Ali Bulaç Yazdı: İslam Siyasi Düşüncesi / Klasik Ve Modern Sorunlar

Modern iktidar ya da modern ulus devleti Hz Ömer’in, İmam Cafer’in eline verin bundan düz çizgi çıkmaz, eğri çizgi çıkar. Alternatif cetvel tasarlamak lazım.

Ali Bulaç Yazdı: İslam Siyasi Düşüncesi / Klasik Ve Modern Sorunlar
Ali Bulaç Yazdı: İslam Siyasi Düşüncesi / Klasik Ve Modern Sorunlar Zehra

(02 Ekim 2019 – Özgür Yazarlar Birliği / Redakte edilmiş konuşma metni)

Bismillahirrahmanirrahim.

Sözlerime başlamadan evvel hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.

Konuşmamı dört başlık altında toplamayı planladım: 1) İdeal politik ve İslam’ın ideal politiği nedir? 2) Tarihsel tecrübe ve modellerimize nasıl bakabiliriz?  3) Reel politiğimiz ne durumda? 4) Bir gelecek perspektifi mümkün mü?

1) İdeal politik ve İslam’ın ideal politiği nedir?

Belki önce “siyaset” kelimesinin etimolojisinden başlamak lazım. Kelime Arapça ‘sa-se yesu-su’ dan gelir.  Müslim’de yer alan bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.): “İsrailoğullarını peygamberler yönetirdi.” Efendimiz,  “yönetirdi” kelimesini ‘sa-se’ ile ifade etmiştir. ‘Tesu-suhu’l enbiyau’ yani peygamberler Beni İsrail’i siyaset ederlerdi.  Cümledeki “siyaset ederlerdi” demek “yönetirdiler” manasında kullanılmıştır. Siyaset “seyis” kelimesiyle yakından bağlantılı. Malum olduğu üzere, at terbiyecisine “seyis” denir. Seyisin bazı özellikleri var: Öncelikle bilgi sahibi, mesleği ile veya muhatabı ile ilgili etraflı  bilgi sahibi olması, onu tanıması gerekir. İkincisi maharet ve deneyim sahibi olması beklenir. İlk defa bir atı terbiye etmeye kalkışanın çeşitli zorluklarla karşılaşması mukadderdir. İyi bir seyis aynı zamanda maharet sahibi ve deneyim sahibi kimsedir.  Diğer önemli özelliği sabırlı ve tahammülkâr olmasıdır. At ona itaat etmiyor diye hemen seyisliği bırakmaz. Son bir özelliği de, terbiye yöntemi ve üslubunda estetik davranmasıdır. Terbiyede estetik -hadislerden hareket etmek icap ederse- “muhsin yani ihsan sahibi olması” şeklinde ifade edilir.  Cibril hadisinde sıralama iman, İslam ve ihsan olarak yapılmıştır.

Yukarıda zikrettiğimiz hadisteki “siyaset ederlerdi” ile genel kültürümüzde siyaset eğer seyisten geliyorsa bu, toplumu hayvan-at yerine koymak anlamına gelir şeklindeki algıyı ve anlayışının birbirleriyle ilgili ama farklı olduklarına da işaret eder. Hadis bize gösteriyor ki, toplum at gibi terbiye edilecek değil, aksine at toplumu yönetmede genel geçer bilgi, maharet, sabır ve estetikle terbiye edilecek demektir. Analojide benzeyen attır, benzetilen, dolayısıyla referans alınan toplumdur. Eğer İslam’da bir eğitim ve öğretimden söz edilecekse, bu bütün beşeri hayatı içine almak üzere temeli terbiye, edeb ve irfan üzerine oturtulur. Bu özellikleri siyasi faaliyetlere uyguladığımız zaman, iyi bir siyasetçi demek bilgili, maharetli ve deneyimli, aynı zamanda sabırlı, tahammülkâr ve estetik yeti ve kaygıları olan kimse demektir.

Tarihte siyasetin daima aktörleri olmuştur. Bir kaziye-i muhkemedir, siyaset aktörsüz olmaz. Tarihteki deneyimlerden ve modellerden anladığımıza göre, siyasetin aktörü ya bir kişi ya bir zümredir. Zümre modelinde kendi içinde mahiyet iradesiyle bütünleşmiş küçük bir grup, aile veya hanedan söz konusudur; bu modelde inisiyatif aile veya hanedanın kontrolündedir. Sonraki çağlarda özellikle modern zamanlarda aktörler parti ve örgüt olarak gelişmiştir. Ya da siyaset bir sınıfın çıkarları ve amaçları doğrultusunda yürütülmektedir, bu modelde siyaset bir sınıfın iktidarını temsil eder. Kapitalist ve komünist siyaset biçimleri burjuva veya proletarya sınıfının çıkar ve amaçlarına göre şekillenir. Batılı demokrasilerde partilerin teşekkül etmesi bir partinin bir sınıfı iktidara taşıması anlamına gelir. Bundan hareketle Sait Halim Paşa, batılı demokrasilerin sınıf temeline dayandıklarını söyleyip “sınıf temeline dayalı demokrasi” ile “sosyo-kültürel kimlikler” dayalı siyaset”in birbirinden ayrı olduğunun altını çizecektir. Ben asıl farkın kimlik siyasetinde değil, “değer merkezli siyaset”te yattığını düşünüyorum. Ancak batıda zaman içinde artık tek bir sınıfın salt çıkarını gözeten partiler veya demokratik rejimler aşıldı. Daha kapsamlı, daha genel çerçevede programları öne çıkaran partiler ortaya çıktı. Demokrasiler söylem düzeyinde siyasetin aktörünün kişi, zümre, hanedan veya sınıf  olmayıp toplum (halk-millet?) olduğunu iddia ederler.

“Toplum” derken tabi ki dikkatli davranmak lazım. Kelimelerimizi dikkatli seçmek durumundayız. Çokça kullanıyor olsak da hakikatinde “toplum” modern bir kavramdır, 19. Yüzyılda literatürde kendine yer bulmuştur, çok da meşru sayılmaz aslında. Çünkü “toplum” onu vareden sosyal felsefi zeminde  farklı zümreleri, cemaatleri, grupları kendi içinde toplayan, eriten bir sosyal kazandır. Komünist veya faşist pratiklerden hareket ettiğimizde, karşılaştığımız dramatik olgu tamı tamına budur. Bu yönüyle ne kadar meşru olduğunu kestiremiyorum. Batı’dan başlayarak bütün dünya toplumsallaşmış, toplum biçimlerine dönüşmüş durumdadır, bu bizim beşeri durumumuzun reel politiğidir. Ancak ideal politiği referans alıp Kur’an’dan hareket ettiğimizde, gruplaşma farklı kademeler-biçimler arzeder. En temelde ferd-i vahid insan boy gösterir. Şahsiyet/kişilik sahibi insan Allah karşısında ferd-i vahid olarak sorumludur ve ilahi mesajın muhatabıdır. “Ferd-i vahid insan”dan bireyi kastetmiyorum. Birey batılı manada “Ne Tanrı, ne efendi” diyerek sahneye girmiştir. Ferd-i vahid kendi başına insandır, şahsiyettir. Ayette şöyle ifade edilir:

“Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) ‘teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)’ bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp-koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır.” (6/En’am, 94.)

Ayette bizim “teker teker, yapayalnız ve yalın” diye tercüme ettiğimiz kelime “füreda” olarak geçer. İşte bu ferd-i vahid olan insan, yaşadığı sosyal hayatta hangi ve kimlerle bağlantı içinde yaşamışsa, hangi networkler içinde yer almışsa bugün onlardan kopmuş, bağları paramparça olmuştur. Kur’an’ın ferd-i vahidi insan liberal kapitalizmle ortaya çıkan bireyden farklıdır. Liberal kapitalizmin bireyi, İslam’ın ideal profili olan herkese karşı bağımsız ve özgür profiliyle örtüşüyor ama Allah’a kul değildir.

Fert bir ailede gözünü açar, 10 ve 10 kişiden fazla grubu olur (aşiret). Aşiret aynı zamanda beşeri sosyalleşmenin sürdüğü işret-maişet zeminidir. Aşirette kan ve akrabalık bağı esastır ama bunu yakın ve uzak akrabalara kadar teşmil etmek mümkün; çünkü Allah’ın koparılmasını istemediği bağlar (Sıla-i rahim ve akribâ) uzak akraba ve yakınları da içine alır (4/Nisa, 1; 8/Enfal, 7). Birden fazla aşireti içine alan yapıya kabile denir. Kabile’de yine kan ve akrabalık bağı var ama kabile formunda bu bağ artık giderek önemsizleşmiş, yerini birtür mahiyet iradesi almıştır. Birden fazla kabile “kavim” çatısı altında toplanır. Birden fazla kavmi de “şa’b/halk” içine alır. Şa’b formunda ortak paydalar kan ve akrabalık değil, coğrafi bölge veya üzerinde birlikte yaşanılan toprak parçasıdır. Araplar bugün bu kavramı doğru olarak kullanmaktadırlar. Sayılan sosyal formlar arasındaki meşru ve her biri için yararlı ilişki, “karşılıklı anlama ve tanıma” süreci demek olan “muarefe”dir. (49/Hucurat, 13.) “Muarefe” müşareke kalıbında geldiğinden, farklı din, mezhep, etnik ve başka sosyal gruplar arasında interaktif ilişki, karşılıklı diyalog, tanıma ve anlama süreci, müzakere ve ortak iyi ve ortak çıkar arayışını ifade eder. Müşarekede ne tek taraflı tahakküm ve empoze, ne monolog söz konusudur. “Ben konuşacağım, sen susup dinleyeceksin” yok, bu tebliğ değildir, karşılıklı konuşacağız. Müslüman tevhidin hakikatine ve irfanına güvenir; muarefe ile irfanını ve ma’rufu açığa çıkarıp yayar. Hidayet Allah’tındır.

Şa’b ve şa’blar içinde bölge ile sınırlı olmak üzere siyasi birlik manasında “ümmet” olur, genel ve küresel manada ümmet ise inanç birliğinden teşekkül eder. Küçük ölçekli ümmette ortak payda “ortak iyi ve ortak çıkar olan (ma’ruf)’un kabulü ve ortak kötü ve ortak zarar olan (münker)in reddi” temel alınır. Medine Sözleşmesi’nin 2. maddesi bunu düzenler. Küçük-dar manadaki “ümmet”te farklı din, mezhep ve etnik gruplar siyasi birliğin ortakları olarak yer alırlar. Bu modelde siyasetin aktörü “ümmet”in kendisidir. Ümmet hem toplayan anne, hem liderlik yapan imamdır. Buna göre siyaseti şekillendiren, inisiyatifi elinde tutan; kurumları, kuruluşları, prosedürleri, süreçleri belirleyen kişi, zümre, hanedan veya sınıf değil, ümmetin kendisidir. Allahın iradesi bir kişide, bir imamda, bir cemaatte, bir zümrede, bir partide veya bir sınıfta değil, ümmette tecelli eder. Ümmetin örfü icmadır. Eğer ümmet bir şey üzerinde ittifak etmişse o örftür. Örf tanımı ve tabiatı gereği dine, akla ve vicdana aykırı olamaz. Bu fakihlerin icma’ından farklı bir şeydir. Örf aynı zamanda masumiyeti ifade eder. Burada Sünni doktrin sahipleri, Şiilerin masum imamına karşı olarak ümmetin masumiyetini ortaya çıkarmışlardır. Hatta “Benim ümmetim yanlış üzerine ittifak etmez.” (İbn Mace, Fiten, 8.) diye hadis de rivayet edilmiştir.

Modern zamanlarda siyaset bilimcileri önemli bir konuyu da tartışıyorlar. Küresel homojen bir organizasyona doğru gidiyoruz. Bölgesel entegrasyonlar ortaya çıktı. Bunların alt birimlerinde ulus devletler var, fakat homojen bir devlete doğru giderken mevcut siyasi yapılar nasıl bir dönüşüm geçirecek? Acaba asıl olan devlet mi, siyaset mi, yoksa başka bir kavram mı? İslam’ın ilk dönemlerinde anahtar terimler “emir, halife ve imam” olarak teşekkül etti. Benim şahsi kanaatime göre; bu konuda bazı hadisler rivayet edilmiş olsa dahi, Peygamberimiz “Benden sonra halife gelecek” diye bir beyanda bulunmadı. Ne imam vasiyet etti, ne “Halife Kureyş’tendir” buyurmadı. Kur’an-ı Kerim, yönetim işini Müslümanlar kendi aralarında şura ile müzakere ederek çözerler diye genel bir çerçeve vermekle yetinmiştir. Onun dünyadan irtihalinden sonra sahabeler yani o gün ki ilk nesil Müslümanlar mümkün olan prosedürü takip ederek şura ile “halife” diye birini seçip başlarına emir olarak geçirmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’in ve Peygamber efendimizin vurguladığı anahtar terim “emir” veya “emirlik”tir. Bir hadiste şöyle buyrulur: “ Üç kimse yolculuğa çıktığında aralarında birini emir seçsinler.” (Ebu Davud, Cihad, 80.) Demek ki asıl olan emirliktir. Yani biri işi yürütmeyi üzerine alır. Emir, sadece emreden değil, işi yürüten kişidir. Yola çıkıldığında önceden belirlenmiş, şekillenmiş bir “iş” yok, yolda iş ortaya çıkacak, çıktığında üç kişi aralarında danışacak, tartışacak ve karar verdiklerinde işi bir kişi yürütecektir. O kişi tek başına karar veremez, verilmiş kararı uygular.

Şiiler, Efendimiz’in Hz Ali’ye vasiyet ettiğini, Sünniler de Hz. Peygamber’in bu yönde herhangi bir beyanda bulunmadığını söyler. Benim şahsi görüşüme göre burada hem Şiiler hem Sünniler yanlış yapıyor. Çünkü yukarıda işaret edildiği üzere Kur’an-ı Kerim aslında ‘ve emruhum beynehum şura (Onların işleri kendi aralarında şura iledir)’ (42/Şura, 38) diyor. Buradaki “emir” terimi yönetime işaret eder.  Yani onlar (müslümanlar-yönetilenler, siyaseten organize olacak olanlar) kimi, nasıl, ne zaman, hangi şartlarda  ve hangi durumlarda başa getirecekler, bunu kendi aralarında müşavere ve müzakere ederek belirleyeceklerdir. Burada ki şura’dan kastım bildiğimiz tarihte ve bugün uygulanmakta olan şura değildir, karar sürçleri ve karar mekanizmaları üzerinde sosyolojileri olan grupların etkili olmasıdır. Eğer karar alınacaksa bu karar süreçleri ve karar mekanizmaları üzerinde bir ülkede, bir coğrafi bölgede ne kadar sosyoloji varsa o sosyolojik gruplar etkili olmak durumundadırlar. Şuranın Kur’ani sahih temeli budur. Dolayısıyla siyaseti-yönetimi kişi, aile-hanedan, aşiret, kabile, kast, zümre, sınıf, parti veya bir örgüt belirleyemez. Bunu belirleyecek, şura sürecini işletecek olan “toplum”un kendisidir. Şuranın karar mekanizmalarının ve karar süreçlerinin katılımcıları sosyolojik gruplardır. Gruplar “muharip” değil de “muahid” ise dinlerine, mezheplerine ve etnik gruplarına bakılmaz; tümü barışçıl aktörler olarak siyasi birliğin teşekkülüne katılır.

Bir coğrafi bölgede çok sayıda insan yaşar. Bunlar Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Budist, ateist; Sünni, Şii, Alevi, Selefi olur vs. Eğer bir sosyoloji teşkil ediyorlarsa, onlara karşı alınacak tutum bellidir.  Bir; ya Hegel’in dediği gibi asimile edeceksin. Çünkü o bir “öteki”dir, onu kendine benzetecek, egemenliğin altına alacaksın. Ya onu etnik arındırmaya tabi tutacaksın (Ya sev ya terket!). Bunu da yapamıyorsan soykırıma tabi tutacaksın. Bunun da bariz örneği Nazilerin 2. Dünya savaşı sırasında Yahudilere ve diğerlerine uyguladığı soykırımdır.

Batıdaki asimilasyonun karşılığı modernleştirme (modernizasyon), bizdeki karşılığı “Müslümanlaştırma”dır. Bunu imparatorluklar döneminde yapmadı Müslümanlar. Bu bizim artımızdır. Ne Emeviler yaptı ne  Abbasiler ne Safeviler ne Osmanlar ne Endülüs Müslümanları! Emeviler, daha ters bir şey yaptılar. Gayrimüslimlerin Müslüman olmasını yasakladılar; ta Ömer bin Abdulaziz halife oluncaya kadar. Sebebi de zımmîlerin devlete verdiği cizyenin Müslümanların verdiği zekat veya öşürden daha fazla olması. Yani bütçeye zarar gelmesin diye Müslümanlaşmayı yasakladılar. Ömer bin Abdulaziz “Allah, peygamberini vergi tahsilatçısı olarak göndermedi” deyip bu yasağı kaldırdı. Zorla Müslümanlaştırma olmaz. Kişi ve gruplar kendi beyanları üzeredir, öşye muamele görürler. Demek ki bir sosyoloji varsa o sosyolojiyi tanımak lazım. Resulullah’ın ve ondan sonraki ilk nesil Müslümanların tatbikatı bu yönde oldu. Bir sosyoloji bir inanç topluluğudur. Bu sosyoloji kendini bir şekilde ifade ediyor. Müslüman olarak bizim bir başkasına isim verme, onu tanımlama yetkimiz yok. Onu kendi beyanıyla kabil eder, tanırız. Ne ise o’dur!

Bu çerçevede önümüze birtakım anahtar terimler çıkmaktadır: a) Emir, halife ve imam; b) Siyaset, iktidar ve güç temerküzünün aygıtı olan devlet.

Şii ve Sünni siyaset doktrinleri biri imameti, diğeri hilafeti öne çıkarıyorlarsa da “emir” kavramında bir araya gelirler. Hem Hz. Ömer’e, hem Hz. Ali’ye “Mü’minlerin emiri (Emirü’l mü’minin)” denmiştir. Emir kendisinin üstündeki hukuk kurallarına göre ve şura ile alınmış kararları yürüten “başkan”dır. Ama bu başkan/emir kabile geleneğine göre kutsal, aşkın ve ayrıcalıklı değil, eşitler arasında birincidir. Son dinin ve son peygamberin Arap yarımadasında ortaya çıkışının hikmetlerinden biri, Sasani ve Bizans’taki gibi katı ve derin geçmişi olan monarşilerin olmadığı kabile kültürü ve kabile-reis ilişkisidir. Hz. Ebubekir’le başlayan “ridde” hareketini tetikleyen faktör, kabile hayatına alışkın bedevilerin monarşik-merkezi bir iktidar modelinin teşekkülünden duydukları kaygıdır.

Halife’yi Şia tanımadı, imam’a masumiyet atfetti. Sünnilik halifeyi temel aldı, o da halifeye bir tür masumiyete ilaveten kutsallık atfetti (Halifetüllah ve Zillullahi fi’l arz: Allah’ın halifesi-Allah’ın yeryüzündeki gölgesi).

Bu analiz bizi (b) şıkkında işaret ettiğimiz “siyaset, iktidar ve devlet” olgularına götürür.

Siyaset meşru ve kabul edilebilir manada bir topluluğun (toplum?) kendi kendini organize etmesidir. İktidar ise güç ve kuvvet, daha geniş manada “kudret”tir. Kudret’in kaynağı Allah’ın “el Kadir” ismidir ki, biz güç ve kuvvet sahibi insanlar olarak bu isimden pay almış bulunuyoruz. Allah el Hayy olduğu için biz hayat sahibiyiz, el Alîm olduğu için biliriz. Bunun gibi O el Kadir’dir, biz de kudret ve iktidar sahibi olabiliyoruz. Yapabilir oluşumuz (istita’e) kudreti kullanma imkanını bize verir. Ne var ki ne yapabilir oluşumuz ne kullandığımız kudret (güç ve kuvvet)in gerçek sahibi biz değiliz, biz kudreti Gerçek Sahibi’nden aldığımız pay oranında kullanabiliyoruz. Şu halde bilmemiz gereken temel bilgi şu ki, diğer aldığımız paylar gibi kudret bize ait değildir, bizde emanettir.

Kudret (güç ve kuvvet) kullanımı demek olan iktidarın iki türü vardır: Biri meşru, diğeri keyfi olan iktidar. Eğer iktidar meşru çerçevede yani gücü kullananın üstünde belirlenmiş hukuk dairesi içinde kullanılıyorsa, meşrudur. Meşru demek –kök birliğinin işaret ettiği üzere- “Şeriat’a uygun olan demektir. Burada ince bir noktaya geliyoruz: Kudretin gerçek sahibi Allah’tır ve biz bir iktidar formu içinde bu gücü kullanıyoruz, dedik. Peki, bu iktidarı kutsal, layuhti, masum (teokratik) kılmaz mı? Hayır! Eğer güç ve kuvvet yani iktidar şahıs, zümre ve kurumda teşekkül ediyorsa teokrasi ve monarşi olur ama hukukta tecelli ediyorsa “meşru iktidar” yani hukukun (şeriatın) iktidarı olur. Şahıslar, mekanizmaları-kurum ve kuruluşları araç hükmünde sayıp iktidarı kullanırlar ama kudret Allah’tan olduğundan ve bu kudretten herkesin payı olduğundan iktidarlar herkesin rızasına “icab ve kabul” ilkesine göre teşekkül edecektir. İslami siyasette icab ve kabul “seçim ve biat” olarak belirlenmiştir. Her ikisi biri diğeriyle ilintilidir ve Ebu Hanife’nin dediği üzere bir kişi herkesten biat almış olsa dahi seçimle işbaşına gelmediği müddetçe meşru değildir. Suudi Şeyh Abdurrahman El Berrak ise, 2013 yılında, seçimlerin dinde haram olduğu ve kafirlere benzemekle aynı anlama geldiği yönünde bir fetva verdi.

Emeviler de, “Biz Allah’ın size tayin ettiği kaderiyiz” derlerken, ilahi kudreti Şeriat’tan alıp kendilerine aktardılar, böylece Allah’ın ve halkın (en nâs) hakkını kendi mülklerine geçirdiler. Şahısları veya zümreleri –mesela ruhban sınıfını- aradan çıkarıp gayrı şahsi (tüzel) bir kişilik olan devlet aygıtını kutsallaştırdığınızda da, Emevilerin yaptıklarının aynısını yapmış oluruz. Devletin yegane meşruiyeti İlahi Hukuk olan Şeriat’a uygunluk prensibidir. Burada kast ettiğim Şeriat “Münzel Şeriat” olup fakihlerin içtihat mecmuası olan içtihatlar külliyatı değildir.

Biraz da tabiatı gereği iktidarın iki yönelimi var: Biri “hükmetme duygusu”, diğeri “kaynaklar üzerindeki tasarruf yetkisi.” Tüm iktidar mücadeleleri bu iki yönelimli motivasyonlarla yürütülür. Her iki yönelim güç kullanmayı gerektiğinden, belirleyici olacak olan ya “adalet” olur ya da uluhiyete iştirak demek olan “keyfi uygulamalar.” Güç kullanımıyla ilintili hükmetme duygusunun ideal ve meşru olanı “cezai adalet” ile tabii, beşeri ve iktisadi kaynakların tasarrufunda ve bölüştürülmesinde ideal ve meşru olanı “sosyal adalet” yani gelir, statü, fırsat ve imkanların adalet üzre bölüştürülmesidir. Bu iki kuralı temel alan siyasi iktidar, Allah’tan emanet olarak kullandığı kudreti Allah’ın rızasına ve Şeriat’a göre kullanmış olur; aksi yönde kullananlar rububiyete kalkışan Firavun’un izleyicileridir.

Mülk’ün temellük edilmesi altını çizebileceğimiz tarihi tecrübemizin en önemli yanlışlarından birini teşkil eder. Mülk kavramını İran’dan aldık. Abbasilerle beraber ’adalet mülkün temelidir’ diye de kodladık. Ardeşir’e ait bu cümle Hz Ömer’ izafe edilmiştir. Haşa, Hz Ömer böyle cahilce bir lafı söyleyebilecek kişi değildir. Bu sözden anlaşılan şu ki esas olan mülk yani devlettir. Mülkü korumak için adil olmak gerekir. Burada söz konusu olan kendinde yani  li aynihi adalet değil, li gayri adalettir.  Bu, mülk/devlet dolayısıyla adaleti gerekli kılan bir hüküm cümlesidir. Adil olmak zorundayız çünkü mülk ancak bu sayede ayakta duracak. Bu demektir ki, esas korunması gereken mülk yani devlettir; mülk adaletin dışında başka bir şeyle kaim olabiliyorsa, o zaman o şeyi yücelteceğiz. Nitekim adaletle mülkü ayakta tutmayanlar zulme başvurmak suretiyle mülklerini ayakta tutmaya çalışmışlardır. Burada adaletin kendisi araçtır, araçsallaştırılmış bir değer hükmündedir. Oysa eğer devlete meşruiyet tanınacaksa, tek meşru sebebi adalettir. Buna göre hüküm cümlemiz. devlet için adalet değil, adalet için devlet şeklinde kurulmalıdır. Hangi zulüm fiili, yapan tarafından adalet değil de, zulüm kabul edilmiştir. Biraz sonra değineceğimiz üzere Fatih Sultan Mehmet, “devlet için ekseri ulemadan kardeş (çocuk) katli fetvası”nı çıkartırken adalet peşinde olduğunu iddia etmiyor muydu?

Peki kudret nedir, kudretin kaynağını nerede arayacağız? Kudretin kaynağı, iktidarın mahiyeti yani Aristo’nun kavramını kullanacak olursak iktidarın maddesi olan kudretin kaynağı Allahın nefesidir. Kainâtın kendisi Nefesü’r rahmandır. Varlık alemi bir nefestir, canlı varlıkları ve bizleri hayat sahibi kılan nefestir. Yüce Allah “Kün (ol)” dedi, varlık var oldu, varlığa geçti. Kün’den yekûn oldu yani kainat oldu, mekan oldu, varlık alemi ortaya çıktı ve varoluşuna el’an devam etmektedir (yekûn). Yunanda Sokrat öncesi filozoflarının “evrenin maddesi nedir” sorusuna verdikleri cevaplar genellikle yerindedir. Kimi hava, kimi su, kimi ateş diyordu. Her üçü de doğrudur. Nefeste aynı zamanda hava, su ve ateş içkindir. Nefesimizle elimizi soğutur, ısıtır ve nemlendirebiliriz.  Nefesin kendisinde kudret vardır. Bana sorarsanız kuantum fiziğinin geldiği en son noktada isimlendirmeye çalıştığı parça mı, dalga mı -şimdilerde her ikisi deniyor- dedikleri şey özü itibariyle kudrettir ve kudret Allah’ın el Kadir isminin varlığa geçmesinden başka bir şey değildir. Kelamcılar eskiden beri maddenin özünün kudret olduğunu söylemişlerdir. İktidarın da ham maddesi kudrettir. Üç emr-i ilahiden biri Kün (Ol), diğeri Nefha-i ruh (ruh üflenen şey-nefestir) ve yap ve yapmadan müteşekkil Şer’i emir(ler)dir. Demek ki ruhun boyun eğdiği emirlerin ham maddesi ile ruhun ve kainâtın özü olan nefes aynı kaynaktan, Allah’ın el Alim, el Murid ve el Kadir isimlerinden neş’et etmişlerdir. Şeriat’a/Hukuk’a riayet eden insani nefs/ruh varlıkla harmoni içine geçer.

Binaenaleyh emir, iktidar, siyaset şekillenirken bu ontolojik mahiyetten kopuk olamaz. Açığa çıkışları ve etkileri bu gerçekle ilişkilidir. İktidar gayrımeşru olunca, nar (ateş) olur. İnsan, kudreti gayri meşru  yolda kullanırsa ateşe döner. Bu hüviyetiyle siyaset ve iktidar bir ateştir. Siyasetçi veya yöneticinin içini öyle bir hırs ateşi sarar ki, kimseyi tanımaz, kardeşini, kundaktaki çocuğunu katleder, devrimci evladını yer. O artık tek bir hedefe kitlenmiştir: İktidarda kalmak, iktidarı sürdürmek. Ancak kudreti Hukuk’un üstünlüğü ilkesine göre kullanacak olursa, iktidar nur olur. Bu adaletin nurudur. Ya nar olur iktidar ya nur. Bunu belirleyen tek şey Allah’a teslimiyetin ölçüsü takva yani Hukuktur.

İdeal politik yönetimin teşekkülü seçimdir. Elbette tek başına değil ama seçimin dışında meşru başka bir yol ve yöntem yoktur. Batı siyaset modellerinin siyasi kültüre kattığı en önemli şey; iktidarın şiddet kullanılmadan belli bir periyotlarla el değiştirmesi ilkesidir. Aslında ilk dönemde sahabelerin, farklı yöntemler kullansalar da, iktidara geliş yolu seçimdi. Fakat bunun hukuki prosedurunu geliştirmediler. Batı bunu sağladı. 800-900 sene süren kanlı mücadelelerden sonra seçim ilkesini siyasetin ana umdesi haline getirdi. Ebu Hanife’nin biat yanında seçimi şart koşması boşuna değildir. Önce seçim sonra biat. Önce özgür iradenle seçeceksin sonra oturup biatleşeceksin. Biat “bey’a”dan alışveriş demektir, icap ve kabule dayanır. İslam hukukuna göre bütün beşeri ilişkiler sözleşmeye dayanır.  Mesela nikah akittir. Kadın ve erkek bir şey üzerinde sözleşirler ve evlenirler. Ticaret akittir. Yönetimle ilişki biçimi akittir (biat). Devletler arası ilişkiler de akittir (muahede). Akitlere/sözleşmeye dayalı olmayan şeyler zuhurattan olan meseleler. Cinayet, yaralama, hırsızlık, gasp vs. Bunlar zuhurattan olup bir anda ortaya çıkar.

Seçimden sonra gelen biatın önemli üç şu özelliği var. Birincisi somut şeyler üzerinde biat edilir. Mesela Hz. Peygamber, “Allaha şirk koşmayacaksın, zina etmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın” diye sahabelerden biat almıştır, bunlar somut şeylerdir. İkincisi biat sürelidir. Kimse hayatının sonuna kadar bir başkasına tâbi olmaz, biatın süreli olması icap eder.  Üçüncüsü biat maruf üzere biat edilir. Biat isteyen peygamber olsa dahi ma’ruf (iyi, doğru ve hak) olanın dışında talepte bulunamaz (60/Mümtehine, 10). “Masiyette itaat yoktur, itaat (ancak) ma’ruf’ta olur.”  (Müslim, İmare, 39.). Kim olursa olsun, hukukun dışına çıktığında ona itaat edilmez. Peygamber istisna olmadığına göre şah, padişah, sultan, parti lideri, şeyh, hocaefendi, üstad, ağabey de bundan muaf değildir.

İdeal politiğin diğer umdeleri şura, liyakat, ehliyet, ifade özgürlüğü, serbest muhalefet, yönetimde şeffaflık ve hesap verilebilirlik olmasıdır.

Şimdi insan neden siyaset yapar diye de bir sual sormamız lazım. İnsan tek başına hayatını idame ettiremez. “İnsan” kelimesinin iki manası var. Birisi nisyan sahibi (unutkan) olması, ikincisi ünsiyet kesbetmesi. Ünsiyet sahibi olan bir varlık başkalarıyla bir arada yaşamak durumundadır. İnsan tab’an medenidir yani tabiatı icabı medenidir. Hemcinsleriyle birlikte yaşamak ister. Bu siyaseti gerektirir. Siyaseti ya kişi, ya sınıf, ya bir parti veya bir toplum kendi içinde siyaseten organize olur. İdeal ve doğru olan toplumun kendisinin aktif bir özne olarak organize olmasıdır.

Toplu halde yaşayan insan ihtilaf eder. En önemli insani dinamik budur. İnsanın farklılaşması, farklılığını bir çatışma sebebi haline getirmesi. Kur’an-ı Kerim, buna şöyle işaret ederr:

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan ‘azgınlık ve kıskançlıkları’ yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerin başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.” (2/Bakara, 213.)

Ayette iki anahtar terim dikkat çeker: İhtilaf ve bağy. ‘Bağy’ birinin diğerini kıskanması ve kıskanması dolayısıyla hakkını ihlal etmesi demektir. Bağyeden önce kıskanır, sonra kıskandığı kişi veya kişilerin hakkını ihlal eder, hukukuna tecavüz eder. İnsanlar çıkarları, beklentileri, ön yargıları farklı olabilir, farklılıklarını tabii karşılamadıkları veya hukuk dahilinde kalarak çözmeye yanaşmadıkları zaman ihtilaf eder. Söz konusu olan ailenin, kabilenin, sınıfın, aşiretin, ulusun, devletin çıkarıdır. Bunlardan hangisini merkeze almışsanız, sizce merkeze aldığınızın yanlış veya haksızlık yapma ihtimali yoktur. Çıkarlar vardır, çıkarlar kutsaldır, kişiyi veya topluluğu hak sahibi kılar. Mellitinizi/ulusunuzu merkeze alıyorsanız ulusunuz masumdur. Her şeye layıktır. Ulusunuzun komşunun hukukuna tecavüz etmesi,  komşunuzun kaynaklarına el koyması hakkıdır. İşte bu ‘bağy’dir. Aileler, kabileler arasındaki çekişmeler de Bağy’dir. İhtilafın temelinde yatan bağy hukuk ihlalinin sebebidir. Bunu çözümlemek üzere Allah peygamber gönderiyor, kitap indiriyor. Beşeri topluluk, hakları ve özgürlükleri belli sınırlar içerisinde tanımlamak ve tutmak zorundadırlar.  J. Jack Ruaessao gönüllü olarak insanların özgürlüklerinden feragat ettiklerini söyler. Hobbes ise “insan insanın kurdu” olması hasebiyle insanlar arasındaki bu ölümcül çatışmayı ortadan kaldırmak için mutlak bir iktidarı ön görür. Doğrudur, eğer insanı sınırlayan bir hukuk yoksa insan insanın kurdu olur. Nitekim Adem yaratılacağı zaman, melekler, “yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak” (2/Bakara, 30) diye kaygılarını dile getiriyorlar.

İşte tarihte bu zorunluluklardan dolayı, hukuk ve hukuku uygulayacak özneler ortaya çıkmış. Toplumsal hayatın en önemli hikmeti ise bizim insan olarak ahlaki kemalimizin sınanma aracı ve zemini olmasıdır. Bize göre toplumu meşru ve doğru kılan şey ahlaki kemalin ancak toplumsal hayatta tezahür edebileceği gerçeğidir. Çünkü dağ başında tek başına yaşıyorsan orada sınanman gerekmez. Yani biriyle alışveriş, komşuluk yapacaksın, evleneceksin. Başkalarıyla çıkarların çatışacak, fikirler ayrışacak ve sen orada doğruyu seçeceksin. Doğruyu ve iyi olanı tercih edersen ahlaki bakımdan yüceleceksin.  Bu da ancak toplumsal hayat varsa mümkündür. Toplum dışında -Sufilerin dediğinin aksine-, ahlaki olgunluk toplumsal hayat dışında olmaz. Demek ki toplumun meşruiyeti ahlaki kemale zemin ve araç teşkil etmesidir. Bizim beşeri fıtratımız ve ahlaki olgunluk açısından toplumsal hayata ihtiyacımız var. Söz konusu tasavvur modern sosyolojinin toplum tasarımından farklıdır.

İslam’ın özü ideal politikte kişinin ve grupların Allahın iradesine teslim olmasında ifadesini bulur. Çünkü İslamiyet “teslimiyet”tir. Bir arada yaratılmış olmamızın bir hikmeti var. Ancak biz Allahın iradesinin ne olduğunu bilmiyoruz. Zatını bilmediğim bir varlık benden iradesine teslim olmamı istiyor. Ben bunu bilemem, bilmem de mümkün değil. Zat üzerinde düşünmek bizi tatminkâr bir yere götürmez. Bu ancak Hıristiyanca teolojik bir meşgale olur.  Allahın iradesine teslim olmak demek hukuka onun indirdiği hükümlere yani emir ve nehiylere (Münzel Şeriat) uymak demektir. O’nun indirdiği hükümlere uygun hareket etmek, O’nun iradesine teslim olmak demektir. Yap dediği şeyi yapmak, yapma dediği şeyi yapmamak. İşte bu Allah’ın iradesine teslimiyettir. İslamı’n özü bu teslimiyetten gelir. Allahın iradesine hükümler üzerinden teslim olmamız dinin özüdür. Allahın iradesine teslim olmak, O’nun muradı olan “silm, selamet ve teslimiyet”le barış gelir.

Şu anda yeryüzünde post modern zamanın tek trajik gerçeği çatışmadır. Psikoloji de bunu pozitif pozitif, negatif negatif ve pozitif-negatif çatışma şeklinde formüle ediyor. Çatışma biçimlerine “kaygı ve endişe”yi de eklemek gerekir. İnsan varlıkta güvenlikten yoksun olarak yaşar. Uzayla ile ilgili bilgilerimiz geliştikçe varlık alemiyle ilgili daha da her şey belirsizleşiyor. Küreselleşme, fizik, biyolojinin gelip dayandığı yer belirsizleşme eşiğidir. Epistemoloji ise tümüyle bizi belirsizliğin vadisine getirip bıraktı. Postmodern zamanın insanında söz konusu olan güvensizlik olgusudur. İnsan bir türlü referans noktası bulamıyor. Böyle olunca kaygı ve arkasından çatışma başlıyor.

Dört temel çatışmadan söz edebiliriz:

a) İnsanın kendisiyle, kendi nefsiyle çatışma halinde olması. Kur’an-ı Kerim’de bu şöyle ifade edilir: Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın.” (59/Haşr, 13.)  Allah yokmuş gibi yaşamak şifası olmayan bir yabancılaşma trajedisidir. Bizi canlı kılan bedenimize üfürülen ilahi nefes (ruh) ise, ruhumuzun menşeini, aslını yok sayarak bu gezegende nasıl sekine bulabilir, sükun ve huzur bulabiliriz. Allah’ı zikretmeyen nefis asla tatmin bulmaz.

b) “Öteki”yle çatışma. Bir şekilde bizden olmayan, bizden farklı olan “öteki”dir.  Beşeri hayat ötekilerle doludur.  Bana göre benim dışımda olan herkes ötekidir. Tab’an medeni olan beşerin hayatında ötekinin varlığı doğaldır. Öteki kadın, Hıristiyan, komşu, beyaz, siyah, ateist, göçmen-mülteci vs. olabilir; bu önemli değildir. “Öteki”yi “ötekileştirmek” sorundur. Ötekileştirmek demek şeytanlaştırmak demektir. Kedi yavrusunu yemek istediği zaman onu fareleştirir. Yöntem şu: Önce ötekinin  imajını değiştir, şeytanlaştır ve onu yok etme hakkını kendinde bul.  Doğru olanı öteki ile olan ilişkinin, hukuk zemininde sözleşme olarak kurulmasıdır. Kim olursa olsun, onunla bir hukuk zemininde bir arada yaşayabiliriz. Ne onu asimile etmek, ne etnik arındırmaya tâbi tutmak gerekir, ne de soykırıma maruz bırakmak. Modern dünyada en temel çatışma alanı ötekiyle doğru ilişki kurma konusunda baş gösteren zorluktur.  Burada önemli bir nokta var: Ötekiyle çatışan insan “iyi”yi kullanır. Hakikat-i halde varlık aleminde kötülük yoktur. Yani kötülüğün maddesi muhaldir. Kötülüğün Allah’tan bağımsız varlığı olsaydı, varlıkta Zerdüştlülerin düşündüğü gibi iki tanrı olurdu. Kötülük iyi olanın suistimali, iyi olanın yanlış kullanımıdır. Asıl olan iyiliktir. Varlık aleminde olan iyiliktir. Allah iyiliği, cömertliği, keremi, her şeyin güzelini yaratır. Biz iyi, güzel, faydalı olanı yanlış kullandığımız zaman kötülük ortaya çıkar. Ben şöyle bir örnek vereyim: Bir güveç yapacağız. Güvecin ham maddesi; domates, et, patlıcan, patates vs. iyidir. Diyelim ki mevsiminde alıyoruz, hepsi taptaze. Eğer güveç yapmasını biliyorsak ondan iyi (lezzetli), bilmiyorsak kötü-berbat bir yemek çıkarırız. Demek ki iyi olanı yanlış kullandığımız zaman kötülük ortaya çıkar. İnsan başkasını iyi adına kötüleştirerek imha etmek ister. Şu var ki insan asla kötülüğü bir gerekçe olarak öne sürmez. 2003’te Bush Irak’a saldırmak istedi. “Ben İsrail’in güvenliğini korumak, petrolüne el koymak, red cephesini dağıtmak üzere geliyorum” demedi. “Demokrasi, özgürlük getireceğiz, Irak’ı bir diktatörden kurtaracağız” dedi. Yani iyi olan adına kötülük yaptı. Acaba  bizim atalarımız fetihleri yaparken, iyi olanı mı gerekçe olarak öne sürdüler? Her gün Balkanlara gittiler, Bağdat’ı bir kere daha fethettiler. O gün ulema sordu mu? Müslüman müslümanın diyarını fetheder mi? Bunu hiç düşündük mü? “Fetih” deyince içimizi ne kadar ferahlatıyor değil mi? Fakat kendimizi Amerikalıların yerine koyalım, onlar da “fetih” yapıyor. Acı gelse de bize, Amerika, topraklarımızı fethetti. Topraklarımıza, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımıza el koymuş durumda. Yeniçeriler cebi boşalınca kazan kaldırıyor, padişahı savaşa zorluyorlardı. Sizce bu savaşlar İ’lay-ı kelimetüllah için miydi? Sonunda fetihçi bir imparatorluk batı karşısında kolayca çöktü. Çünkü üretici değildi. Gelir kaynağı fetihti. İnsanlar sanayi geliştirmiş, üretim yapıyorlar, kıtalara gidiyorlar bizimkiler fetih peşinde koşuyor. Batı da güçlü silahlara sahip olduktan sonra kıtaları fethe çıktı, sömürdü, insanları katletti. Ama önce bilgi, ekonomi ve teknoloji, sonra sömürgecilik ve istila geldi. Biz sömürü için değil, İslam’ın yurdunu korumak için bilgi, ekonomi ve kendimizi savunacak silahlara sahip olmalıydık. Batı oldu ve bizi çökertti. Batıyı taklid etmek çözüm değildi, çözüm köhnemiş zihniyeti değişktirmek, ruhsal ve ahlaki devrim yapmaktı. Bir söz var; insan gittiği yere kendisini beraber götürür. Marsa da gitsek, Jüpiter’e de gitsek biz gideceğiz. Bu ahlaki formasyonumuzla bu düşüncelerimizle yine biz gideceğiz.

c) Diğer çatışma alanı tabiatla/varlıkla çatışma halinde olmamız. Bunun temel dinamiği “iktisadi büyüme” saplantısıdır. Hükümetlerin, devletlerin kaygısı iktisadi büyümeye endekslenmiş durumda. Tek ölçü bu. İktisadi faaliyet fiziksel sınırlara gelip dayanmış bulunuyor,  ekolojik denge altüst olmuş durumda. Kur’an “Dengeyle oynamayın” (55/Rahman, 7-9). Tabiatın hassas dengesiyle (mizan) oynuyor, tabiatla çatışma haline geliyoruz. Tabiat da bize cevap veriyor. Eski inanç biçimlerinde animistler var, bunların ruhlara taptıkları düşünülüyor. Aslında ruha tapan kimse yoktu. Onlar, varlığın kendisinde bir canlılık olduğunu düşünüyor, varlığı ilahi isimlerin tecelli ettiği mekan, bir obje olarak görüyordu. Sonraları modern antropologlar, “ilkel kavimler”in ruhlara taptıklarını iddia ettiler. Bu elbette bir ölçüde doğrudur da, ama olup biten isimlerin varlıktaki tecelli ettiği fikrinin yozlaşması, bozulmasıdır.

d) Son olarak modern ve postmodern insan Allah ile çatışma halinde bulunuyor. Allah’ın mülkünde iktidar ve mülkün kaynakları temellük ediliyor. İslam bizim hem bu çatışmaların bilincinde olmamızı, hem silm ile çatışmları barışa çevirmemizin yol ve yöntemini öğretiyor. Eğer silm olacaksa bu dört çatışmayı giderici bir felsefemizin ve fikrimizin olması icap eder. Bundan selamet, güvenlik çıkar; kaygı ve çatışmayı aşar.

Modernliğin insanoğluna sunduğu üç ideal vardı: Güvenlik, özgürlük ve refah. Güvenliği sağlayamadı. Şu an hemen hemen bütün dünyada demokrasiler gerilerken, özgürlüklerin önünü güvenlik aldı. 20. Yüzyılda iki dünya savaşında 50 küsur milyon insan öldü, tarihin en acımasız iki rejimi faşizm ve komünizm insanlığa kan kusturdu, Japonya’nın iki şehri üzerine atom bombası atıldı; İslam yurdu viraneye çevrildi. Bu cinayet ve şenaatlerden İslam mı sorumludur?  Bölgesel çatışmalar hızla artıyor. Özellikle bölgemizde, İslam dünyasında çatışmalar durmuyor. Her an Allah muhafaza çok daha büyük bir savaş, 3. Dünya savaşı çıkma ihtimali bile var. Trump gibi bir deli, önündeki kırmızı düğmeye bastığı anda otomatik olarak füzeler havalanır, muazzam bir savaş patlak verir, yeryüzü imha olabilir. Refah sadece kuzeyli ve batılı ülkelere ait kaldı. Dünyanın geri kalan kısmı refah içinde değil. Muazzam bir yoksulluk söz konusu; bölgeler, ülkeler, sınıflar arasında eşitsizlik giderek büyüyor. Özgürlük ise hak getire. Özgürlük “her istediğimi yaparım” demek olan serbestiyete indirgenmiş olarak şu an bedenin isteklerini yerine getirme dışında başka bir anlamı yok. Beden iştah ve şehvete tutkun.

Müslümanlar arasındaki ilişkiler Şeriatla tanzim edilir, küresel düzeyde Müslüman ve Müslüman olmayanlar  arasındaki ilişkilerde düzenleyici zemin “maruf ve münker”dir. Buna göre biz Şeriatı gayrimüslimlere uygulayamayız. Böyle bir yetkimiz ve hakkımız yoktur. Basit bir fıkıh kuralını hatırlayalım: bir Hıristiyan içki içiyorsa, içer. Onun şarap testisini kırdığın zaman suç işlemiş olursun, Şeriat sana testiyi tazmin ettirir. Ama bir Müslüman alkollü içki içerse o ayrı.

Batıda ne oldu ona da çok kısa bakalım. Çünkü batıda olup bitenin bizim ideal ve reel politiğimizle ilişkisi var. Sonra tarihi tecrübemize geleceğiz.

Siyaset üzerine en çok düşünen havzalardan biri de Yunan beşeri havzasıdır. Yunan siyasetinde iki önemli amaç var. Biri insanın mutlu kılması. Mutluluğu şu şekilde tarif etmişler: Bana elem veren şeylerden kaçınmak, haz veren şeylere ulaşmak. Tabi bu mutluluk tanımı bedene aittir. Bana bedensel olarak bir şey haz veriyorsa ona erişmek/ulaşmak isterim, acı veriyorsa da ondan uzaklaşmak isterim. Daha sonra Platon, Aristo, İbni Sina, Farabi ve İbn Sina gibi marifet kavramını kullanacaklar. Yani doksanın üstüne çıkıp, epistemik olarak duyular dünyasının üstüne geçip aşkın alemle ilişki kurmak suretiyle mutlu olmak. Bunu en iyi tanımlayanlardan birisi İbn Sina’dır. Sokrat siyasetin yanında ahlakın da temeline bilgiyi yerleştiriyordu. Ona göre, kişi kötülüğün ne olduğunu bilirse kötülük yapmayacak. Onun anahtar terimi “bilgi”ydi. Sokrat tek tanrıya, ahirete ve yüksek ahlaka inanıyordu. Ancak bu konuda yanılıyordu. Çünkü bilgi, kötülükten vazgeçmenin ya da kötülük yapmamanın güvencesi olmuyor. Araplar, bunu “cahiliye” olarak ifade ederler. Cahilliğin manası bilmemek değil, bilerek, bildiği halde yapmak demektir. Rahmetli Seyyid Kutup, bu kavramı politik ve sosyal bir içerikte kullandı, çoğu kimse ya anlamadı veya işine gelmediği için ona karşı çıktı. Cahil bilir, bilerek yapar. Dilekanlı bir gence “ceehil” denir. Ceehil’dir çünkü kanı damarlarında kaynamaktadır, yanlış-kötü bir şey yaptığını bilir ama yine de yapmaktan kendini alıkoyamaz. Bunun en tipik örneği Ebu Cehil’dir. Ebu cehil kültürlü bir adamdı. Cömert, dürüst, yalan söylemez, kahramanlık gösterir, misafirperverdi. Toplumun kalitesi yüksek birkaç adamından biriydi. Efendimiz “Rabbim iki Ömer’den bini İslam’a nasip et” diye dua etmişti.

Fakat Ebu Cehil peygamberle diyalogunda diyor ki; “Biz sizinle rekabet halindeydik. Ne yaptıysanız biz daha iyisini yaptık. Kahramanlık, cömertlik vs. Vallahi peygamberlik sizden çıktığı için bunu kabul etmeyeceğim. Bizden olsaydı kabul edecektim” diyor. Allah adına ant içiyor. Puta tapacak kadar beyinsiz (sefih:Bakara, 13) bir adam değildi. Fakat neden peygamberlik onların kabilesinden değil de Haşimoğulları arasından çıktı bunu reddediyor, “kölelerimle eşit olmam” diyordu. “Senin kitabın, beni cehenneme göndermiş, orada yüz üstü sürünüyorum, kölem tahtlar üzerinde kurulmuş, eşiyle cennette keyif çatıyor. Ben bunu kabul etmiyorum.” Burada bildiği halde Ebu Cehil’in aşamadığı nedir? Kabile  asabiyeti ve eşitliği reddetmesi. Bu iki şey Ebu Cehil’i “beyinsiz” yaptı.

Sigara içmek de buna örnek olabilir. Sigaranın zararlı olduğunu biliyoruz. Buna rağmen içiyoruz. İşte bu cahilliktir. Demek ki Sokrat’ın dediğinden başka bir şeye ihtiyaç var. Kur’an-ı Kerim, bilgiyi küçümsemiyor.  Fakat ahlaki olan tercihi takvaya bağlıyor. Takvadır insanı iyi insan yapan. Kişi takva sahibiyse, yapması gerekeni yapar, yapmaması gerekeni yapmaz. Muttaki değilse bildiği halde yapar. Anahtar terimi Sokrat’ın bilgiydi. Aristo’nun demokrasiydi. Ortaçağda aktör olarak Kilise aristokrasi ve mutlakiyetçi idare devreye girdi. Modern zamanlarda ise modern ulus devlet kavramı ortaya çıktı. Modern ulus devlet diğer yönetim biçimlerinden farklı bir formdur. 

Bilgiden kasıt kendisiyle amel edilen şeydir. İnsan, ya merak eder ve hayranlık duyar veya tabiat ve beşeri hayat üzerinde tahakküm ve hegemonya kurmak için bilmek ister. Aristo bilgiyi “üç” olarak tanımlamıştı. İslam bakış açısından bilmek, bilgiyle amel etmek; Allah’ı Kitap ve varlık alemi üzerinden bilip tanıma amaçlıdır.

Batılı tecrübe bize bazı şeyler kazandırdı.

Biri “resmi din ve mezhep görüşü”nü ortadan kaldırmış olması. Bunu teokrasiye karşı laiklikle sağladı. Siyasi öğreti ve söylemde referans din olabilir ama kilise ve ruhban sınıfı olmaz. Batılı telakkiye göre “laik” demek dini referans almamak demek değildir. Dine uygun bir siyaset düşünmek ve program yapmak mümkün, fakat referans kilise ve ruhban sınıfı olmayacak. Laik, ruhban sınıfına ait olmayan kimse demektir.

Batılı tecrübe “partiler sistemi”ni getirdi, siyaseti yarışa açtı. Bu önemliydi. Başlangıçta belirgin olarak partiler (parça) bir sınıfı iktidara taşımanın araçları iken, partiler arası uzlaşma ve anayasa hareketleriyle gerek programları gerekse seçmen yapıları itibariyle birbirlerine yaklaşmaya başlamışlardır.

“Hukukun üstünlüğü” ilkesini getirdi. Aslında bizde hukukun üstünlüğü ilkesi zihinde var. Şeriat benim, senin, herkesin üstünde bir hukuk demektir. Bu bir bilinçtir. Kanuni önemli bir ferman yayınladı: “Padişah Allaha karşı sorumludur, padişah şeriatı ihlal edecek olursa vükela ve vüzera onu hal’ eder (tahttan düşürür).” Ferman, padişahın üstünde Allah ve şeriat var (Hukuk) olduğunu,  ona uymak zorunda olduğunu, hukuku ihlal edecek olursa vekiller ve vezirler tarafından düşürülebileceğini öngörüyordu, ama o da bunun mekanizmasını, yasal prosedürünü geliştirmedi.

Batının siyasete ve idareye getirdiği en önemli katkılardan biri de kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Bu son derece önemli. Çünkü mutlakiyetçi idareyi demokrasiyle, teokratik idareyi laiklikle etkisiz hale getirdikten sonra, kuvvetler kimde toplanacak ve nasıl kullanılacak, sorusu gündeme geldi. Montesquieu kuvvetleri yürütme, yargı ve yasama olmak üzere üçe ayırdı. Kuvvetler özerk olup birbirlerini denetleyeceklerdi. Fakat bu ilkeyi genel geçer kılan olan şey ifade özgürlüğüdür. Neden? Kuvvetler kendi aralarında halkın aleyhinde bir anlaşma yapabilir. Yanlış yapabilir, biri diğerine karışabilir.  İfade özgürlüğü varsa, kamu adına bunlar denetlenecek. İfade özgürlüğü bir lüks değildir. Sistemin olmazsa olmaz şartlarından biridir. Biz yasamanın, yürütmenin ve yargının yanlış yapıp yapmadığını nasıl anlayacağız? Anladıysak bunu nasıl ifade edeceğiz? Bunu ifade özgürlüğün  korunması ve yürürlükte olması durumunda ancak anlayabiliriz. Söz konusu özgürlük yazılı veya görsel medya aracılığıyla kullanılabileceği gibi kamusal alanda görünür olmak şeklinde de kullanılabilir. Bu yüzden medyaya “dördüncü kuvvet” denmiştir. Umberto Eco, batıyı diğer bütün batı-dışı toplumlara karşı avantajlı ve üstün kılan tek şeyin ifade özgürlüğünün teminat altına alınması olduğunu söyler.

Batının modern zamanlar siyasetiyle ilgili söyleyebileceğimiz son konu anayasa hareketleridir. Anayasalar, asırlarca birbirleriyle savaşmış sınıfların ve grupların uzlaşma metinleri olarak ortaya çıktılar. Anayasalarda da iki konu istisna edildi: Biri hukukun üstünlüğüne aykırı anayasa olamaz, diğeri de azınlık haklarını çiğneyen anayasa olamaz.

Demokrasiler nihai ve mükemmel rejimler değildir, üstünlüklerini monrşilere ve diktatörlüklere göre ölçtüğümüzde farklı, İslam’ın ideal politiğiyle mukayese ettiğimizde farklı sonuçlara varırız. İslamcılar demokrasileri çok yönlü eleştirmelidirler ama eleştirileri Ortadoğu’nun monarşilerine ve diktatörlüklerine, otokratik yönetimlerine meşruiyet sağlayıcı olmamalı. Böyle olursa, demokrasi eleştiri meşruiyetini kaybeder.

2) Tarihsel tecrübe ve modellerimize nasıl bakabiliriz?

Buraya kadar -batılı tecrübeyi de içine katarak- yaptığımız, ideal politiği gözden geçirmekti.  Şimdi tarihsel tecrübemizde vuku bulan kırılmaları ana başlıklar halinde ele almaya çalışacağız.

Hiç kuşkusuz ve neredeyse herkesin üzerinde ittifak ettiği üzere ilk ve en önemli kırılma Muaviye’nin bir ihtilal yaparak hilafeti saltanata dönüştürmesidir. Bu ihtilal siyasi yarışı “ortak iyi ve ortak çıkar (ma’ruf)” ilkesinden çıkarıp siyasetin ve yönetimin motivasyonunu kabileye çevirdi. O güne kadar adil yönetici, iyi yönetici sorun iken, kabileye mensubiyet faktörü öne çıktı. Bu ihtilali öncesinden besleyen gelişmeler vuku bulmuştu. Muaviye’nin Hz Osman’ın kanlı gömleğini mızraklara asıp şehir şehir gezdirdi. Arap geleneğine göre, kişi kabileden birinin kanına sahip çıkıyorsa, o kabilenin reisliğine hak sahibi oluyor, reisliğe adaylığını koymuş demektir. Muaviye’nin Hz Osman’ın kanlı gömleğini teşhir ederek; “Ben Osman’ın kanını savunuyorum” demesi Hz Ali’ye bir isyandı, hukuken bağiydi. Hilafetten saltanata geçiş ve kabile faktörünün tekrar siyasetin ana motivasyonu haline gelmesi ciddi bir kırılmaydı.

İkinci önemli kırılma, yönetimin kutsallaştırılmasıydı. Efendimizin irtihalinden sonra Hz Ebu Bekir seçildiğinde bazı sahabeler ona “Halifetullah (Allahın halifesi)” sıfatını verdi.  Hz Ebu Bekir buna itiraz edip “Ben Allahın halifesi değilim, resulden sonra gelenim, Resul’un halifesiyim” dedi. Bu ne demekti? Yönetim veya yöneticinin kutsal bir vasfı yoktur. Meşruiyetini Allah’tan almıyor, hukuktan ve halkın iradesinden alıyor. Halk onu seçti o da peygamberin yönettiği zeminde yönetecekti. Fakat Emevi halifeleri, Allahın halifesi kavramını yeniden dirilttiler. Bunu da tarihte Bizans imparatorları kullanıyordu.  Mesela Jüstinyen “Allahın yeryüzündeki gölgesi”dir. Sonra Osmanlılar da bunu Emevilerden ve Bizanslılardan aldılar. Padişahlar Allah’ın gölgesi olarak sıfatlandırıldılar.  (Halifetüllah veya Zillullahi fi’l arz: Allah’ın halifesi-Allah’ın yeryüzündeki gölgesi). Elbette Allah cisim değildir ki gölgesi olsun! Bunun mecaz bir kullanım olduğunu herkes bilir ama gölge cismin hareketini takip ettiğine göre, halifeler de Allah’ın iradesine ve muradına göre hareket ederler sayılıyordu. Oysa hakikat-i halde halifeler Allah’ın iradesi dışında hareket etmiyorlardı ama hukuku ihlal edip halka zulüm ettiklerinde yönetimleri ve uygulamaları Allah’ın muradına aykırıydı. Yeryüzündeki bütün kötüler ve zorbalar Allah dilemese hareket edemezler ancak muradına, hükümlerine ve hoşnutluğuna aykırı hareket ederler ki, sınav olmalarının ve yapıp ettiklerinin karşılığını görmelerinin hikmeti budur.

Belki şunu da hatırlatmakta yarar var: Emevilerden önce Hz. Osman, yüzlerce kişi istifa etmesi için evini kuşatmışken şu cümleyi kurmuştu: “Bu cübbeyi (hilafet makamını) bana Allah giydirdi, ancak O çıkartır.” Hz. Osman’ın sarfettiği söylenen bu söz özünde ilk teokratik tohuma işaret ediyordu. Çünkü Allah kimseyi yönetici tayin etmez, Sünni doktrin, Hz. Peygamber’in dahi kimseyi yönetici olarak tayin veya vesayet etmediği tezini savunur. Devlet başkanı halk tarafından seçilir, biat alır ve İlahi Hukuk’a göre yönetir.

Üçüncü önemli kırılma,  güvenliğin ve istikrarın ilke ve adaletin önüne geçirilmesi oldu. Bu konuda Sünni ulemanın neredeyse tamamı kusurludur, sadece bir yönüyle Ebu Hanife’yi istisna edebiliriz. İbn Cema, Maverdi, İbn Teymiye, Gazali bu kusurlular arasında yer alırlar. Ulemanın dediği şu ki; güvenlik adaletten önemlidir. Reel politik ulema soruyor: “O zaman cumalar kılınmayacak, nikahlar kıyılmayacak, ticaret olmayacak mı?” Ulemaya göre ideal politikte ısrar etmenin sonucu fitne ve fesat, kargaşa ve iç çatışmadır. Peki bundan neyi anlamak gerekir? Cevap açık: Verili durum doğrudur.  Bu bizi Hegelyen fikre götürür: Gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir.  Bu durumda toplumsal şartlar dolayısıyla verili olana itaat edilir. Kur’an-ı Kerim’de ve Efendimizin sahih hadislerinde zulme karşı çok sayıda ayet ve hadis bulursunuz.  Fakat ulema, reel politiği öne sürerek “Cair/zalim imama itaat edilir” diye hadisler uydurdu. Kur’an-ı Kerim, açıkça “Allah’ın zalimleri sevmediğini” belirtir (42/Şura, 40). Hz. Peygamber de: “Andolsun, zulmü kendi nefsime haram kıldığım gibi size de haram kılıyorum.” (Müslim, Birr, 55.) buyurur. İşte bu ameliye maalesef güvenliği ve istikrarı ilkenin ve idealin önüne geçirmenin en bahtsız kırılmalarından birini teşkil eder.

Emeviler Bizansı ve Bizans sarayını örnek aldılar. Muaviye’nin danışmanı İslamiyet’ten önce Bizans’ın eski Şam valisi Servilyanüs idi. Servilyanüs, ona Bizans saray kültürünü ve siyasetini öğretti. Haremlik selamlık da ilk defa o zaman İslam’a girdi. Kur’an-ı Kerim’de Nur suresinin 61. Ayetinde birlikte veya ayrı ayrı yemek yemek konusunda insanları muhayyer bırakıyor.

Abbasiler Fars siyaset kültürünü, Osmanlılar da Hint Moğol devlet geleneğini devlet algısı ve yönetiminin esasları arasına dahil ettiler. Fatih, İstanbul’u fethettiğinde dört temel damardan beslendi. Bunlardan biri Hint Moğol devlet geleneğiydi. Hint Moğol devlet geleneğinin özü “Din-ü devlet”tir. Bu formülde din ve devlet biri diğerine muhtaç iki eşit entitedir. Buna göre devletin kurucu ideolojisi ve devletin meşruiyeti dine dayanır. Devleti ayakta tutan dindir. İran hükümdarı Ardeşir bu ilişkiyi “Adalet mülkün temelidir” şeklinde formüle etmişti. Buna modern tarihte Cabiri dikkat çekti. Bu sözü aslında mülkü ayakta tutmak üzere adaleti araçsallaştırır, Hint Moğol geleneği de dini devlet için araç kılar. Devletin meşruiyeti dine dayanırsa, peki dini kim koruyacak? Tabii ki devlet. Devlet dini korur. Peki din sivil halka bırakılabilir mi? Hayır, bırakılamaz. Bu aynı zamanda Bizans din-devlet ilişkisine  uygun, Patrik Sezar ilişkisinin, Bizantinizm’in Osmanlıya tercümesidir.

Hıristiyanlıkta Hz. İsa’ya atfedilen meşhur bir söz vardır: “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrının hakkı Tanrıya ver” diye. Eğer bir yerde Tanrı Sezar’a hakimse orada Katoliklik ve teokrasi vardır. Yani devlet veya cismani iktidar ruhani iktidara bağlıdır. Çünkü papanın elinde iki kılıç var. Birini elinde tutar, diğerini Hıristiyanlığı korumak üzere krala/imparatora vermiştir. Yani krala gücü ve erki veren papadır. Kilise kaya üzerinde kurulmuştur. Kaya kifastır, Kifas  Hz isa’nın en sevdiği havaris Peter’dir. Neron zamanında orada şehit edildiği için Vatikan Kilisesi onun mezarı üzerine kurulmuştur.  Dolayısıyla ruhani iktidar cismani iktidarın üzerindedir. Tanrı İsa’da, İsa da Kilisede bedenlenmiştir. İktidar, imparator veya kral Kilise’ye bağlıdır. Krallar Tanrının serfleridir.

Ama tam aksi yönde Sezar tanrıya hakimse orada Bizans modeli vardır. Bizans modelinde Kilise veya Patrik, Sezar’a, yani devlete bağlıdır. Sezar kimse odur, dinine bakılmaz. Müslüman da, Hıristiyan da olabilir. Önemli olan Sezar’ın var olması yani devletin mevcudiyetidir. Devletle Kilise arasındaki kontrat şöyle teşekkül etmiştir: Kilise devletin politik alanını te’yid ve tasvip edecektir. Dünyevi işlerinde ve her halükârda ona karışmayacaktır. Niye bu savaşı yaptın, niye çok vergi koydun, adam hapsettin onu sorgulamayacak. Buna mukabil Sezar da (yani devlet) Kilisenin din görüşünü savunacak, onun dışında bir dini görüşün ortay çıkmasına müsaade etmeyecektir.

Eğer bir yerde devlet ve Tanrı birbirinden ayrılmışsa, orada da Protestanlık ve laiklik vardır. Özetle, Hıristiyan tarihi ve bütün Hıristiyanlık bu cümlenin açılımından ibarettir.

Fatih bu ilişkiyi temel aldı. Hint Moğol devlet geleneği ve Cengiz töresinden hareketle Örfi hukuk  teşekkül etti. Örfi hukuk şeriatın dışında bugün ki manada anayasa hukukuna tekabul eder. İdare hukuku Şeriatın dışındadır. Buna mukabil Şeriat sivil alanda geçerlidir. Osmanlı sivil alanda Şeriatı tatbik ediyor. Ancak iş idareye geldiği zaman, orada ne Şeriat dinler, ne din, ne iman!  Orada siyaset hükmünü icra eder. Peki, siyaset nedir? Katildir (Siyaseten katl). Yerleşik ve geçerli teamül gereği Osmanlı siyaset yapanı katleder.

Reelpolitiğin ideal politiği hükümsüz bıraktığı tipik örneklerden biri Fatih Sultan Mehmet’in “kardeş katli”yle ilgili “ekseri ulema”dan çıkarttığı fetvadır.  Büyüdüklerinde devlete talip olacaklar, birbirlerine düşecekler ve devlet parçalanacak diye şehzadeler sabi iken -hatta kundakta- öldürülmeye başlandı. Kardeş katlinde motivasyon devletin parçalanması ile kargaşa ve iç çatışmaların (fitne) çıkma ihtimali mi yoksa mülkün/devletin bir hanedanın elinden kaçması mı? Elbette çoğumuz “ilk sebep”tir deyip “umumun menfaati için ferdin menfaati feda edilir” prensibini öne çıkarıp zaten tarihi tatbikatı “katl” olan bugünün siyasetine tercüme edeceğiz. Bu fetvayı 21. yüzyılda dahi fakihler vermeye devam edeceklerdir.

Tarihimizde reel politik hükmünü asırlarca “örfi hukuk” olarak devam ettirmiştir. Örfi hukuk nedir? Şeriatın dışında sultanın koyduğu yasaktır. Tursun bey, örfi hukuka “yasağ-ı sultani” der, yani sultanın koyduğu yasak! Yasağın vaz’edilme sebebi padişahın tahtını, hanedanın mülkünü korumaktır. Şeriat’ın açık hükümlerine aykırı bu yasak keyfi iktidardın ta kendisidir. Uzun zamandır Şeriat’ı hukuk olarak algılamıyor ve hukuk ihlallerini Şeriat’la ilişkilendirmiyoruz. Oysa Şeriat demek hukuk demektir. Şeriat kaynağı ve onu vaz’edeni itibariyle aşkındır, yöneten ve yönetilenlerin üstündedir, bugün insanların “hukukun üstünlüğü” dediği şeydir. Şeriat’ı Allah vaz’eder. Allah el Kadir ise hiçbir iktidar mutlak olamaz. Bütün iktidarlar izafidir. Mutlak kudret Allaha aittir. O el Alim’dir, mutlak  bilgi Allaha aittir, O Malikü’l mülktür, mutlak servet Allaha aittir. Ama mutlaklığı O’ndan alıp iktidarı temellük ettiği zaman iktidar mülk olur.

Tarihi tecrübemize siyaseten katl damgasını vurmuşsa, bırakın ideal politiğe uygun siyaseti, eksik-noksan taraflarıyla dahi siyasetin demokratikleşmesi mümkün mü? Hanedan siyaseti devleti kişiye ve aileye mülk saymıştır, hanedan ve sultan mülkünü korumak için her şeyi yapar ve hiçbir zaman bir kanun mevzuatı veya başkalarının talebiyle tahtını terketmez. İslam’ın ilk dönemlerinden bu yana yönetici kayd-ı hayat şartıyla başa gelir ve bir daha gitmeyi aklından geçirmez. Ortadoğu’nun liderleri hayat boyu yönetirler. Batı tecrübesi ne kadar başarılı olursa olsun, birkaç dönem sonra yönetimin başkasına devrini öngörür. En iyi işleyeni Amerika’da geçerli olan iki dönem sistemidir.

Fatih’in geçmişten devraldığı diğer miras “kılıç hakkı”dır. Güç kılıçta temerküz etmiştir. Bu kurala göre kim kılıcı elinde bulunduruyorsa yönetme hakkı onundur.  Çünkü Osmanlılarda yönetim ve devlet hanedana mülk kabul edilmesidir. Bürokrasi padişaha kuldur. Bilindiği üzere Osmanlı’da askeri ve sivil bürokratlar Enderun da yetişir. Enderun’da yetişen sivil ve askeri bürokratlar Türk olmaz veya Müslüman olmaz, Anadolu’dan seçilmez. Enderunde yetiştirilmek üzere daha çocuk iken Balkanlardan devşirilir. Neden devşirme? Çünkü bunların Müslümanlıkla herhangi bağları yok. Ne dinleri aynı, ne dilleri, ne örf ve adetleri! Kimseyle akrabalıkları yok. Toplumla hiçbir duygusal bağ duymuyorlar. Osmanlı Hırvatlardan, Slavlardan, Macaristan’dan, Arnavutlardan almıştır, getirmiş, büyütmüştür. Onun yegane güvencesi, yegane koruyucusu padişahtır. O padişaha kuldur. Padişaha bir şey olacak olursa hayatı söner. Padişaha ihanet edecek olursa kellesi gider, malı mülkü müsadere edilir. Bu sonraları Türkiye bürokrasisine de miras olarak geçecek, halka rağmen, halka yabancı bürokrasi teşekkül edecektir. Bizde Weber’in dediğinin yani aklın yönetimi olan bürokrasinin dışında, devleti merkeze alan bir zihniyete sahip olmasının temel sebebi budur. Weber’e göre bürokrasi aklın organize edilmesidir. İslam ülkelerinin tümünde bürokrasi akli/rasyonel değil, devletin (otokratın, karlın, diktatörün) hizmetinde iş görmektedir. Bürokrasi devleti mülk bilen yönetici cemaatin hizmetinde ise, sivil gruplar-cemaat ve tarikatlar da bu mülkü ele geçirmek veya mülk sahibinin hizmetinde bürokrat olmak ister.

Emevilerden Osmanlı’ya ve günümüze gelen tarihi tecrübemizde belli başlı kırılmaları şöyle sıralayabiliriz:

a) Hilafetin saltanata dönüşmesi; seçimsiz kılıçla dahi alınmış biatın geçerli kabul edilmesi;

b) Yöneticilerin aşkın kaynağa refere edilerek kendilerini veya devleti kutsallaştırılmaları;

c) Askeri ve sivil bürokrasinin halifeye, padişaha veya devlete endekslenip halkın değil, devletin hizmetinde olması;

d) Yönetimin ve devletin kişilerin veya ailelerin mülkü addedilmesi;

e) Güvenlik ve istikrarın adaletin ve ilkenin üstüne çıkarılması;

f) Fıkıh kitaplarında yer alan “ta’zir”in yöneticiye ve devlete aşırı yetkiler ve cezalar ihdas etme imkanını vermesi;

g) İdarede Örfi Hukuk’un Şer’i Hukuk’a tercih edilmesi;

h) “Devlet ebed müddet” adına “hikmet-i hükümet” edilmesi;

ı) Modern zamanlarda da batının demokratik, çoğulcu, kuvvetler ayrılığına ve hukukun üstünlüğüne dayalı kanadı yerine Üçüncü Fransa Cumhuriyeti’nden başlayarak batının otoriter, faşist-komünist, totaliter veya otokrat kanadının örnek alınması belli beşle kırılmalara işaret eder.

İslam tarihinde teşekkül eden itikadi ve kelami mezheplerin neredeyse tamamının siyasi amaçlı olması boşuna değildir. İster sahih ister bâtıl zeminde teşekkül etmiş olsunlar, tarihi mezheplerin tamamını iki ana kategoride toplamak mümkün: Biri adalet arayanların mezhebi (adilûn-kasitûn); diğeri zulmedenlerin mezhebi (zalimûn)! Evet, iki mezhep: Adilûn ve zalimûn! Bugün de siyasi ayrışma mezhep ayrışmasının arka planında etkileyici rol oynamaya devam etmektedir.

3) Reel politiğimiz ne durumda?

İslam dünyasının geneline baktığımızda -hiçbir ülkeyi istisna etmeksizin- şu hazin manzarayla karşılaşıyoruz: İslam diyarında siyasi ve idari istibdat/otoriter rejimler hükmünü sürdürmektedir. Hukukun üstünlüğü, serbest muhalefet, ifade özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri sadece söylemde veya kağıt üzerinde duruyorlar. Ekonomik olarak petrol üreticisi ülkeler (bunlar da Körfez ve Suudi Arabistan’dır) hariç ülkelerin tamamı ciddi ekonomik kriz içindedirler; eldeki kaynakları verimsiz alanlarda harcıyorlar; gelir bölüşümünde muazzam eşitsizlik söz konusu; dışa bağımlıdırlar; üretime dayalı olmayan plan ve programlarla günü kurtarmaya çalışıyorlar. Sosyal olarak toplumlar çatışma sarmalına girmiş bulunuyorlar: Hem toplumun içinde, hem ülkeler arasında din, mezhep, etnik çatışmalar can acıtıyor. Müslümanlar birbirini kuralsız ve gaddarca öldürüyor. Küresel güçlere göre İslam dünyası entegre olmayan boşluktur ve ancak birbiriyle uzun zaman çatıştırılıp da yorgun ve bitkin düştükten sonra kendisine empoze edilen değişim programlarını kabullenecektir. Sistemden nemalara göre “Ortada ciddi sorun yok, batılılar ve küresel güçler içimizi karıştırıyorlar.” Kültür, felsefe, edebiyat, sanat ve bilimde Müslümanlar dünyaya hiçbir katkıda bulunmuyor, aksine dış dünyanın taklitçisi ve tüketicisi olmakla yetiniyorlar. Laik, milliyetçi, sosyalist veya İslamcıların iktidar olduğu her yerde statüko değişmiyor, iktidar ve devlet aygıtı sadece el değiştiriyor.

19. yüzyıldan beri İslamcılar batı ve modernite ile olan yüzleşmelerini, hesaplaşmalarını bitirmiş değiller; bu ilişki ve temas bir türlü tatminkâr bir çerçeveye oturmuş sayılmaz.

Modern döneme gelip de batı karşısında ağır yenilgiler almaya başladığımızda, çıkış yolunu Avrupalılaşma, modernleşme ve batılılaşmada bulduk. Anlaşılan şuydu ki, sistemimiz işlemiyordu. Reform yapmamız gerektiğine karar verince karşımıza “asrileşme” çıktı. “Asrileşme” ile “muasırlaşma” arasında ince bir çizgi var, Osmanlı ve Cumhuriyet aydınları bunu farkedemediler. Asrileşmek demek batılılaşmak; batışlılaşmak demek, Fransızlaşmak; Fransızlaşmak demek, üçüncü Fransız cumhuriyetini örnek almak şeklinde anlaşıldı. Bu batılı tecrübenin en kötüsü ve en zalimane modeliydi. Kemalist-Türk modernleşmesi bu zeminde formüle edildi.

Hiç kuşkusuz batı büyük bir beşeri tecrübedir; nasıl batı bizden ve diğer batı-dışı toplumların mirasıdan istifade ettiyse, biz de batının tecrübesinden istifade etmeliyiz. “Muarefe” bunu gerektirir. Fakat biz Tanzimat’la batı ile temasa geçerken kötü bir seçim yaptık, bizi batı ile şairler, edebiyatçılar ve romancılar temasa geçirdi. Bu bizim talihsizliğimiz oldu. Halbuki Abbasiler Yunan, Mısır, Babil, Hint, İran gibi havzalarla temas kurduklarında felsefe ve bilimlerini tercüme ettiriyorlardı. Hatta tercümanlara “Yunan şiiri, tiyatrosu, sanatı, heykelini tercüme etmeyin” diye tenbihte bulunuyorlardı. Çünkü bunlar hayranlık uyandırır. Bize lazım olan Yunan felsefesi ve bilimidir. Bizde ise romancılar, tiyatrocular ve şairler batıyı tanıttıklarından batıya hayranlık içinde kaldık. Hem hayranlık duyuyoruz hem nefret içindeyiz. Batının felsefesini, Aydınlanmayı doğru dürüst bilip analiz eden yok. Ne St. Augustion’u, ne St. Thomas’yı, ne Descartes’ı veya Kant’, ne Hegel’i veya Marrx’ı doğru dürüst bilinemiz yok. Hayranlık da, nefret de sağlıklı temas değil. Hala maalesef İslami hareketi şairler, edebiyatçılar, deneme yazarları yürütmeye devam ediyor. Şiir, hikaye, deneme sağlam bir fikri-felsefi zemin üzerine oturursa yararlı olur. Hiç değilse genel çerçevede Kur’an, tefsir, hadis, kelam, fıkıh, usul bilmeyen şair toplumunu manipüle eder. Edebi eserlerde din bir retorik, bir duygu, bir heyecandır, fakat fikri-bilgi temeli yoktur; cemaat ve tarikatların tamamı retoriği ve duyguyu aşabilmiş değil, esasında ötesine de geçmek istemiyorlar.

Batıdan öğreneceklerimiz var. Batı ve modernite karşısında ne radikal redçi, ne radikal teslimiyetçi tutum bizi doğru temasa geçirmez. Doğrusu müteal olanı esas alarak batı ve bütün dünya kültürleriyle temasa geçmektir. Müteal, öte ve içkin boyutu olmayan hiçbir kültür, ona meydan okuyan kültürü aşamaz. Batı’da ne oldu, ne bitti onu bilmek icap eder. Bizim en tipik batılı örneğimiz Mustafa Kemal’dir. Batıyı sevmez ama batıcıdır. Batılılaşmayı reformlarla halka zorla dayatmıştır.  Türkiye’nin ayağa kalkmasının yolunu orada görmüştür. Bir yandan nefret ediyoruz, bir yandan da ona hayranlık duyuyoruz. Futbol maçlarında bile bunu görüyoruz. Galatasaray, bir maçta Fransa’ya bir gol atacak olsa “Avrupa duy bizi” diye bağırıyoruz.

Bizim modernleşme projemizin ikinci zaafı “din-dışı” tasarlanmasıdır. Din dışı karakteri, onun laik ve seküler olmasını gerektirdi. Buna karar veren padişah/saray veya kurucu kadro olduğu için aynı zamanda da otoriterdir. Yani sivil olmaz. Bu da bizim üçüncü zaafımıza işaret eder.

Modernite ve modernleşme konusunda İslamcılar büyük bir umuttu, bence hala da umutturlar. Fakat iktidar oldukları her yerde İslamcılar kötü bir sınav verdi. Yazık ki İslamcılar İslam’a olan güvenini kaybetmiş durumda. “Kendisi himmete muhtaç dede, başkalarına ne ede!” Nasıl oldu da işe İslamcı başlayanlar bugün ideolojilerinden, iddia ve davalarından kolayca vazgeçmiş bulunuyorlar? Bütün mücadelenin gelip dayanacağı nokta bu muydu? İslam ve İslamcılığın dışında her şey güllük gülistanlık mı?

Uç bir örnek vereceğim, belki içiniz burkulacak, benim de içim burkuluyor. İhvan bile Mısır’da kötü bir sınav verdi. Evet Müslüman Kardeşler mağdur oldular, hapise atıldılar, öldürüldüler, idam edildiler, mallarına mülklerine el konuldu. 22 ülkede iktidara en yakın teşkilattı. Fakat o birkaç aylık iktidar döneminde öyle kötü sınav verdi ki, o tarafını biz görmüyoruz, görmek de istemiyoruz.  Denilecek ki, kimler kötü sınav vermedi ki? Herhangi bir ülkeyi değil, bütün İslam ülkelerini kastederek söylüyorum. Müslüman aydınlar, okur yazarlar kötü bir sınav verdiler.  Yeni bir siyaset felsefesi üretemediler. Müslümanların tarihi tecrübesini aşan, batıyı tek referans olmaktan çıkaran kelami, fıkhi bir siyasi içtihat yapamadılar. Bu cehdi ne Müslüman alimler yapabildi, ne Müslüman entelektüeller. İslamcı entelektüeller ve hocalar-fakih alimler verili iktidara memur oldular ve bununla da yetindiler.

İkinci kötü sınav veren cemaat ve tarikatlar oldu. Toplumu ıslah eden ve ahlaki olarak takviye eden misyonlarını devam ettirmeyi bir kenara bırakıp yerel ve merkezi kamu kaynaklarına yöneldiler. STK (sivil toplum kuruluşu) olma potansiyelleri var iken, SDK (sivil devlet kuruluşu) oldular; sadakatlerini topluma değil devlete yaptılar. Birbirleriyle çatıştılar, sonunda bütün bu misyonlarını, motivasyonlarını hatta meşruiyetlerini tam kaybetmeseler bile buna gölge düşürdüler. Hatta bir cemaat sözcüsünün, “Bizi devlete dahil edin, devletleştirin” dediğini hatırlayalım. Devlette mevzi kazanma veya devleti bir cemaat olarak ele geçirme tutkuları onları sonunda darbeci yaptı. Birbirleriyle olan sorunlarını topluma, müslümanın temiz vicdanına değil, devlete şikayet ediyorlar, devleti (DİB) müdahale etmeye çağırıyorlar. Belli ki biri devlette tam inisiyatif sahibi olsa, diğerlerine hayat hakkı tanımayacak. Hepsinin gönlünde yatan aslan, geçmişte Osmanlı’da olduğu gibi devletin üç sac ayağından biri sayılmak, yani “mülkiye” ve “seyfiye” yanında “ilmiye zümresi”nden olmaktır.

Siyasi alanda çalışan Müslümanlar ise muazzam bir kitleyi motive ettiler ve siyasileştirdiler. Fakat merkez sağ merkez sol siyasetlerini tekrar etmekten başka bir şey yapmadılar. Yani verili iktidarı olduğu gibi kullandılar. Başından beri benim hep söylediğim şuydu; bu eğri bir cetveldir, modern iktidar ya da modern ulus devleti Hz Ömer’in, İmam Cafer’in eline verin bundan düz çizgi çıkmaz, eğri çizgi çıkar. Alternatif cetvel tasarlamak lazım. “Nasıl bir iktidar?” sorusunun cevabını araştırıp bulmak, İslamcı entelektüellerin, Müslüman alimlerin, kanaat önderlerinin işiydi. Görevlerini yerine getirmediler ve savruldular. Bir örnek vereceğim savrulmaya dair. Bence tarihselcilik en büyük savrulmalardan biridir. Ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olan ve zaten çıkan deizmden ve dindarlıktan istifa etmekten başka bir şey değildir. İddialara göre ilahiyat öğrencileri arasında şu anda belki birinci derecedeki eğilim deizmdir. Ateist din dersi hocalarının yetiştiğinden bahsediliyor. Bu  ciddi bir savrulmadır. Diyeceksiniz ki genel hava zaten bu yönde. Yapacak bir şey var mı? Elbette var.

4) Bir gelecek perspektifi mümkün mü?

Bütün bu anlatılanlara rağmen karamsar olmak için geçerli sebep yok, sadece sorunun ağır olduğuna kanaat getiriyoruz: Önce şunun altını çizelim: İslamcılık asla ölmez. Bana göre dinini ciddiye alan her  Müslüman İslamcıdır. Hayatında, düşünce ve toplumsal davranışlarında Kur’an’ın ve Hz. Peygamber (sa.)’in sahih sünnetini ve siyerini referans alan her Müslüman İslamcı’dır, İslamcı olmaktan başka seçeneği yoktur. Çünkü İslamcılık; İslam dininin, Kur’an’ın ve sahih sünnete dayanarak meşru tarihin, ümmetin örfüne dayanarak, bireyin ve toplumun hayat biçimlerini -siyasetten hukuka, hukuktan idareye kadar- yeniden kurma çabası ve idealidir. Ve İslam başka bir şeye de mütehammil değildir.  İslamcılık ölmez. Eğer İslamcılık ölürse, İslam da ölmüş demektir. Bu benim şahsi görüşümdür. İslamcılığı salt siyaseti (Siyasal İslam) veya kişilerin ve grupların din istismarına indirgemek İslamcılara değil, İslam’a haksızlıktır. İslam, Allah’ın muradını ve ahiret hayatını temel alan dünyevi bir dindir.

Gelecek perspektifi açısından İslam’ın siyasal düşüncesinin dört değeri öne çıkarması gerektiğini düşünüyorum: 

1) Özgürlük. Bu sadece Müslümanlara değil; Hıristiyan’a, Yahudi’ye, ateiste, deiste-laike; kişi veya topluluk kendini her ne din ve mezheple, inanç grubu veya felsefi doktrinle ifade ediyorsa ona özgürlük tanınmalı. Çünkü özgürlük Cenab-ı Hak’kın insanı sınavdan geçirmek üzere ona bahşettiği bir yetidir. Bu yeti son nefesine kadar insanın elinden alınmaz. 60-70 sene deist yaşar 65. Senede hidayet bulabilir. O halde onu daima özgür kılmak lazım. Çünkü insan ancak özgür olduğu zaman kendini ifade edebilir. Bir insanın özgürlüğünü elinden almışsanız artık o bir sınavdan geçemez. Cenab-ı Hak’ka öteki tarafta diyeceği şey şu: Senin kulların beni özgür bırakmadı ki doğru dürüst düşüneyim de hidayeti seçeyim. Özgürlük din ve vicdan özgürlüğü olmak üzere dinlerden de özgürlük, din seçme özgürlüğü ve dini bir baskı aracı olmaktan çıkarma yetisi olarak geniş alanı kapsar. Özgürlük haklardan önce gelir; kişi önce özgür seçimde bulunur, sonra seçimine göre yaşama haklarına sahip olur. Bu en temel ilke olarak İslamcıların ve Müslümanların savunması gereken bir değerdir.

2) Ahlaki hayatın yüceltilmesi. Bu da “maruf ve münker” olarak din müntesiplerinin, selim akıl ve temiz fıtrat sahiplerinin üzerinde mutabakata varacakları evrensel değerler mecmuasıdır. Maruf bütün din mütesiplerinin, bütün selim akıl sahiplerinin ve bütün temiz fıtrat sahiplerinin hak, doğru, güzel, iyi ve yararlı bulduğu şeydir. Münker de tam aksidir. Kur’an marufu emrediyor, münkerden sakınılmasını emrediyor. Fakat marufun ve münkerin bize ne olduğunu söylemiyor. Küresel ve ülkeler-bölgeler, şehirler düzeyinde kamusal alanların tanziminde, ortak toplumsal sözleşmelerin şekillenmesinde ma’ruf ve münker temel referanstır. Ma’ruf ve münker, gayrımüslimlere İslam şeriatını uygulamak değildir; şeriat Müslümanlar için geçerli hukuk nizamıdır; gayrımüslimlerle kurulacak ilişki şariata, fıtrata ve akla aykırı olmayan ma’ruf ve münkerdir.

Ahlaki hayat bu maruf ve münker üzerine inşa edilir. Kamu hukuku da bunun üzerine inşa edilir. Yani farklı sosyolojilere sahip gruplar muarafe, müzakere ve muahade yapmak üzere bir araya gelirler; birbirlerini ikna etmek üzere değil, birbirlerine kendilerini anlatmak, anlamak ve tanımak üzere masaya otururlar. Sonra siyasi pazarlık amacıyla müzakerede bulunduklarında ve bir toplumsal  sözleşme yahut hukuken anayasa metni yapmaya karar verdiklerinde, temel alacakları şey maruf ve münker’dir. Ma’ruf herkes için ortak iyi ve ortak çıkar, münker herkes için ortak kötü ve ortak zarardır. Anayasalar ve yasalar bunun üzerinde inşa edilir. Muarefe, müzakere ve muahede süreçlerinde her din veya mezhep mensubu, her etnik grup veya her bir kimlik kendi sivil ve medeni hayatında serbest olmalıdır. Dolayısıyla toplum sivil-medeni hayatta çok hukukluluk, kamusal alanın tanziminde tek hukuk geçerlidir.

3) En büyük değer olan; hukuk ve hukukun amacı adalet ve adaletin tesisinin amaç edinilmesi. Hukuk ve adalet, bugün İslamcıların ve Müslümanların asla vazgeçmemeleri, bütün zamanlar için dillendirmeleri gereken bir ideal olmalıdır. Tabii adaletten kastım hem cezai adalet, hem de gelir bölüşümünü ve kaynaklar ile statülerin, fırsatların dağılımını içeren sosyal adalettir. Halkı Müslüman ülkelerin en az değer verdiği şey hukuktur, müslümandırlar fakat ne İlahi Hukuk, ne pozitif hukuk Müslümanların umurunda değildir. İkitdara gelen İslamcı gruplar da bir anda hak, hukuk ve adaleti unutmaktadırlar.

4) En önemli değerimiz de bizim bir arada yaşama iradesini öne çıkarmamız ve savunmamızdır. Bu modeli yerel, bölgesel ve küresel düzeyde tasarlamak durumundayız. Bu da, insanlar çatışmadan nasıl bir arada yaşayabilir, sorusuna tatminkar cevap veya çözüm bulmakla sağlanır. Cevap ancak Medine ve medeniyet çerçevesinde bulunabilir. Medine kelimesi Aramicedir, bir mahkemenin yetki sahası dahilindaki yerleşim birimine isimdir. Demek ki o yerleşim biriminin zemini hukukla döşenmiştir, hukukun da maksadı adalettir.  Adalet de herkese hakkını vermektir. Hukuk temelinde insanlar bir arada nasıl çatışmadan yaşayabilirler? Hz. Ali, Mısır valisi Malik bin Eşter’e gönderdiği mektupta şöyle diyor: “Bizim idaremizde yaşayanlar iki gruptur;  biri yaratılışta eşlerimiz gayrimüslimler; diğeri dinde kardeşlerimiz Müslümanlardır. Her ikisinin hukukları vardır.” Hz. Ali gayrımüslimleri müslümanlarla ontolojik eş ve eşit kabul ediyor.  Ne müthiş bir formülasyon!

Resulullah da öyle kabul etmedi mi? “Ey insanlar! Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba üstünlüğü yoktur. Babanız Adem’dir. Adem de topraktandır.”  Yani hepimiz toprakta eşitiz. Hz Ali de öyle diyor, herkesin hukuku vardır.

Zımmi hukukundan vazgeçmek lazım. Zımni hukuk savaş karşısında muhalif olanlara zafer kazandırılması sonucunda ortaya çıkan hukuktur. Bizimle muahid (anlşmalı-sözleşme taraflısı) olarak barış içinde yaşamak isteyen gayrımüslim, bizim siyasi birliğimizin ortağıdır. Zımmi/cizye ayeti Hicret’in 9. Yılında indi, bu demektir ki, Hz. Peygamber, Medine’de yaşayan gayrımüslimlere zımmi muamelesi yapmadı. Muahid gayromüslim, Hukuku uygulaması kaydıyla her türlü görevi alabilir. Kaldı ki bir dönem sonra zımmilik tarihte bizim aleyhimize işledi. Zımmiliğin bugünkü karşılığı bedelli askerliktir.  Gayrimüslim parasını ödüyor, savaşa gitmiyordu, Müslüman ahali 14 sene askere gidiyordu, bazen da evine dönmüyordu.  Tabi bedelli askerlik yapan gayrimüslimler ziraat yapıyor, zanaatla, ticaretle uğraşıyor, eğitimde ilerliyor. Bizimkiler sadece savaşıyor.  

İslami siyaset üç hedefe yönelik yapılır: Birincisi “yerel ve yöresel sorunlar”ı Müslümanların kendi aralarında çözmesi gerekir. Bugün İslam dünyası muazzam bir çatışma hali içinde yaşıyor.  Din mütesipleri, mezhepler, etnik gruplar, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, yöneten ile yönetilenler, ülkeler, kadın ile erkek birbirleriyle çatışıyor. Tam bir kaos hali yaşıyoruz. Tarihinin en kötü dönemi içindeyiz. Derler ya, Avrupa’nın karanlık çağı “orta çağ” diye, bizde şimdi “zifiri karanlık bir dönem”in içinden geçiyoruz. İslam dünyasının tamamı, biri diğerinden mahiyetçe farklı değil. Derece farkı var sadece.  İslam ve İslamcıların bu yerli ve yöresel sorunlara makul, haysiyetli, tarafları tatmin edici, akılcı çözümler bulması lazım.

Diğer çözüm bulmaları gereken konu; “bölgesel entegrasyonlar” trendine paralel “İttihadı İslam” veya “İttihad-ı anasır-ı İslam” modelini geliştirmek. Müslümanlar nasıl bir raya gelecek?  Bu da ancak çağımızın genel gidişine bölgesel bir entegrasyonu tasarlamak, bunun vizyonunu ve modelini geliştirmek suretiyle olabilir. Önümüzde Avrupa Birliği (AB), Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT), Şanghay vb. örnekler var.

Üçüncü önemli hedefi İslami siyasetin “küresel devlet”e hazırlıktır.  Adım adım dünya tek ve küresel bir devlete doğru evriliyor. Bu konuda fikri ve felsefi, kelami ve fıkhi, beşeri ruhsal ve sosyal hazırlığımız yok. Gelecekte dünyayı tek bir merkezden yönetme eğilimleri var.  Bilim, teknoloji, ulaşım, ekonomi, tüketim, medyada ki gelişmeler beşeri havzaları küresel bir yere doğru götürüyor ki, eğer bizim buna zihni ve felsefi, sosyal beşeri ve ruhi bir hazırlığımız yoksa, pek de uzak olmayan bir gelecekte şekillenecek küresel homojen devlette eriyip gidecğiz.  İslam dünyası üzerinde şu an acımasız çatışmaya dayalı proje uygulanmasının bir sebebi, İslam’ın bu küresel devleti geciktiriyor olmasıdır.  Onun için onların tanımına göre, İslam dünyası sisteme entegre olmayan boşluktur. Bu boşluk sistemin devamını etkiliyor. Bu boşluğu gidermek için “yaratıcı kaos doktrini”ni uyguluyorlar. Yaratıcı kaos demek İslam dünyasında ne kadar dini görüş varsa önce ayrıştırmak, kutuplaştırmak ve  çatıştırmak. Çatıştırarak son yapı taşına indirgemek. Sonra bir kurtarıcı olarak bitkin ve yorgun düşmüş bir kurtarıcı, bir İsa arıyor, bir mehdi arar hale getirmek. Kurtarıcı elbette küresel güçler olacaktır.

Biz sorunlarımızı kendimiz teşhis ve tedavi etme becerisini göstermeli, zaafımızı dış güçlerde değil kendi içimizde aramalıyız. Kendi itikadımızla ve kaynaklarımızla bu sürece eşlik etmeliyiz. Eşlik etmek demek; aktif ortak olmak demektir. Çünkü sonuçta bu süreci belirleyecek olan sözdür. Peygamberin yanında sözden başka bir şey yoktu. Teknolojinin, zenginliğin, askeri tahakküm ve kültürel hegemonyanın gücünü ancak söz yenebilir.

Resulullah (s.a.) söz söyledi ve büyük bir mücadeleyi başardı. Biz de aynı kaynaktan neş’et eden sözü söyleyebilirsek kalplere, vicdanlara, temiz fıtrata, selim akla ulaştırabilirsek; özgürlüğün ve hakkaniyetin savunucuları olup hakkı ayağa kaldıran “İnsanlar için hayra çağıran bir ümmet” (3/Âl-i İmran, 110), olabilirsek, dünyada mütegallibe güçler karşısında inisiyatif  elimizde olacaktır Allahın izni ile.

Benim bu konuda söyleyeceklerim bunlardı.  Beni sabırla dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...