Cemile Gülistan Eser Yazdı: Damlalar

Biz bir damlaydık… Bir şubat soğuğunda, alınlardan akan ve gözlerden süzülen damlalar gibi…

Cemile Gülistan Eser Yazdı: Damlalar
Cemile Gülistan Eser Yazdı: Damlalar Zehra

Biz bir damlaydık…

Sonbahar yağmurlarından ölüme meyletmiş sarı yapraklar üstüne kader-i ilahi deyip düşen damlalar gibi. Kıyıya vuruncaya dek rüzgârla dans eden o yaprakla birlikte sandaldan etrafı süzüyorduk bir vakitler. Ne garip, ne tuhaf… Yağmur yeryüzüne düşer, damla yaprağa, yaprak sandala, sandal denize ve deniz...

Belki bilerek belki de farkında olmadan anlaşılır ki hiçbir fırtına asalet ve cesaret doğuran kıyama tesir edemez. Çünkü bu yolda atılan her adım; edep ölçüsünün, saygının ve binlerce kez vazgeçmemenin öyküsüdür.

Bir zamanlar kelimeler bir başka değiyordu hülyalara. Bana öyle geliyordu ki bizi deviren, ‘benliğimizi’ yargıladığımız iç dünyamızın mahkemeleriydi. İstiyordum ki fışkırmalıydı çağlayanlardan sohbet-i cananlar. Mecnun’lar Leyla’yı bulmalı; Ferhatlar Şirin’e doymalı; ben de bütün güzelliklerin sahibinde kaybolmalıydım.

Birbirinden farklı desenlerle asırlara örülen hatıraların yelkovanla buluşması, hissediyordum ki artık kıvamını buluyor ve bu hal kadavraya dönmüş yorgun “bilme”leri dinlendiriyordu. Bir ara hücrelerimde yaşıyor gibi hissettiğim ötelerden uzanıp gelen asude bir bahar havası bir gölge olup usulca “ben”e, evimize, sokağımıza, yani hayatımıza değiyordu. Sonra seni alkışlayanların nidaları kanatlanıp gayretle coşan zirvelerde tanışmışlığın tebessümünde vuslatı yaşamıştık.

Biz bir damlaydık…

Acı gürültülerle ve atılan çamurlarla berraklığını griye terk etmiş bir damla… Oysa bu damlalar, zalimlerin çığırtkan münakaşalarına, sadece marazi bir “muhalif olma” muhalifliklerine karşı; acizliğini itiraf edip inancımızın muhafızları olmayı istiyordu. Bir gaye-i hayal vardı… Nefislerimizde fetihler yapıp gönüllerin fatihi makamına erişmekti maksat. İlim oklarının zemzemle yıkanması haksızlıklar karşısında adalet terazilerinin vazifedarlığını taçlandırmak vardı bu hayallerde...

Biz bir damlaydık…

İbrahim’in susuz yurtlarda, kucağındaki melekleri kıskandıran o cennet efsunlu çocuğunu göğsüne bastıran Hacer’e son kez baktığında gözünde beliren hüzün ve inanmışlık yüklü, tir tir titreyen bir damlaydık… Denilmişti ki mukaddes davaların davetleri saadetlerimizin köprüleridir. “Olsun”du, “Bu da geçer Ya Hu!” “Hu”lar adımlarımızı attığımız caddelerde, sokaklarda bir vücudun damarlarında kanın sessizce yayılması gibi yayılıyordu yavaşça. Heveslerin darlığını “Hu” deyip geçmek gerekti. Çünkü heveslerin saltanatını zedeleyen hikmet kırlangıçları, tebliğin özünü oluşturuyordu ve tebliğ, ancak temsilin kanatları altındaki sıcaklıkta yüzünü gösteriyordu. Ki o olmadan yüzlerin bizlere dönmeyeceği “elinden ve dilinden güvenilir” olunamayacağı biliniyordu.

Biz bir damlaydık…

Bir fetih öncesinde elinde kalkanıyla nefsin kalelerine yürüyen Haydar-ı Kerrar’ın alnında beliren bir ter damlasıydık… Usulca toprağın bağrında kaybolup “yok” oldu denilecek kadar varlığını unutturan damlalar… Ve herkes bilirdi ki ne oluyorsa “zaman” tarlasında oluyor. “Zaman” ise hiç bir çağda örtülmüyor, onu saklamak mümkün olmuyor ve onun varlığı nesiller üstü sonlara ulaştırıyordu insanlığı. Bunlar bir vefa borcu değildi! Nefes alma, kalp atışlarını duymadan öte, yaşatma ve yaşanma isteğiydi. Bize, gül devrinde o mütebessim çehreyle söylenmişti ki mekânlarımız, duvarların sınırlarından da öte ruhlarımızın otağıdır. Bizleri doyuran, tükenmeyen mirasımız; mahşerde can anlayışını fısıldayan, mahlûkattan soyut ‘ümmetim, ümmetim’ diye o âlemlere rahmet güzel insanı söylettiren, mevcudata hitap edip aynı ifadeler karşısında ayrı çağrışımlar sırtlayan o ilahi kitaptı.

Biz bir damlaydık…

Ki o damlalar bir vakit kırlangıç gagasında nesillerin yangınına götürülmüştü… Aslında o küçücük damlada yakışı kalmayan isyan fikirlerinin kalkanında yazılı direnç ile şükrün tefsiri sayılan ‘elhamdulillah’ ifadesi saklıydı. Var olma şuuruyla hakikat ideallerine kimlik çıkartma cehdi gizlenmişti o damlada.

Biz bir damlaydık…

Bir şubat soğuğunda, alınlardan akan ve gözlerden süzülen damlalar gibi…

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Mehmet Irmak yazdı: Efsane Komutana Selam
Mehmet Irmak yazdı: Efsane Komutana Selam
Mücahit Gültekin’den Kasım Süleymani yazısı: Neye Seviniyorsun?
Mücahit Gültekin’den Kasım Süleymani yazısı: Neye Seviniyorsun?