarak ihlal etmekte ve bu bölgede yasak olan Yahudi yerleşim yerleri inşaatlarına hızla devam edilmektedir.

Anlaşma sırasında Batı Şeria’da yaklaşık olarak 60 bin olan Yahudi sayısı halen 750 bini aşmış bulunmakta ve bu sayı her geçen gün daha da artmaktadır.


4.Gazze Arapları:

En kötü durumda olan Gazze Araplarıdır. Hamas’ın İsrail ile savaşması nedeniyle denizden ve karadan kuşatma altındadırlar. 

Tıbbi ve insani yardım malzemeleri dahil her türlü araç ve gerecin girişi İsrail’in iznine tabidir ve İsrail genellikle bu izinleri vermeyerek Hamas’ı teslim olmaya zorlamaktadır.

Daracık bir sahil şeridinde nüfusu 2 milyonu aşmış bulunan Gazze’de hayat içler acısıdır. Denizden dünya ile karadan Kudüs Şehri ve Batı Şeria ile tüm bağlantısı kesik durumdadır.

Tek çıkış kapısı olan Mısır sınırındaki Refah Kapısı ise Mısır’ın kısıtlamaları nedeniyle çoğunlukla işlemez durumdadır.

İsrail işgali altında yaşayan Arapların nüfusu; 1 milyon 900 bini İsrail vatandaşı, 350 bini Kudüs’te, 2 milyon 500 bini Batı Şeria’da ve 2 milyonu Gazze’de yaşayan Araplar olmak üzere yaklaşık olarak 6 milyon 750 bindir.

Bu sayı halen İsrail’de yaşamakta olan Yahudi sayısı ile hemen hemen aynıdır ve demografik değişim Arapların lehine değişmektedir.

Önümüzdeki 10 yıl içinde Yahudiler, İsrail'de azınlık durumuna düşecektir.

İsrail’in bir diğer dezavantajı da artık eskisi kadar Yahudi göçü alamamasıdır.

Geçmişte yaşanılan acılar, dışlanmalar ve Hitlerin soykırımı gibi tarihte yaşanılmış dramlar yeni kuşaklar için çok fazla bir şey ifade etmemekte, gençlik hızla sekülerleşmektedir. 

Laikleşerek dinden uzaklaşan geçler öncelikle hayatlarını yaşamak istemektedir.

Ülkedeki sürekli savaş hali, olur olmaz patlayan bombalar, uzun askerlik süreleri ile çok da iyi olmayan ekonomik hayat şartları gençleri ülke dışına, Avrupa ve Amerika’da refah içinde yaşayan akrabalarının yanına gitmeye yöneltmektedir.

Bir anlamda tersine göç başlamış durumdadır ve engellenememektedir.

Filistin’de İsrail işgali altında yaşayan Arapların dışında, Filistinlilerin bir o kadarı da dünyanın dört bir yanında göçmen ve mülteci olarak yaşamaktadır.

Toplam sayıları 13 milyon civarındadır. İlginç bir şekilde dünyadaki Yahudi sayısı da 14-15 milyon dolayındadır. 

İsrail içinde de İsrail dışında da nüfusları birbirlerine yakındır!

Filistinli Araplar hem kendi aralarında, hem de yaşadıkları Arap ülkelerinde ciddi sorunlar yaşamaktadır.

Bugün Hamas’ın temsil ettiği İslami çizgi ile Mahmud Abbas’ın başkanlığındaki Filistin örgütlerinin temsil ettiği laik, seküler çizgi arasında bugüne kadar çözülemeyen büyük görüş ayrılıkları vardır. Bu ayrılıklar yer yer silahlı çatışmalara kadar varmaktadır.

Aynı şekilde Arap ülkelerinin tamamı ise kendi halklarına karşı Filistinlilerin yanında gözükmeye çalışırlarken, el altından ve son zamanlarda artık gizlemeye de gerek duymayacak bir şekilde açıktan İsrail ile ilişki kurmakta, Siyonist projeyi desteklemektedirler.

Bugün Hıristiyan Siyonist neo-conlar, Siyonist Yahudiler, Birleşik Arap Emirliği ve Suudiler açıkça ve pervasızca birlikte hareket etmektedirler.

Arap şeyh, emir ve krallarının kendi halklarından çaldıkları trilyonlarca dolarlık servetleri ABD ve Avrupa’daki çoğunluğu Yahudilere ait bankalardadır.

Onların izni olmadan tek bir dolarlarını kullanabilmeleri mümkün değildir.

İran Şahı, Saddam Hüseyin ve Kaddafi’nin yüz milyarlarca dolarlık servetlerinin ne olduğu meçhuldür!

İran Şahı’nın iki çocuğu sefalet içinde intihar etmiştir.


Kısacık bir makaleye sığdırmaya çalıştığımız bu bilgi kırıntılarından bile habersiz ‘Dünyaya nizamat vermeye’ çalışan ve Kudüs için sadece slogan atanların bir an önce akıllarını başlarına almaları, alamıyorlar ise hiç olmazsa susmaları lazım!

Eğer gerçekten Kudüs için kahroluyor ve mutlaka bir şeyler yapmak istiyorsak, önce bilgi sahibi olmamız ve halkımızın bilgece ifade ettiği gibi  'Eşeğimizi doğru yerde aramamız'  gerekiyor.

Hacı Bektaş-ı Veli'nin; 

Hararet nardadır, sacda değildir
Keramet baştadır taçta değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs'te, Mekke’de, Hac’da değildir!

sözleri bu durumu çok güzel anlatıyor.


Neyi, nerede, ne zaman, kimlerle ve nasıl arayacağımızı bilmeden doğru bir yere varamayız.

Mekke kurtarılmadan, Kudüs kurtarılamaz!

Independent Türkçe

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Yasin Kuruçay yazdı: Coronavirüs Krizine Müslümanca Bakmak
Yasin Kuruçay yazdı: Coronavirüs Krizine Müslümanca Bakmak
Ali Bulaç Yazdı: Firavun imanı!
Ali Bulaç Yazdı: Firavun imanı!

istanbulbotoks.com esenyurt escort beylikdüzü escort bahçeşehir escort kayaşehir escort avcılar escort istanbul escort ümraniye escort pendik escort