Mücahit Gültekin yazdı: Bir gün gelir de unuturmuş insan

Nostalji, insanın geçmişi çarpıtmasıdır bir bakıma.

Mücahit Gültekin yazdı: Bir gün gelir de unuturmuş insan
Mücahit Gültekin yazdı: Bir gün gelir de unuturmuş insan Zehra

Mücahit Gültekin Milli Gazete'de 15 günde bir yazmaya başladı.

İşte Milli Gazete'de yayımlanan ilk yazısı: 

1990’lı yılların başında çıkan o meşhur şarkı, “Bir gün gelir de unuturmuş insan, en sevdiği hatıraları bile” diye başlıyordu. En sevdiği hatıraları bile unutuyorsa insanoğlu; hayal kırıklıklarını, travmalarını, yenilgilerini daha kolay unutmaz mı? Unutmak istemez mi? Kendi tarihini bir yenilgiler/kayıplar/ihanetler tarihi olarak değil de, bir zaferler tarihi olarak kurmak istemez mi?

Kolektif bellek üzerine ilk çalışmaları yapan Durkheim’ın öğrencisi Maurice Halbwasch, bireyin öznel hafızasının, kendi tecrübelerinden ziyade toplumsal bir çerçeve içinde geliştiğini söyler. Yani bizim neleri hatırladığımız, çevremizin neleri hatırladıklarıyla, neleri konuştuğu ve önemsediğiyle ilişkili bir şeydir; tabii ki neleri unuttuğumuz da...

Hatırlamak, nostalji yapmak değildir. Fransızca, ‘eskiye duyulan özlem’ anlamına gelen nostalji, nelerin hatırlanacağına ilişkin bir yanlılık taşır. Kişi özlemini duyduğu şeyleri hatırlar. Daha doğrusu özlem duyacağı şekilde hatırlar. Bunun için de geçmişin bir kısmını unutması gerekir; önemli bir kısmını...  Birkaç yıl önce YouTube’da Yalın’ın 2000’li yılların başında çıkan Zalim parçasının altına girilen yorumları okurken, o yılları özlemle anan yorumların fazlalığı dikkatimi çekmişti. Biri örneğin, “Aleyna Tilki yok, Suriyeliler yok, savaş yok, kaygı yok... Arkadaşlık var, dostluk var, hayat var. Eskiden daha güzeldi be.” diyordu. Bir diğeri de aynı duyguları paylaşıyordu: “Bu bir şarkı değildir, çocukluktur, mazidir, özlenen şeylerdir, geri gelmeyen şeylerdir, mutluluğu hissettiğimiz zamanlardır.”

Yaşı biraz daha büyük olanlar ise aynı şeyleri 1990’lı yılların başlarında çıkan Fatih Erkoç’un Ellerim Bomboş  şarkısı için söylüyordu. Daha da büyük olanlar ise Sezen Aksu’nun “Haydi gel benimle ol, oturup yıldızlardan bakalım dünyadaki neslimize...” şarkısı için aynı fikirdeydi. Nesrin Sipahi’nin söylediği Ankara Rüzgârı şarkısının altına girilen yorumlarda ise gerçek dostluk ve  samimiyetin 60’larda, 70’lerde kaldığı söyleniyor; “Tekrar o günlere dönmek, o günleri yaşamak istiyoruz” deniyordu. 1873 doğumlu Tanburi Cemil Efendi’nin Şedaraban Saz Semaisi’nin altına girilen bir yorum ise hayli ilginçti: “Cemil Baba yaktın bizi.”

Gerçekten öyle miydi? Mutluluk ve samimiyet 2000’lerin başında mı kalmıştı? Yoksa gerçek mutluluk ve samimiyet, 90’larda, 80’lerde ya da 70’lerde miydi? Tanburi Cemil Bey’in nesli yaşasaydı Ankara Rüzgârı’nı dinleyip, “Bunlar da hânende mi azizim?” diye sorar mıydı?

Örneğin, 70’lerin Balyoz Harekâtı’nın balyozu tepesine inmişler de 70’leri özlemle hatırlar mıydı? 80’leri Mamak’ta, Diyarbakır Cezaevi’nde geçirenlere de “Haydi gel benimle ol...” şarkısı güzel duygular yaşatır mıydı? Dahası, o şarkıyla kendi çocukluğunu hatırlayan arkadaşı şimdiki haliyle götürüp o yılların ortasına koysak, aynı yorumları yapar mıydı? 2030’lara geldiğimizde birileri de, “Nerede o Aleyna Tilki’li günler?” deyip özlem duyacak mıydı?

Nostalji, insanın geçmişi çarpıtmasıdır bir bakıma. Söylediğim gibi, o yılları özleyecek bir hale getirip öyle hatırlamasıdır. Hatta bu, hatırlamadan daha çok bir unutmadır. İnsanın kendine çektiği bir numaradır; geçmişin bir kısmını unutarak geçmişi özlenebilir hale getirmektir. Halbuki hatırlama ‘ihtar’ ile aynı kökten gelir; içinde bir uyarı, bugünlere dönük bir tehlike sinyali taşır. O yüzden hatırlamak, nostalji yapmak gibi kolay değildir. Cesaret, dürüstlük, adalet ve sorumluluk gerektirir. Nostalji, hatırlamaya cesaret edilemeyen şeylerin unutulmasıyla mümkün olabilir ancak.

*

Hatırlamak, hatırlayabilmek çoğu zaman farkında olmasak da ‘iktidarla’ ilişkili bir şeydir. İktidarın otoritesi bir yönüyle hatırlatma ve unutturma gücünden ileri gelir. Kamusal törenler, ritüeller, ders kitapları, kitle iletişim araçları, bayramlar ve anma günleri toplumsal belleği sadece canlı tutmanın değil, aynı zamanda inşa etmenin de araçlarıdır. Bu araçlar genellikle yapılan hataları, yenilen kazıkları, düşülen tuzakları anlatmaz. O yüzden bunlar, bunları yaşayan kuşağın zihninde bile zamanla silikleşir ve unutulur. Bir sonraki kuşak için ise hiç yaşanmamış gibidir.

Derler ki, insan nisyân ile mâlûldür. Hatta insan kelimesinin unutmak anlamına gelen ‘nesiye’  fiilinden türetildiği söylenir. Bu fiilin ‘unutmak’ anlamıyla ilişkili bir kök anlamı daha var: Terk etmek. Bu anlamları esas alırsak, insanın unutmaya ve terk etmeye yatkın bir varlık olduğunu söylemek mümkündür. Belki de burada ‘terk eden ve unutan’ bir varlık olduğumuza ilişkin bize verilen bir ihtar vardır. İhtar şuradadır: Neyi hatırlayacağız, neyi unutacağız? Neyi terk edip, neye sadık kalacağız?

Tarihin en önemli karşılaşmalarından biri hiç kuşkusuz Hz. Musa ile Firavun’un karşılaşmasıdır. Kur’an bu muhteşem final sahnesini bize anlatır. Ama nasıl? Pek çok ayrıntı yoktur.

Mesela acaba, Firavun o gün ne giymişti? Parmaklarında yüzük, başında bir taç var mıydı? Musa’yı tahtında oturup mu karşılamış, yoksa onu ayakta mı dinlemişti? Peki ya Musa? O güne özgü ayrıca bir şey giymiş miydi? Saçını sakalını taramış mıydı? Çocukluğunun geçtiği yerlerden yürürken eski günleri kafasında canlanmış mıydı? Hiçbirini bilmiyoruz. Ama Firavun’a “Temizlenmeye, arınmaya niyetin var mı?” diye sorduğunu ve asasını yere atıp, Firavun’un sihirbazlarının büyüsünü geçersiz kıldığını ve sonrasında Firavun’un Nil’de boğulduğunu biliyoruz. Ama asıl şurası ilginç: Kur’an bize Hz. Musa’nın bir adamı yanlışlıkla öldürdüğünü de anlatıyor. Niye bunu kayıtlara geçiyor? Musa’nın hayatıyla ilgili birçok ayrıntıyı (belki de bazıları bize göre çok önemli) terk ediyor ama bu ‘sevimsiz’ hadiseyi niçin anlatıyor? Aynı şeyi başka peygamberlerin hayatını anlatırken de yapıyor. Hz. Adem’in aldanışını, Hz. Yunus’un Allah’ın emri gelmeden kavmini bırakıp gittiğini, Hz. Yusuf’un meylini, Huneyn’i...

Kur’an, deyim yerindeyse, peygamberler üzerinden Tevhidî mücadelenin ‘resmi tarihini’ anlatan bir kitap. Ama bu tarihte sadece yalın zaferler yok, sadece mucizeler yok. Kayıplar, korkular, kaygılar, hatalar ve zaaflar da var. Neden? Çünkü bu bizim tarihimiz. Kur’an gerçeklikten asla kopmuyor. Bizi gerçeklikle yüzleşmeye çağırıyor. Ulus devletlerin resmi tarih yazıcılığına benzer bir şey yapmıyor. Bizi kör bir romantizme mahkûm etmiyor. Kur’an, bu yüzden bir hatırlatma kitabı, peygamberler adil birer hatırlatıcıdır.

*

Geçmişin travmalarını unutmak konforludur; hatırlamak içimizi sızlatır, bizi rahatsız eder. Ama buna ihtiyacımız var. Musaddık dönemi olaylarını bir aşk hikâyesini odağa alarak işleyen İran dizisi Şehrazad’daki “O [kötü] günleri unutmalıyız” diyen kişiye Şehrazad’ın söylediği gibi:

- Hayır, tam tersi. O günleri iyice hatırlamamız lazım. Yoksa daha beterleri başımıza gelir.

*

Nasipse, bundan sonra 15 günde bir bu köşede olacağız. Allah’tan sırat-ı müstakim üzere olabilmeyi, kalabilmeyi niyaz ediyorum. Okuyucularımızı hürmetle selamlıyorum.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ali Bulaç Yazdı: Yükselen Milliyetçilik Ve Aşınan Kimlikler
Ali Bulaç Yazdı: Yükselen Milliyetçilik Ve Aşınan Kimlikler
Türkiye’de Edward W. Said’in “Kültür ve Emperyalizm” kitabı okundu, okunuyor…
Türkiye’de Edward W. Said’in “Kültür ve Emperyalizm” kitabı okundu, okunuyor…