Atasoy Müftüoğlu: Yerli-milli retoriğin resmileştiği dönemlerde, Müslüman aydın-yazarların da gerçek kimlikleri ortaya çıkıyor

İslami Analiz köşe yazarlarından Atasoy Müftüoğlu, ''Bilgi, Bilinç ve Düşünce Tutulması'' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Atasoy Müftüoğlu: Yerli-milli retoriğin resmileştiği dönemlerde, Müslüman aydın-yazarların da gerçek kimlikleri ortaya çıkıyor
Atasoy Müftüoğlu: Yerli-milli retoriğin resmileştiği dönemlerde, Müslüman aydın-yazarların da gerçek kimlikleri ortaya çıkıyor Zehra

Üstad  Atasoy Müftüoğlu,  İslami Analiz'de ''Bilgi, Bilinç ve Düşünce Tutulması'' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

İşte o yazı: 

İslam dünyası toplumları, evrensel İslami ufku kaybederek, devletçi/milliyetçi/gelenekçi/mezhepçi ufuksuzlukları seçtikleri günden bu yana, tarihin önünde bir o yana bir bu yana savruluyor ve sürükleniyor. Geleneğin mutlaklaştırıldığı toplumlarda, kültürel konformizm tahkim ediliyor ve bir türlü aşılamıyor. Konformist kültürler hiçbir şekilde hayati sorular soramıyor, cesur hesaplaşmaları düşünmüyor. Gelenekle sınırlandırılan bilgi, eleştiri’ye hayat hakkı tanımadığı için, Müslüman zihni, taklit-tekrar ve ataletle malûl hale geliyor. Taklit-tekrar ve atalet, bağımsız/üretken/özgün ve özgür düşünceye hayat hakkı tanımıyor. Devletçilikler, milliyetçilikler, gelenekçilikler ve mezhepçilikler ortak insanlık birlinicini, tek insanlığı, ayrı ayrı insanlıklar halinde bölüyor, parçalıyor. “Beyaz Adam” bütün iyi şeylerin kaynağı olarak sunuluyor. Evrensel insan tanımı, yalnızca “Beyaz Adam’ı” kapsıyor.

Kültürel konformizm sebebiyle, günümüzde, toplumlarımız, bağımsız, entelektüel, kültürel, felsefi bir ortama, iklime, berekete, inşa’ya, üretkenliğe, yoğunluğa bütünüyle yabancılaşmış bulunuyor. Bu yabancılaşma, büyük bir bilgi-bilgelik, bilinç ve düşünce tutulması sebebiyle toplumlarımız, entelektüel açıdan, felsefi açıdan, bilgelik açısından var olmayan toplumlara dönüşüyor.

Güvenlik ideolojilerinin hakim olduğu içerisinde yaşadığımız dönemde, bu ideolojiler, herhangi bir ülkenin kendi toprağının güvenliğini sağlayabilmesi için, ilgili toprakların bir şekilde kutsallaştırılmaları gerektiğine inanıyor. Bu kutsallaştırmalar kimi ülkelerde ideolojik ve mitolojik araçlarla gerçekleştirilirken, İslam toplumlarında İslamın ve Kur’anın araçsallaştırılması yoluyla gerçekleştiriliyor. Olağanüstü durumlarda, seküler/kapitalist/liberal düzenler de, Türkiye örneğinde görüleceği üzere, İslamın himayesine alınabiliyor. İslamın ontolojik meşruiyet ve mevcudiyetinin resmen tanınmadığı-reddedildiği toplumlarda, olağanüstü dönemlerde İslam ve Kur’an bir şekilde ısrarla gündemde tutuluyor. Günümüz dünyasında, hangi anlamda olursa olsun, dışlanan her unsur, dışlanma nedenini bir farklılık mücadelesine dönüştürüyor.

Entelektüel-felsefi bağlamda var olmayan, düşünce, bilgi, bilinç tutulması yaşayan toplumlarda, olağanüstü dönemlerde, yerli-milli retoriğin resmi itibar kazanmasıyla birlikte, Müslüman aydınların, yazarların, edebiyat adamlarının, ilahiyatçıların vb. İslami tercihlerinin/aidiyetlerinin/bağlılıklarının, konjonktürel-kısmi-yüzeysel ya da sahte olduğu, bu kesimlerin, bu dönemlerde gerçek kimlikleriyle, devletçi/milliyetçi/mezhepçi kimlikleriyle, sahneyi koro halinde doldurdukları açıkça görülebiliyor.

Günümüz dünyasında, İslam dünyasında da, amaçlarla araçlar arasında hiçbir ayrım kalmamıştır. Bu nedenle, çoğu kez olaylar/gelişmeler, ideolojik, mitolojik kurgular ve önyargılar temelinde şekilleniyor. Toplumlarımızda, bugün, kültürel konformizm sebebiyle akli-ahlaki soruşturmalar yapılamadığı için, büyük bir zihinsel tıkanma-kapanma durumu yaşanıyor. Bu nedenle, Avrupamerkezci gerçekliğin dili, söylemi, entelektüel ufku tarafından tanımlandığımızı farketmiyoruz. Her durumda, içsel çelişkilerimiz, tutarsızlıklarımız, ufuksuzluklarımız ve yetersizliklerimizle yüzleşebilmeliyiz. Kültürel konformizmle, hamasetle, politik ya da dini popülizm söylemleriyle, romantik ve nostaljik tercihlerimizle, kapitalist evrensellik, ideolojik ve seküler evrensellik karşısında tutunamadığımızı görebilmeliyiz, anlayabilmeliyiz. İslami bir geleceği konuşabilmek için, her şeyden önce, içsel bir hesaplaşmayı başlatmak gerekir.

Bir yanda neoliberal kozmopolitanizmin, bir diğer yanda postkolonyal milliyetçiliklerin etkili olduğu bir dönemde, küreselleşmenin bir slogan değil bir gerçeklik olduğunu hatırlayarak, İslami unsurların/yapıların/hareketlerin, sefil ve sefih mazeretlere ve sınırlı ufuklara sığınmaktan vazgeçerek, ortak İslami ufuklara ulaşabilmek için, radikal kültürel dayanışma-bütünleşme yolunda somut ve içtenlikli bir mücadeleyi başlatmaları gerekir. Politik-kültürel dışlanma-aşağılanma ve baskılamaya karşı, hangi alanda olursa olsun, her tür madunaştırılmaya karşı ancak bu tür bir mücadeleyle direnilebilir. İslamın, uluslarüstü iletişim-etkileşim dilinden ve imkanlarından yararlanmamak ancak büyük bir basiretsizlik olabilir. Ahlaki ve kültürel konformizmin, ilahi bir bağış olarak insanın sahip olabileceği zengin potansiyeli ortaya çıkışını engellediğini bilmek gerekir.

İslami varoluşun radikalleşmesi, zenginleşmesi, etkili ve dönüştürücü hale gelmesi, anlam ve değer kazanması kendi dilini ve bilincini özgürleştirmesiyle mümkün olabilir. Kültürel konformizm, hangi alanda olursa olsun, yüksek düzeyde bir farkındalığa hiçbir şekilde izin vermiyor.

Günümüz dünyasında kimi zaman ideolojik mülahazalarla, kimi zaman ırkçı mülahazalarla, kimi zaman ekonomik-politik tahakküm mülahazalarıyla insanlık/insanilik hep erteleniyor. İdeolojik ve ırkçı dünya görüşü, farklıları şeyleştiriyor. Farklı hayatların harcanabilir, yaralanabilir, rencide edilebilir, yok edilebilir hayatlar olduğunu düşünebiliyor. İdeolojik ve ırkçı propaganda yoluyla bütün gerçekler saptırılabiliyor.

İslam dünyası toplumlarında da, entelektüel ve felsefi sorgulamalar her nasılsa hep erteneniyor. Kültürel konformizm, kendi zamanımızın entelektüel kültürüne nüfuz ederek, bu kültüre katkıda bulunabilecek, bu kültürü etkileyebilecek üretken düşünürlerin yetişmesine izin vermiyor. Ahlaki ve kültürel konformizmin belirleyici olduğu toplumlarda, Türkiye örneğinde de açıkça takip edilebileceği üzere, entelektüel-felsefi-hikemi-bilimsel bir çevre/ortam/iklim oluşturulamıyor, bu tür çabaları destekleyen/yüreklendiren unsurlar bulunmuyor. Ahlaki ve kültürel konformizm, sorgulama ve yenilenme sorumluluğuna yabancı olduğu için, bugün, toplumlarımızda zihni devingenlik, hareketlilik ve üretkenlik gerçekleştirilemiyor. Çığır açıcı başlangıçlar için, toplumlarımızın, düşünce ve kültür hayatımızın, bilgi üretimi konusunu hayati bir mesel eolarak acilen gündeme alması gerekiyor. Bağımsız bilgi üretemeyen bir toplum/kültür, sömürgeci epistemolojiye mahkûmiyetten kurtulamaz. Ontolojik ve epistemolojik mahrumiyet, yoksulluk, İslam toplumları için bir kader olmaktan çıkarılabilmelidir. Geleceğin özgürleşmesi, geleceğin bilincine ve ufkuna katkıda bulunabilecek İslami bilgi’nin yeniden üretilmesiyle yakından ilgilidir. Her alanda yenilenme, karşı karşıya bulunduğumuz yapısal sorunları kabul ettiğimizde, karşı karşıya bulunduğumuz çürümeyi kabul ettiğimizde başlayabilir, başlatılabilir.

Yazının tamamına ulaşmak için tıklayınız

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...