Bir Atasoy Müftüoğlu Kitabı: 'Farkındalığın DiliI'

Müslümanların İslami ilke-Sorumluluk alanlarını boşaltarak ikbal alanlarına yönelişi büyük bir hiçliğe savrulmak anlamına geldiği kadar, İslam’ın Müslümanlar eliyle tasfiyesi anlamına da gelir.

Bir  Atasoy  Müftüoğlu Kitabı:  'Farkındalığın DiliI'
Bir  Atasoy  Müftüoğlu Kitabı:  'Farkındalığın DiliI' Zehra

Kitap Adı: Farkındalığın Dili

Yazarı : Atasoy MÜFTÜOĞLU

Yayınevi : Mahya Yayıncılık

Üstad Atasoy MÜFTÜOĞLU’nun kaleme aldığı “Farkındalığın Dili” isimli kitabını Hertaraf.com  özetledi bizde Ekran gazetesi okurları için alıntıladık...

Sayın Müftüoğlu’nun kendine özgün uslup ve tarzı ile kaleme aldığı eserin özeti ile sizleri baş başa bırakıyoruz .

Kitabı Mahya yayıncılıktan ve seçkin kitapçılardan elde edebilirsiniz.

Hertaraf Haber /  Kültür Sanat Servisi

İşte Atasoy Müftüoğlu’nundan adrese teslim bazı cümleler:

 

FARKINDALIĞIN DİLİ

Atasoy Müftüoğlu

 

Sunuş

Tarihi Sorular Sormak

Tarihi Cevaplar Vermek

Eleştirel düşünceye hayat hakkı tanımayan toplumlarda ve kültürlerde hayati ihtiyaçlar doğduğunda bile, hiçbir yeni değerlendirme ve çözümleme yapılamıyor.

(… ) Müslümanların İslami ilke-Sorumluluk alanlarını boşaltarak ikbal alanlarına yönelişi büyük bir hiçliğe savrulmak anlamına geldiği kadar, İslam’ın Müslümanlar eliyle tasfiyesi anlamına da gelir.

Tarihi sorular sorular soramayan, tarihi cevaplar veremeyen toplumlarda ve kültürlerde, her zaman propaganda ve hamaset hakikatin önüne geçebiliyor.

(…) Hiçbir ideolojik yapı, dil ve söylem ahlaki meşruiyete ihtiyaç duymaz.

(…) İslam dünyası ülkelerinde İslami inançlar ve tercihler, devlet aklı ve devlet çıkarları doğrultusunda manipüle ediliyor, edilebiliyor. Devlet aklı istediği zaman hamaset ve popülizmi kamuoyu görüşü hâline getirebiliyor. İslami inançların devlet aklı tarafından devlet ve iktidar çıkarları adına tanımlandığı toplumlarda sorgulama gücü ve bilincine sahip olmayan, sorgulama gücü ve bilincine sahip olmaları istenmeyen kitleler, Amerika ve İsrail himayesi altında bulunan eli kanlı aile-kabile diktatörlükleri örneğinde somut bir şekilde takip edileceği üzere, teslimiyetçi uyum yaklaşımlarına boyun eğiyor. Her tür özgürlüğün, farkındalığın ve bilincin ancak, yüzeylerde ve yüzeysel bir şekilde, yüzergezer bir durumda olduğu bir dönemden geçiyoruz. Her alanda her tür çürüme ve bayağılaşma, sorumsuzluk/kayıtsızlık ve ilkesizlikle başlıyor. Ahlaki bağımsızlığın kaybıyla, eleştirel düşüncenin kaybı aynı anda gerçekleşiyor. Ahlaki bağımsızlık ancak eleştirel onurla sağlanabiliyor. Hangi bağlamda olursa olsun, bencilliklerimiz derinleştikçe insani ve ahlaki yanımız aşınmaya başlıyor.

(…) Çok yönlü düşünemeyen, çok yönlü algılayamayan, çok yönlü sorgulayamayanlar ve çözümlemeler yapamayan bir zihin, hiçbir şekilde putları kıramaz, putçuluklarla savaşamaz.

(…) Gerçek evrensellik her durumda hakikatin yanında olmayı gerektirirken, ideolojik- politik evrensellik, İslam toplumlarına yönelik yapısal tahakkümü ‘’meşrulaştırmaya’’çalışıyor. İslam dünyası toplumlarında düşünsel, kültürel, entelektüel hayatın, edebiyat hayatının, İslam toplumlarının bütünüyle şeyleştirilmesi karşısında nihai anlamda bir yüzleşmeyi gündemine alamaması kırılgan bir islami bünye oluşturuyor.

 

Birinci Bölüm

İslami Sorumluluğun İzinden Giderek

Bütün tartışmaları bir yana bırakarak, İslam’ ın ontolojik özgürlüğe yeniden nasıl ulaşabileceğini konuşmamız gerekiyor.

(…) Farkındalık ve bilinç kaybının varoluşsal bir kayba neden olduğunu ısrarla hatırlamak, hatırlatmak gerekir. İslam dünyası toplumları ve kültürleri, içe ve geçmişe kapandıkları günden itibaren varoluşsal bütünlük algısını, bilincini ve farkındalığını kaybederek dünyaya ve tarihe yabancılaştılar, anlam ve amaç kaynağının bütünlüğünden uzaklaştılar.

(…) Nitelikli bir mücadele, her alanda varoluşsal yoğunluklar ister.

(…) İslami farkındalık ve bilinç, ideolojik bağlamda belirlenmeye karşı direnişi zorunlu kılıyor.

(…) İçerisinde yaşadığımız belirsizlik çağında hakikatler değil, pragmatizmler belirleyici hâle geliyor.

(…) Adaletin ve hukukun ideolojik anlamda yorumlandığı, pragmatik mülahazalarla tanımlandığı bir dünyada, Amerikan ve İsrail sömürgeciliği fütursuzca uygulama alanı bulabiliyor. Siyasal dünyada, Amerikan demokratik diktatörlüğü, Ortadoğu’ da çok kirli ve karanlık ilişkileriyle maruf kabile/aşiret/aile diktatörlükleriyle birlikte çok zalim, çok iğrenç ve utanç verici, tahammül edilemez tarihsel/ siyasal bir gerçeklik oluşturuyor.

(…) Günümüzde, Filistin’ in, Gazze’ nin, Kudüs’ ün, İslami anlamda tanımlanması mümkün olmayan konumu, biz Müslümanları ütopik umutlardan gerçek umutlara geçmeye zorlayan büyük bir uyarıdır.

(…) Gerçek umutlar için her Müslüman ahlaki temelde, sorumlu ve bilinçli bir fail olarak, siyasal etki üretmek zorundadır. İslam ülkelerinin hâlen içerisinde bulundukları milliyetçi gurur ve ‘’devlet kibri’’ nin, İsrail sömürgeciliği karşısında hiçbir şey ifade etmediğini kaydetmek, hatırlamak gerekir. Populizm, hamaset ve milliyetçilik yoluyla istenildiği zaman, istenilen doğrultuda kontrol edilebilen, yönlendirilebilen toplumlarımız, bilgi / bilinç bütünlüğüne, varoluşsal bağımsızlık ve tamamlanmışlık bilincine sahip olmadıkları için bu konular etrafında can alıcı sorular sormuyor, can alıcı soruşturmalar yapamıyor.

(…) Filistin, Afganistan, Irak, Libya, Yemen, Suriye gibi ülkeler, bu ülkelerin tam insan sayılmayan masum halkları, sömürgeciliğe ve emperyalizme hizmet etmek üzere kurgulanan/ tasarlanan dil/ söylem/ kavramlar kullanılarak, ahlaki hiçbir meşruiyete dayanmaksızın, biçimsel bir hukukilik icat etmek suretiyle topyekün yıkıma uğratılarak toplama kamplarına dönüştürüldüler.

(…) Masum halkları, bütünüyle mülksüzleştirerek büyük kitleler hâlinde muhacerete mahkum edildiler.

(…) Hâkim ve belirleyici gerçekliği sorgulayamıyor, gerçekliğe direnemiyoruz.

(…) İslami anlamda düşünmek, evrensellik merkezinde etkinlik / eleştiri ve içerik üreterek başlar. Küreselleşme ve enformasyon çağında, yerli ve milli retoriğiyle İslami ufuk ve kültür sınırlandırılamaz. Evrensellik, bütün insanlığa ait ortak değerleri içeren bir kavramdır.

(…) Hangi toplumda olursa olsun, sömürgeci yayılmaya maruz kalan entelektüeller, aydınlar, akademisyenler vb. kendilerini ancak, Batı uygarlığının ontolojik / epistemolojik normlarını kabul etmek suretiyle kanıtlayabiliyor. Hemen her toplumda, egemen kültürel/entelektüel normlar/ çerçeveler / kategoriler / çeviri yoluyla Batı dışı dünyanın bilincine kazandırılıyor.

(…) ‘’Taklit’’ e dayalı kültürlerin / toplumların, hiçbir şekilde özgürlükleri, özgün fikirleri / değerleri ve nitelikleri hak edemeyeceklerini unutuyoruz.

(…) Maddiliğin barbarlığı sınır tanımıyor.

(…) İnsani/ ahlaki yanımız zaafa uğradığı için kabile milliyetçilikleri  güç kazanıyor.

(…) Propaganda ve manipülasyon gerçeği değil, propaganda yoluyla dayatılan gerçeği görmemizi dayatıyor. Kültürel yetersizlikle, kültürsüzlükle malul bulunan toplumlar her durumda manipülasyona açık olurlar. Bu tür toplumlar gerçeği duymak / öğrenmek / görmek / yerine hamaseti duymak/öğrenmek/görmek isterler.Gerçekler akla hitap ederken, hamaset duygulara hitap eder. İslami aidiyetimizi, tercihlerimizi, konumlarımızı duygusal zeminlerde sürdürdüğümüz için, kapitalist / seküler/ liberal dünya görünüşü, hayat tarzı ile uzlaşabiliyor.

(…) Taklit ve öyküleme, düşünme  yetisini, özgün düşünce yeteneğini yok eder. Başkalarının aklıyla düşünerek, taklit yoluyla ne bireyler ne de toplumlar kendilerini asla gerçekleştiremezler.

 

İkinci Bölüm

Belli Belirsiz Varoluşlar

Sahte  iyimserliklerle oyalanmaktan vazgeçmeliyiz.

(…) Geleneğin yapıları eleştirel düşünceye ve üretkenliğe izin vermiyor.

(…) Yeni kuşaklara eski cevapları sunmaya devam ediyoruz.

(…) Niceliksel  değerlerin önem kazandığı toplumlarda/ toplumlarımızda çıkarsız nitelikler üzerinde yoğunlaşmak mümkün olmuyor. Para ve iktidar sevgisi bütün sevgileri yok ediyor.

(…) Çoğu kez, çıkarlar ‘’din’’ diliyle meşrulaştırılabiliyor. Ahlaki yaptırımların geçersiz hâle getirebildiği bir dünyada herkes için herşey mübah sayılabiliyor. Neoliberal  bir dünya demek, ahlaki yaptırımların uygulanmasının mümkün olmayacağı bir dünya demek, günümüzde bütün ahlaki kötülükler, neoliberal dünya görüşünün, hayat tarzının himayesi altında gerçekleştirilebiliyor.

(…) Bir halkın/ toplumun faziletlerini anlatmakla, o halkın/ toplumun faziletlerini anlatmakla, o halkın/ toplumun diğer halklarından üstün olduğunu anlatmak birbirinden çok farklı şeylerdir. Bugün hiçbir milliyetçilik, insanlığın günümüzde karşı karşıya  bulunduğu ortak ve acil sorunlarla ilgili bir çözüm öneremiyor.

(…) Zaman şimdiki ‘’an’’ dan ibaret değildir. Geçmişi ‘’şimdi’’ den geçerek geleceğe bağlayan, sürekliliği sağlayan bir dil ve düşünce üzerinde yoğunlaşabilmeliyiz. Şimdiki zaman, içerisinde yaşadığımız için önemlidir. Hiçbir eleştirel değerlendirmeye tabi tutmaksızın, geçmişin mirasını onaylamak, yeni hiçbir şey söyleyememek ve keşfedememek anlamı taşır.

(…) Müslümanlar olarak hayatımızı büyük ölçüde sömürgeci aklın belirlediği  kurallar içerisinde geçirdiğimiz için İslami hikmetin, irfanın, kültürün ve ahlakın ayırt edici niteliklerini birer birer kaybediyoruz. Bu ayırt edici niteliklerini birer birer kaybediyoruz. Bu ayırt edici nitelikleri kaybettiğimiz için içi boşaltılmış ve dekoraktif hâle getirilmiş bir islami hayatımız var. Bu tür bir dini hayat sebebiyle, maddi anlamda daha çok şeye sahip olabilmek için ahlaki/ manevi/hikemi anlamda daha çok şey kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Topularımız her alanda hissedilebilir, algılanabilir bir şekilde muhafazakâr bir materyalizm önünde dönüşüyor.

(…) Bilgi ve kültürle ilgili tutarlı, nitelikli eleştirel bir perspektife sahip değiliz. İslami bilgi ve kültür üretmediğimiz için bilgi ve kültür alışverişi yapmıyor, bize dayatılan bilgi ve kültürü tüketiyoruz. Müslümanlar olarak içerisinde yaşadığımız tarihsel zamanla, tarihsel sorunlarla, tarihsel gerçeklikle ilgili İslami farkındalığa sahip olmadığımız için İslami bir duruş sergileyemiyoruz.

(…) Tarih boyunca hiçbir emperyalizm İslam’ a ve İslami bilince, ulus devlet kutsalları adına, milliyetçilikler ve mezhepçilikler adına, iktidar ihtirasları adına, İslam’ ın acımasızca araçsallaştırılması kadar telafisi mümkün olmayan büyük zararlar vermedi.

(…) Hangi alanda olursa olsun, her bağımlılık sömürünün devam ettiğini gösterir. Özellikle zihinsel anlamda, entelektüel anlamda sömürüye elverişli bir bünye, bağımlılıktan kurtulamaz.

(…) Sahte mutlaklar temelinde şekillenen dünya görüşlerine ve hayat tarzlarına direnmediğimiz için statükoyla bütünleşerek ona meşruiyet kazandırıyoruz.

(…) İslam’ ın / Müslümanların sahte mutlaklarla birlikte, iç içe yaşıyor oluşu şizofrenik bir birlikteliktir. Sahte mutlaklara bağımlılığı içselleştirmiş bir bünye/ toplum, direniş bilinci, yeteneği, ahlakı ve sorumluluğunu yitirdiği için kısmi Müslümanlığa ikna edilmiş bulunuyor.

Üçüncü Bölüm

Kurucu Bütünlük Algısı Ve Bilinci

Günümüzde İslam dünyasında ulus- devletler, milliyetçi popülizmler, muhafazakâr romantizmleri kullanarak İslam’ ı araçsallaştırabiliyor.  Toplumlarımızda zihinsel statüko gereği gibi sorgulanmadığı için her tür istismar statüko gereği gibi sorgulanmadığı için her tür istismar ve araçsallaştırma mümkün olabiliyor. Her milliyetçilik, her mezhepçilik Müslümanların ahlaki hastalıklarla malul olduklarını gösterir. Ahlaki hastalıklar aynı zamanda büyük bir bilinç gerilemesi içerisinde olduğumuza işaret eder. Günümüzde her toplumda, milliyetçilikler ve mezhepçilikler hep sansasyonel bir dille savunuluyor. Hangi alanda ve bağlamda kullanılıyor. Olursa olsun, sansasyonel dil, niteliksizlerin tezahürü olarak değerlendirilmelidir. Önyargılar, çıkarlar ve bencillikler, aklın ahlaki alandan uzaklaştırılması durumunda etkili olabilir.

(…) İslami bir gelecekten söz edebilmek için herşeyden önce, İslami yeteneğin özgürleştirilmesi gerekir.

(…) Gelenek/ görenek/ Statüko tarafından şeyleştirilen bir bünyenin, bilinç mücadelesi vermesi düşünülemez. Hayatlarımızı bilinç ve sorumluluk temelinde şekillendirdiğimizde ‘’umut’’ a istihkak kazanabiliriz.

(…) Terörle mücadele retoriği yeni bir emperyal diktatörlük biçiminde ilerliyor. Emperyalist hakimiyet ve hegemonyanın kesintisiz sürdürülebilmesi için ‘’terörle mücadele dili’’ araçsallaştırılıyor.

(…) İslam dünyası toplumları karşı karşıya bulundukları ölümcül sorunlarla yüzleşmedikleri için toplumlarımızı kuşatan belirsizlikler derinleşiyor. Karşı karşıya bulunduğumuz gerçekliği bütün boyutlarıyla yorumlamak, değerlendirmek ve buradan hareketle yeni bir çözüm çerçevesi oluşturmak yerine, popüler tüketim için tarih üretimine başvuruyor, geçmişi politik çıkarlar doğrultusunda sömürgeleştiriyor ve hamaset temelinde sunuyoruz.

(…) İslami düşünce hayatının, muhtemel her tür riski göze alarak dijital diktatörlüğün genç kuşaklarının zihin dünyalarını bütünüyle ele geçirdiği bir dönemde, eleştirel düşünce, eleştirel yorum, çözüm, eleştirel öneri üretmenleri hayati önemi olan bir konu hâline gelmiştir. Genç  kuşakların, yerli ve milli bir noktada yoğunlaşmalarını istemek yerine, küresel bir dikkat  perspektifine sahip olabilmek için, çok daha fazla düşünerek, çok daha fazla uzakları görmeye çalışarak, kendileri için düşünmeye başlamalarını istemek  gerekir. Genç kuşakların milliyetçiler ve hamaset yoluyla kitleselleştirilmeleri, onları bir şekilde işlevsiz kılabilir. Genç kuşakların ısrarla hep niteliği savunarak, özgünlüğü ve üretkenliği gerçekleştirerek yeni zamanlara, yeni koşullara, yeni sorunlara nüfuz etmeye çalışmaları gerekir.

(…) Aziz İslam’ın araçsallaştırıldığı, her tür iktidar için bütün ihtirasların amaç hâline getirildiği günümüz toplumunda çıkar tercihleri, ahlaki tercihlerin yerine geçiyor, hayata ahlaki ufkundan bakıyoruz.  Bu nedenle de derin ve güçlü anlamların/ ilişkilerin/ inşaların sorumlu ve bilinçli ikliminden uzaklaşıyoruz. İslami ilgi, dikkat, duruş, incelik ve zarafeti, ancak küçük bilinç adacıklarında yaşatılabiliyor; her alanda kalabalık ve görgüsüzlük kol geziyor; çıkar hesapları, çıkar ilişkileri, çıkar rekabetleri yoğunlaştığı ölçüde kişiliksizler de çoğalıyor, toplumsallaşıyor; ahlaki hayatımızda, düşünce hayatımızda boşluklar derinleşiyor; bencillikler ve çıkarcılıklar büyük duyarlılıklara geçit vermiyor; bencillikler ve çıkarcılıklar hayatı kirletiyor ve bayağılaştırıyor.

(…) Her milliyetçilik büyük bir ufuksuzluk, dar görüşlülük ve bencillik üzerine şekilleniyor. İçerisinde yaşadığımız tarihsel dönemde de açıkça müşahede edilebileceği üzere , bugünün gerçekliği büyük yalanlar ve büyük kurmacalar üzerinde şekilleniyor.  Her milliyetçiliğin insanlığı parçalara ayırmak gibi patalojileri var. Her milliyetçilik kendi çıkarlarının herkesin çıkarlarından çok daha önemli olduğunu düşünecek kadar kibirlidir. Her milliyetçilik farklı unsurlardan eksiksiz bir asimilasyon ister.

 

Dördüncü Bölüm

Yanlış Temsiller Düşünsel Sorumsuzluklar

Her tür emperyalizme, ekonomik/ düşünsel/ kültürel/ekonomik /siyasal, bağımsız etki/ içerik/ hareket/ inşa ve dayanışmalar üreterek cevap verilebilir. Bunun için her şeyden önce, zihin dünyamızın bütünüyle sömürgesizleştirilmesi gerekir.

(…) Dünya sisteminin hâkim modern normlar temelinde etkisini sürdürdüğü uluslararası ideolojik iktidar söylemini itibarsızlaştırarak, tartışılabilir hâle getirmedikçe bugün Müslümanlar olarak kullandığımız antiemperyalist söylemin hiçbir şekilde caydırıcı bir etkisi olmayacaktır.

(…) İslam dünyası toplumları, toplumlarımız kronik/yapısal sorunlarla gereği gibi yüzleşmeyi başaramadığı için bugün bütün bu sorunlar sıradanlaşıyor, normalleşiyor. Bu konu etrafında düşünsel mesai harcamıyor, düşünsel yoğunluklara ihtiyaç duymuyoruz. Emperyalizmin ahlaki ve entellektüel alana yönelik olarak sürdürdüğü saldırılar karşısında büyük bir duyarsızlık/ sorumsuzluk sergilerken, emperyalizmlerin ekonomik alana yönelik olarak gerçekleştirdiği saldırılar karşısında olağanüstü bir duyarlılık sergiliyor, kitlesel tepkiler gösteriyoruz.

(…) Kendi zaaflarımızdan kaynaklanan sorunlar ile bize dayatılan sorunları birbirine karıştırmamalıyız.

(…) Araçsal aklın ve araçsal iradenin hâkim olduğu bir dünya, ahlaki ve vicdani toplumları/ hayatları imkânsız kılıyor.

(…) Hangi toplum ve kültürde olursa olsun, hangi gerekçeyle olursa olsun, araçsal duruş, araçsal tercih ve yaklaşım anlam çürümesine ve büyük değer yıkımlarına neden oluyor.

(…) Günümüzde Müslümanlar olarak İslami varoluşu/ mevcudiyeti, gerçek hayatta ve dünyada bütün kavram ve kurumlarıyla tecrübe edemediğimiz için kapitalist sisteme, onun ürettiği yabancılaşmalara, kötülüklere, ayrımcılıklara, adaletsizliklere katlanıyor, alternatif bir sistemin, İslami bir sistemin nasıl mümkün olabileceğini konuşmuyoruz. Kötülüklere katlanarak, yabancılaşmalara katlanarak, ayrımcılıklara ve adaletsizliklere katlanarak bunların çoğalmasına, birikmesine bir şekilde katkıda bulunuyoruz.

(…) Hayata, dünyaya, tarihe, ancak kendi dilimiz ve düşüncelerimizle, bağımsız, özgün,İslami içerik üretecek, söz ve eylem  üreterek katılabiliriz. İslami düşünce, ancak bütün boyutlarıyla tecrübe edildiğinde, tecrübe ile bütünleştiğinde anlam ve değer kazanır. Araçsal bir duruşla, yaklaşımla sahici bir kişilik/ şahsiyet sahibi olunamayacağı gibi, İslami sorumluluk alanınada girilemez, nihai bir kararlılık ve adanmışlık sergilenemez.

(…) İslami özgürlük nihai kararlılık ve adanmışlıkla birlikte başlar. Araçsal bir duruş ve yaklaşımla hiçbir zaman ve hiçbir şekilde kendimizi ve içerisinde bulunduğumuz koşulları dönüştüremeyiz

(…) Günümüz dünyasında doğruları ve yanlışları ideolojik yada liberal akıl belirliyor, ahlaki akıl değil. İdeolojik akıl olağanüstü zulümler ve adaletsizlikler, olağanüstü haksızlıklar üretirken, liberal akıl bütün bu zulümler, haksızlıklar karşısında sessiz yada kayıtsız kalabiliyor. İdeolojik akıl, hiçbir şekilde başkalarını dinlemek ve anlamak istemez. Başkalarını dinlemek ve anlamak istemeyen bir akıl, adalet ve merhametle bütünüyle yabancılaşan bir akıldır. Irkçı/ milliyetçi/mezhepçi/akıl da ideolojik akıl örneğinde olduğu gibi, farklı ırkları, milliyetleri ve mezhepleri dinlemek ve anlamak istemez. İdeolojik akıl farklı kültürler ve toplumlar adına da konuşur, onları manipüle eder, kategorize eder. İdeolojik- ırkçı akıl kayıtsız şartsız itaat talep eder, kayıtsız şartsız itaat bireyleri de, toplumları da şeyleştiritr, nesneleştirir.

(…) Ahlaki hassasiyet kaybı, yön kaybıyla birlikte kişilik ve bilinç kaybına da işaret eder.

(…) Gerçek anlamlar, ilkeler/değerler/umutlar gerçek insanlarla birlikte yaşatılabilir.

Beşinci Bölüm

Yeni Bir Söz Söyleyebilmek İçin

Entelektüel/ kültürel bağımlılığın/ edilgenliğin bir kader hâline geldiği toplumlarda/ toplumlarımızda, sömürgeci/ kolonyalist bilgiyle hesaplaşılamadığı için kültürel aşağılama maalesef içselleştirildi. Sömürgeci bilgiyle hesaplaşamayan bir kültür ve toplum için bağımsız bir gelecek/ tarih düşünülemez.

(…) Hangi toplumda olursa olsun niceliksel  olanın  hayatın her alanına hâkim olması, hiçbir  düşünsel/kültürel yönelişe, harekete yoğunluğa hayat hakkı tanımıyor.

(…) Eleştirel olmak, kavga etmek anlamına gelmeyeceği gibi, kibirli olmak anlamına da gelmez

(…) Sömürgeleştirilmeye elverişli unsurlar oldukça, bağımlı unsurlar oldukça, sömürgecilik yeni biçimler altında, yeni isimler altında devam edecektir.

(…) Araçların dünyası, amaçların dünyasını yok etmek üzeredir.

(…)  İslami varoluş, tarihinin içerisinde ahlaki vicdani tanıklıklarla eleştirel duruşla sürdürülebilir. İslam toplumlarında milliyetçi ve mezhepçi tercihler merkezinde yaşanan yoğunlaşmalar, Müslümanların bir bilinç komasına girmeleri sonucunu doğurmuştur. Bugün her toplumda milliyetçilik yönünde, mezhepçilikler yönünde, ulus-devlet öncelikleri ve kutsalları doğrultusunda rıza imalatı çalışmaları yapılıyor. Kitleler bu çalışmalar yoluyla edilginleştiriliyor. Kitlelere ve düşünecekleri değil, ne hakkında düşünecekleri öğretiliyor.

(…) Müslümanlar olarak geçmişte tartışılan, geçmişin konusu olan, geçmişle ilgili sorunlar üzerinde yoğunlaştığımız için bugün tartışılması ve çözümlenmesi gereken sorunları tartışmıyoruz.

(…) Modernlikler, Batılı bir proje olarak emperyalizmler yoluyla toplumlarımıza dayatıldı. Modern kültür bütün toplumlarda seçkinci/ideolojik bir kültür olarak yapılandırıldı. İslam toplumlarında kültürel hayat, tarihin, zamanın, hayatın gerekçeleriyle yüzleşemediği için ideolojik sistemin temel unsurları karşısında farklı bir seçenek,  İslami bir seçenek üretmeyi başaramadı. Yeni bir ufuk, yeni bir dil kuramadığımız, başkalarının diline/ kültürüne maruz kaldığımız için entelektüel/ kültürel tiranlığın müsamahasına sığınarak, biz Müslümanlara lütfen ayrılan  muğlak bir alan  olarak ‘’muhafazakar’’ alana kapatıldık. Bugün ne üretiyorsak sözünü ettiğim bu ‘’ muhafazakar’’ alan içerisinde üretiyoruz. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, hiçbir muhafazakârlık yeni şeyler üretemez, geçmişte üretilenleri güncelleştirmeye, gündeme getirmeye ve tüketmeye çalışır.

 (…) Bir moda ve gösteri biçimine dönüştürülen başörtüsü mücadelesi  tümüyle kaybedilmiştir.

(…) Sömürgeci dünya üzerine karşı ilk başkaldırı İslam Devrimi yoluyla İran’ da gerçekleştirdiği için, bugün emperyalizm, devrimci başkaldırı sebebiyle İran’ı bir kez daha cezalandırmak istiyor.

(…) İslam dünyası toplumları, ancak ümmet bilinciyle/ dayanışmasıyla, İslami evrensellik vizyonuyla emperyalizmlerin üstesinden gelebilir. Önce ben yaklaşımı kibirli aşırılıklara neden olur. Kibirli aşırılıklar hem bireysel anlamda hem de toplumsal alanda sahiplerini yalnızlaştırır. Geçmişi uzatmaya çalışan bir zihniyetle gelecek üzerinde çalışılamaz. Günümüzde, İslami bünye içerisinde milliyetçilikler ve mezhepçilikler yüzünden bir kriz ve çürüme derinleşiyor. İslami bilinç, ümmet bilinci bir şekilde itibarsızlaştırır, değersizleştirilirken her tür muhafazakârlığa, duygusal düzlemde itibar  kazandırılıyor.

İslami bünye içerisinde ilk yapısal kriz, taklit ve itaat yaklaşımının kurumsallaştırılması/ meşrulaştırılmasıyla birlikte başlamıştı. Müşavere ve müzakereyi emreden İslami sitem, bu açık öneri/ uyarıya rağmen taklit ve körü körüne itaati toplumsallaştırdı. Taklit, Müslüman öznelerin kendi tercihlerini belirleme yeteneklerini kısıtladı.

(…) Oportünist söylem ve dil, oportünist ve konjonktürel tercihler/ bağlılıklar, İslami kamusal bilincin yetersizliği sebebiyle Müslümanlar, İslami duruşa yabancılaşarak, ulus- devletin belirlediği anaakıma katılma yolunu seçmişlerdir.

Altıncı Bölüm

Varoluşsal Güvensizlik Varoluşsal Sorumluluk

Ahlak her durumda niteliklerin otoritesini esas alırken, propaganda yoluyla edinilen bilgi, niceliklerin/ sayıların otoritesini esas alır.  Niceliklerin/ sayıların  otoritesi, hiçbir zaman ahlaki sorgulamalar yapamaz.

(…) İslami bilinç ufuk, sorumluluk ve etkinlik ulus- devlet realizminin milliyetçi sınırlarına hapsedilemez. İslami sorumluluk varoluşsal bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, evrensel aidiyetin hakkını vererek yerine getirilebilir.

(…) Bugünün dünyasında Müslüman halklara ve kültürlere yönelik, ırkçı- ideolojik insan- dışılaştırma politikaları/ uygulamaları her geçen gün yoğunlaşıyor. Müslümanların insan halklarına sahip olma hakları bile tanınmıyor. Modern- seküler dünya ‘’ insan hakları’’ tanımını ısrarla ırkçı anlamda kullanıyor, istismar ediliyor. Batı toplumlarında yaşayan Müslümanlar suç işlemedikleri hâlde, suçlu muamelesine tabi tutulabiliyor. Özellikle, Ortadoğu ülkelerine/ halklarına yönelik ideolojik ve keyfi şiddetin, askeri emperyalizmlerin neden olduğu çok yönlü, ağır fiziksel/ ruhsal/kültürel yıkımın kurbanı olan Müslüman mülteciler dünyanın, hemen her yerinde varoluşsal bir güvensizlik içerisindeler. Mülteciler ve göçmenler sorunu hiçbir şekilde insani/ ahlaki / vicdani bir sorun olarak görülmüyor, güvenlik sorunu olarak ta görülüyor.

(…) İslam dünyası toplumlarının, İslami bir açıklaması yoktur. İlahiyat hayatının, İslam’ın ontolojik ve epistemolojik özgürlüğünün nasıl kazanabileceğini düşünememek, tasarlayamamak, tasavvur ve tahayyül edememek gibi, çok derin bir bağımlılık, mağlubiyet ve mahkûmiyet problemi ile karşı karşıya bulunduğunu konuşamamak, İslami bünyenin sömürgeci bilgi tarafından nasıl nesnelleştiğini gösterir. İslam’ ın ontolojik ve epistomolojik özgürlüğü/ bağımsızlığı ve meşruiyeti modern tarihte ilk defa İran’ da (1979) İslam Devrimi’ yle kazanılmış, ancak hem Şii hem de Sünni dünyada yaşanan mezhepçi önyargılar, bağnazlıklar, bencillikler, karşıtlıklar ve rekabetler sebebiyle İslam devrimi  evrensel İslami bir model üretememiştir.

(…) Sömürgecilik yoluyla dayatılan ve evrenselleştirilen bir modelin şiddete dayalı tarihine, kirli ve kanlı siciline rağmen egemenliğini ve kötülüklerini sürdürmesi, sürdürebilmesi konusunda tarihsel çözümlemeler, hesaplaşmalar, sorgulamalar yapmamız gerekirken bunları yapamıyor, sömürgeci- ırkçı modeli aşan bir modelin imk3anları üzerinde yoğunlaşmıyoruz.

(…) Ahlaki ve ilkesel tercihlere yabancılaşmak, kişilik ve irade zaafı ile çok yakından ilgilidir.

(…) Entelektüel anlamda bağımsızlığa, bağımsız kadrolara sahip olamayan, yerel sınırları aşan bir etki üretemeyen bünye yeni bir tarih yapmaktan söz edemez.

(…) Günümüzde bütün akıllar insanlığın selameti için değil, çıkarlar doğrultusunda seferber ediliyor. Bu durum, ahlaki bakış açımızı kaybettiğimizi gösterir. Doğru ile yanlış arasındaki farkın bilincine olmamak,  ahlaki yetersizlikle ilgilidir.

(…) Muhafazakâr bir bünye/toplum/kültür ihtiyaç olduğu hâlde yapısal bir değişim doğrultusunda nihai bir tahayyüle sahip olmadığı için siyasal özne olma iradesi ortaya koyamaz.

(…) Muhafazakâr toplumlar ve kültürler, İslami ilke/ duruş/ tavır/ bağımsızlık ve onuru koruyarak, kaybetmek yerine her defasında ölçüsüz tavizler vererek, ilkesiz uzlaşılar sergileyerek kazanma yolunu seçerler. Muhafazakâr toplumlar ve kültürler, modern- seküler- ideolojik kavramların/ yapıların/ yöntemlerin ontolojik felsefi ağırlığı/ itibarı/ iktidarı altında sistematik bir şekilde ezildikleri, ezilmeye devam ettikleri hâlde bağımsız bir dil, düşünce ve tasavvur inşa etmeyi akıllarından, hayallerinden bile geçirmeyi düşünmezler. Muhafazakâr bir bünyenin resmî yollarla kutsanması, her tür yenilenme yeteneğini bütünüyle   dumura  uğratır. Bu tür toplumlarda, yaşayarak gördüğümüz,  tecrübe etiğimiz üzere entelektüel iklim bütünüyle çölleşmiştir.

(…)Hangi alanda olursa olsun, her tür bağımlılık ahlaki özerkliği bütünüyle yok eder.

 (…) Her muhafazakârlık ve yanlış bilinç, toplumsal edilginliği sıradanlaştırarak kronik hâle getirir.

(…) Hiçbir muhafazakâr toplum ve kültür, hiçbir alanda yeni bir başlangıç yapamaz, yeni bir şey söyleyemez.

 

Yedinci Bölüm

Varoluşsal Sorunlar ve Yansılmalar

Kâr ve çıkar mülahazalarına dayalı modern uygarlık, bu uygarlığın emperyalizm yoluyla yayılması, insani sınırların ahlâki sınırların yok sayıldığı bir dünya oluşturdu. Böyle bir dünyada bireysel çıkar içgüdüsüyle seküler kültür arasında çok yakın bir ilişki olduğunu kaydetmek gerekir. Seküler kültür Allah’ tan bağımsız bir dünya oluşturarak, varoluşun merkezine insanı koyduğu günden bu yana hiççilik derinleşiyor. Daha iyi bir dünya, daha adil, daha ahlaki  bir dünya umudu, hiççilikle, emperyalizmle sona eriyor.

(…) Bireysel bilinç bağımsız düşünme ve sorgulama yeteneklerini kaybeden kitleselleştirilmiş toplumların kabileci duygusallıklar dışında üretebilecekleri bir şey olamaz. Bağımsız düşünme ve üretme yeteneklerini kaybeden toplumlar ve kültürler,  çareyi geleneklere kapandığımızda uzak ufukları görme imkânlârını kaybederiz.

(…) Araçsal amaçlar adına, sistematik olarak dini ve politik popülizm uyuşturucuları üreten bir toplumun ve kültürün, Batı’ nın entelektüel sömürgesi olmaktan kurtulması hiçbir zaman ve hiçbir şekilde mümkün olamaz. Bağımsız düşünceye, eleştirel düşünceye hayat hakkı tanımayan bir gelenekle, kendi kendilerine düşünme yeteneklerini kaybeden bireylere hiçbir alanda, hiçbir mücadele yürütülemez.

(…) Müslümanlar tehvidi dünya görüşüne yabancılaştıkları için bugün muhafazakâr milliyetçiliği yeni bir ‘’din’’ gibi sahiplenerek, İslam medeniyeti ve İslam ümmeti hassasiyetini terk ediyor. İslam ve sekülarizm nasıl hiçbir şekilde, hiçbir gerekçeyle bağdaştırılamaz.

(…) İslam topluluklarında, ideolojik mutlaklar karşısında İslâmi mutlakların göreli hâle gelmesi sebebiyle, İslâm her alanda maalesef sınırsız bir biçimde

(…) Hangi toplumda olursa olsun, eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmadığında her gelenek fosilleşir. Bilgi ve bilinç zemininde İslâmi bir seçenek üretemediğimiz, üretmeye çalışamadığımız için Batı’nın entelektüel hükümranlığına boyun eğmiş bulunuyoruz.

(…) İçerisinde yaşadığımız dönemde, İslami dünya görüşü, İslami dil/bilgi/kültür/ büyük bir otorite ve meşruiyet bunalımı içerisindedir. Otoritesi olmayan bir dünya görüşüyle dil/ bilgi/ kültürle hiçbir mücadele yürütülemeyeceğini bilmek/ anlamak gerekir.

(…) Aziz İslam, çok ufuklu, boyutlu, çok renkli, çok haklı muhteşem bir  bütünlüğün adıdır.

(…) Müslüman olmak, yerli, milli aidiyet alanının sınırları dışına çıkmayı gerektirir. İslam dünyası toplumları İslami muhteşem bütünlüğün, muhteşem kompozisyonun dağılması/ parçalanmasıyla birlikte, parçaların güçsüzlüğü, etkisizliği sebebiyle, emperyal seküler anlamda, sistematik entelektüel/ kültürel müdahalelerle sonuna kadar açık hâle geldiler.

(…) İnsanlığın dünyasında  en büyük niteliğin adalet olduğunu unutmamak gerekir. Hangi bağlamda olursa olsun, çıkar gözetmeye başladığımızda adalet ahlakını kaybederiz.

(…) Gerçek umutlar, büyük ve sahici umutlar, pradigmatik özgürlük mücadelesinin varoluşsal/ hayati önemini idrak ettiğimizde başlayacak.

(…) Hayatlarının merkezinde her şartta İslam’ ı temsil etmeye çalışanlar için iktidar ve para, asla arzu nesnesi olmamalı.

(…) Olmak ve görünmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Olmak, sahicilikle/  şahsiyetle; görünmek, sahtelikle ilgilidir. Görünmek, içsel yozlaşmaya işaret eder. Tercihlerimizi nihai anlamda yapmadığımız takdirde, nihai umutlardan söz edemeyiz.

Sekizinci  Bölüm

Niteliksel Sapmalar Derinleşerek Çoğalıyor

Evrenselci bilinç ve ahlak, yerli/ yerel/ gerçeklere/ bağımlılıklara/ sorunlara kayıtsız kalmak anlamına gelmez. Önemli olan yerli/ yerel oranla kısıtlanmamaktır. Kısıtlanmak, kapsamlı düşünememekle, taşralığa mahkûm olmakla sonuçlanabilir. Kısıtlandığımızda ulusal sınırlar dışında yankısı/ işlevi olabilecek etkliler üretemeyiz. Dar kategoriler içerisinde düşünmek, dünyada neler olup bittiğini öğrenmemizi imkânsız kılar.

(…) Hakikat karşısında ilgisizlik ve kayıtsızlık, niteliklerden feragat edildiğinde başlıyor. Niteliklerden feragat ettiğimizde akışa kapılıyor, yüzeylerin altındaki yalanları göremiyoruz, görmek istemiyoruz. Nitelikten feragat ettiğimiz için milliyetçilik ve mezhepçilik gibi  savunabiliyor, köhne bağnazlıklarla yüzleşemiyoruz. Niteliklerin ve bilincin hâkim olmadığı bir toplum ve kültürde meydan okuma yoktur, eleştiri de yoktur.

(…) Günümüzde bütün toplumlar bir şekilde piyasa aklına maruz kalıyor, piyasa aklı tarafından yönlendirilebiliyor, kötülüğü haksızlığı, adaletsizliği, ahlaksızlığı,  merhametsizliği normalleştirdiği gibi, Siyonist- ırkçı İsrail örneğinde görüldüğü üzere her tür sömürgeciliği, ırkçılığı işgal ve istilayı, mülksüzleştirmeyi bile normalleştiriyor. İnsanlık tarihinin barbarlıkta/ zalimlikle bir benzerini görmediği İsrail rejimi ile Türkiye arasında sık sık siyasal kavgalar yaşandığı hâlde, piyasa aklı tarafından yönlendirilen taraflar ticari ilişkilerini eksiksiz bir şekilde barış içerisinde sürdürebiliyor.

(…) Müslümanlar olarak radikal umutlardan söz edebilmemiz için radikal/yapısal hesaplaşmalar ve değişimin imkânları üzerinde düşünmeye ve konuşmaya cesaret edebilmemiz gerekir.

(…) İslam dünyası toplumları ve kültürleri, bugün aklı putlaştıran konformizm arasında sıkışıp kalmıştır

(…) Modern zamanlarda, modern ideolojilerin bütün kavramsal sistemi araçsal amaçlara hizmet edecek şekilde tasarlandı, kullanışlı hâle getirildi. Bu sistemin araçsal amaçlara hizmet edecek şekilde tasarlanması büyük ahlaki/insani yıkımlara neden oldu. Hâlen bu yıkımlar devam ediyor. Günümüzde, ne yazık ki aziz İslam ve Kur’an da araçsal amaçlar için sistematik bir şekilde kullanılıyor, yorumlanıyor, araçsal amaçlar için gündemde tutuluyor ya da gündemden kaldırılıyor. İslam ve Kur’an çalışmaları hiçbir şekilde İslami referanslar / paradigma temelinde bir dünya görüşü vizyonu içerecek şekilde kamusal hayatın gündemine kazandırılamıyor. Aziz İslam’ın araçsal amaçlar için kullanılabilir, yorumlanabilir hale getirilebilmiş olması, Müslümanlar nezdinde hiçbir rahatsızlığa, kaygı ve endişeye yol açmıyor. Bu durum, İslami bilincin/ aklın/kalbin ve ahlakın çöküşüne işaret eder.

(…) İslami dayanışma yoluyla, İslam düşüncesinin ve kültürünün küresel kültür seviyesine yükseltilmesi imkânı varken bu imkânı kullanmak istemiyor, bir kez daha kabileciliklere ve milliyetçiliklere dönerek, İslami bilince bütünüyle yabancılaşıyoruz.

(…) Muhafazakâr ve konformist bir bünye ya da gelenek gerçekleşmeyen umutlar ve beklentiler biriktirir.

(…) Ontolojik bağımsızlığa/ özgünlüğe/ üretkenliğe sahip olmayan kültürler, günümüzde İslam’a nispet edilen kültürler örneğinde  de görülebileceği üzere, her zaman ötekileştirilmeye, marjinalleştirilmeye açıktır.

(…)  İslam’a Bütün varlığımızla katıldığımızda ancak tevhidin hakkını vermiş oluruz. İslam’a varlığımızın kimi parçalarıyla katılmaya başladığımızda seküler dünya görüşünün hizmetine girmiş oluruz. İnsaniliğin kaybı, sekülerleşmenin, dünyevileşmenin, ahlaki referansların kaybıyla birlikte başladı. Bütün kötülüklerin, zulümlerin, barbarlıkların sıradanlaşması, insanlığın kaybıyla, ahlaki anlam kaybıyla tarihin bir parçası haline geldi. 1948 yılında Filistin nüfusunun büyük çoğunluğunun mülksüzleştirilmesi, yoksullaştırılması, muhacerete zorlanması, katliama tabi tutulması gibi tarihsel adaletsizlikler, tarihsel zulümler, insaniliğini kaybeden emperyal ideolojik iktidarın, İslam dünyasına meydan okuması biçiminde somutlaştı.

(…) Kültürsüzlüğün  hâkim olduğu bir toplumda, etnik duygular kolaylıkla istismar edilebilir Kültürsüzlük iletişim kurma  imkanlarını da imkansız kılar. Kültürsüz toplumlar, kültür üretme yeteneğini kaybeden toplumlar, kültürsüzlüğün neden olduğu derin boşluğu hamasetle telafi etmeye çalışırlar. Kültür üretme yeteneğinin kaybı, insan davranışlarını taşlaştıran, katı kalıplarla sınırlandıran bağlılıklar ve bağnazlıkla yakından ilgilidir. Zengin kültürler, değerli varoluşlara işaret ederken, hamaset her tür varoluşu değersizleştirir.

Dokuzuncu Bölüm

İslami Farkındalığın Derinliğini Kaybetmesi

Farkındalığın  derinliğini ve niteliğini kaybetmesiyle birlikte İslâm toplumları eğitim ve kültür yoluyla değil, propaganda yoluyla yönetilir hâle gelmiştir. Propaganda yoluyla yönetilebilir hâle gelmiştir. Propaganda yoluyla yönetilebilir hâle gelen toplumlar fikirlere, düşünsel yoğunluklara, entelektüel yoğunluklara ve erdemlere yabancılaştıkları için içeriksiz varoluşla, içeriksiz bir dil ve kültürle bütünleşen toplumlar, bugün kültürel çürümenin bütün tezahürleriyle karşı karşıya bulundukları hâlde, yüzeylere yönelik ilgiyi  bir alışkanlık haline getirdikleri için bu çürümeyi fark edemiyor Geleneği mutlak bir otoriteye dönüştüren toplumlarda nostaljik geçmişin sınırları bir türlü aşılamıyor.

(…) Duygusal manipülasyonların baskısı altında tutulan toplumlarda entelektüel akıl yürütme şüphe ile karşılanıyor.

(…) Demokrasiler günümüzde sömürgecilerin suç ortağı olarak, dünya ölçeğinde, küresel ölçekte şiddet kullanma tekelini elinde tutan Amerikan emperyalizmine, Avrupa emperyalizmine hizmet ediyor.

(…) Günümüzde, İslam toplumlarında niteliksel bağlamda, ahlaki bağlamda yaşanan büyük kayıplar, nicelikler/ popülizmler, hamaset ve milliyetçilik yoluyla telafi edilmeye çalışıyor. Milliyetçilikler üzerinde yoğunlaşmanın büyük kimlik yarılmalarına neden olduğu maalesef fark edilemiyor.

(…) Gerçeklerin dünyasına yabancılaşan toplumlar ve kültürler, gerçeklerle yüzleşmek yerine, popülizmler ve milliyetçilikler yoluyla rahatlıyor.

(…) Bugün bizler Müslümanlar olarak entelektüel anlamda, felsefi anlamda kolonize edilmiş, edilebilmiş zihinsel bir dünyada yaşıyoruz. Etki üretemedikleri için, dayatılan etkilere maruz kalan topluluklar için tabi olma durumunu, bugün bir kader hâline gelmiş bulunuyor. Düşünsel7kültürel/ entelektüel anlamda kolonize edildiğimiz için hiçbir şekilde, bugün, İslam’ın ontolojik özgürlüğünü, bağımsızlığını, otoritesini, iradesini kamusal alana yansıtamıyoruz.

(…) Taşralığın etkili olduğu toplumlar ve kültürler eleştirel zihne hayat hakkı tanımıyor.

(…) Popülizmlerin ve hamasetin kitleselleşmesi, her alanda niteliksel inşaları imkansız kılıyor. İslâmi inşayı imkânsız kılıyor.

(…) Bugünü anlamayan, çözümleyemeyen, bu doğrultuda içerik üretmeyen bir düşüncenin geleceğe yol bulamayacağını bilmek ve anlamak gerekir.

(…) Gerçekliğin ideolojiler yoluyla maskelendiği, maskelenebildiği bir dünyada yaşıyoruz. Kendi gerçeklerini üretemeyen toplumlar ve kültürler, her alanda çok aşağılayıcı bir bağımlılık içerisindeler.

(…) İsrail’ in her alanda nihai güvenliğini sağlamak,  Amerika’nın  Ortadoğuda’ki bütün ideolojik ve ekonomik çıkarlarını korumak adına bölge halklarının varoluş, özgürlük ve hayat haklarını bütünüyle yok sayan emperyalist / Siyonist terörün kudurmuş hükümdarlığı İslam ülkeleri arasında yaşanan milliyetçi / mezhepçi / bölünme / rekabet / karşıtlık nedeniyle kolaylıkla sürdürebiliyor. Maruz kaldığımız ortak bilinç kaybı ortak umutların kaybına neden oluyor. Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, dayanışma, başkalarına değer ve önem vermek, başkalarını dikkate almakla başlar.

(…) Müslümanlar olarak, ancak bir araya geldiğimizde tarihin öznesi olabileceğimizi hatırlamalıyız.

(…) Hangi alana ilişkin olursa olsun, çıkar ilişkilerinin belirleyici olduğu bir toplumda iyilik, kardeşlik  ve yaklaşımı bütün bayağılıkları sıradanlaştırıyor, normalleştiriyor, bayağılık toplumsallaşıyor. Ahlaki alan dan kopmamak , uzaklaşmamak için çıkar yaklaşımlarını reddetmemiz gerekir. Nihilizmin altüst ettiği bir dünya da ne pahasına olursa olsun, ahlaki alana tutunmaya devam edebilmeliyiz. Ahlaki alandan  koptuktan / ayrıldıktan sonra gidebileceğimiz daha iyi bir yer yoktur.

Onuncu Bölüm

Sömürgeleştirilebilir Durumda Olmak

Tarihsel gelişmeleri, oluşumları, yapılanmaları, süreçleri bir kader gibi algılamak, zihinsel bir tembelliğin/ fosilleşmenin sonucudur.

(…) Geçmişi doğru anlayamadığımız taktirde, bugünü doğru konumlandıramaz, doğru çözümlemeler yapamayız.

(…) Sağlıklı/ tutarlı yorumlar yapabilmek için, maddi/ manevi nedenler üzerinde, genel nedenler üzerinde çalışmak gerekir, içsel ve dışsal nedenler etrafında bütünlüklü cevaplar üzerinde yoğunlaşmak gerekir.

(…) Müslüman olmak, evrensel bir ayrıcalığa sahip olma anlamı taşır. Bu ayrıcalık bütün insanlığa, bütün kültürlere hitap edebilecek bir birikime, bir sorumluluğa, ahlaksa, vicdana sahip olmayı gerektirir.

(…) İslam dünyası toplumları içe ve geçmişe kapanınca, insanlık ve dünya için yeni bir paradigma üretimine ihtiyaç duymadılar.

(…) İslam toplumlarının/ kültürlerinin iç içe geçmişe kapanmaları sebebiyle dünya vizyonunu/ misyonunu kaybetmeleri, dünyaya, insanlığa tarihe hitap etme yeteneğine, birikimine, bilincine, ufkuna sahip düşünürler, aydınlar, entelektüeller, filozoflar, bilginler yetiştirmelerine engel oldu.

(…) Milliyetçi/ devletçi/ mezhepçi tercihler, yönelişler sebebiyle İslami bilinç parçalanıyor. Bu parçalanmalar anlamları, nitelikleri ve umutları imkânsız kılıyor. Bir kez daha İslami bilincin gün batımını yaşıyoruz.

(…) Kendi dönemimizde gereği gibi tanıklık etmek, tarihin sessiz ve kayıtsız kaldığı konularda yüksek sesle, yüksek bilinçle konuşmakla mümkün olabilir.

(…) Genç kuşakları kendilerinden öncekileri taklide değil, onların önüne geçmeleri konusunda yüreklendirmeliyiz.

(…) İnsanlık dünyasının insanlık tarihi boyunca maruz kaldığı en kibirli ve kirli kötülük, modernitenin bütün hakları ve kültürleri içerisine alacak şekilde kurucu bir dünya görüşüne sahip olduğu iddiasıyla, bu dünya görüşünü sömürgecilik yoluyla bütün dünyaya dayatmış olmasıdır.

(…) Irkçılık düşünmeksizin yapmak demektir.

(…) Kurucu dünya görüşü olarak modernitenin, İslami Müslümanları kısmi / sembolik/ folklorik / özgürlük alanlarına hapsetmesiyle birlikte, Müslümanlar İslami bütünden, bütünlük bilincinden ve sorumluluğundan uzaklaştılar.

(…) İdeolojik ve felsefi diktatörlük, dünyaya/ tarihe/ olaylara tekelleştirilmiş bir dünya görüşü doğrultusunda bakmayı dayatıyor.

(…) İslam dünyası toplumlarında entelektüel emperyalizme karşı örgütlenmiş / kurumlaşmış /toplumsallaşmış entelektüel bir muhalefet hareketi, düşünce/ kültür hareketi, edebi bir hareket bulunmadığı için entelektüel emperyalizmin belirlediği sınırlar, referanslar ve çerçeve dışında ortaya konulan her yorum, görüş, düşünce, tasavvur ve tahayyül anında itibarsızlaştırılabiliyor, değersizleştirilebiliyor, marjinalleştirilebiliyor ve gözden düşürülebiliyor.

(…) Ne pahasına olursa olsun bugün çıkarlarımızı ve ihtiraslarımızı ahlaki değerlerin ışığında içtenlikle yeniden değerlendirmenin yollarını bulabilmeliyiz.

On Birinci Bölüm

Köhne Ayrıntılar Köhne İlgiler

Modern tarih, büyük ölçüde bir baskı ve tahakküm tarihidir. Modern tarih boyunca insan/ insanlık, teknolojik ve ideolojik düzenin nesneleri hâline getirildi. Modern tarih herkese tam olarak tanınmayan  insanlığın kimi insanların eksik insanlar sayılabildiği bir tarihtir. Filistinliler örneğinde takip edilebileceği üzere, kimi insanlar toplama kampı insanları olarak, mülksüzleştirilmiş insanlar/ halklar olarak yaşamaya, ölmeye mahkûm edilmişlerdir. Modern tarih boyunca siyasal stratejiler araçsal ve ideolojik aklın emperyalizmi tarafından belirlendi. Günümüzde de ideolojik emperyalizm belirleyeceğini sürdürüyor. Bu nedenle de, İslam toplumları/ halkları güç ilişkilerine maruz kalıyor. İdeolojik silah olarak kullanılan ‘’insan hakları’’ gibi kavramlar bütün toplumlara / insanlara uygulanmıyor. Liberal demokrasi ve insan hakları  söylemi sistematik bir şekilde eşitsizlik ve şiddet üreten ve envanjelizmin maskesi olmaktan öte bir işlev taşımıyor. Adaletten bağımsız birr hukuk yaklaşımı sıradanlaştığı ve tayin edici olduğu için insanlık acımasız ve ahlaksız bir tarihin baskısı altında tutuluyor.

(…) Müslümanların zaaflarını İslam’ın zaafları olarak görmemek gerekiyor.

(…) Kültürel özne liyakatine sahip olamadığımız için barbarca önyargılara katlanıyoruz. İslami ideallere yönelik yoğunluklar ve bilinç, milliyetçi dayatmalar sebebiyle her geçen gün daha bulanık/ etkisiz hale geliyor.

(…) Bugün hepimizi doğrudan ilgilendirdiği halde, üzerinde belki hiç durmadığımız, düşünmediğimiz, konuşmadığımız, tartışmadığımız varoluşsal bir sorunumuz var. Farkına varmadığımız bu sorun, bugünün dünyasının, tarihinin, dünya sisteminin bize dayattığı düşünsel, kültürel, felsefi, ideolojik sınırlar içerisinde yaşamaya mahkum olmak , bu sınırlar içerinde kalarak tanımlanmayı, konumlandırılmayı kabul etmektedir. Hâkim kültür dünyasının, yapılarının, endüstrilerinin hepimiz için icat ve imal ettiği kategorileri aşamadığımız takdirde, düşünsel / felsefi bağımsızlıktan söz edemeyeceğimiz gibi, maruz kaldığımız İslâmi algı karmaşasından da kurtulamayacağız.

(…) Statüko ile bütünleşen her bünye, zihin ya da yapı, yeni bir tercihte bulunma farkındalığına sahip olmadığı için statükonun aynen devam ettirilmesinin zorunlu olduğunu düşünür.

(…) İslam toplumlarının, İslami düşünce/kültür ve ilahiyat hayatının ortak bir bilinç gündemi oluşturması günümüzde hayati önemi olan bir konu halini almıştır.

(…) Hayatımızı anlamlı/ önemli kılan ilkesel temel tercihlerimiz, ilkesel kararlıklarımızdır.

(…) İslami dili, bilgiyi dünya görüşünü özgürleştirmeksizin, İslami varoluştan hiçbir şekilde söz edemeyiz. Resmi yükümlülükleri yerine getirdiğimizde, ancak resmî alana/ dünyaya dahil olabiliriz.

(…) İslami varoluş mücadelesinin yerini çıkar/ yarar mücadeleleri aldığı için İslami- insani varoluşun derinliklerine nüfuz etme imkânını büyük ölçüde kaybettik, kaybediyoruz.

(…) Bugün islami inceliklere sahip olabilseydik, ihtiraslarımızı, aşırı beklentilerimizi kontrol ediyor olacak, daha ölçülü, daha adil hayatlar yaşayabilecektik. İhtiraslarımızla ihtiyaçlarımız arasındaki denge ve ölçüyü büyük ölçüde kaybetmiş bulunuyoruz.

(…) İslami mücadele bir öç alma mücadelesi değildir, çünkü İslam dayatılan bir inancın, düşüncenin, dilin, kültürün adı değildir.

(…) İslami mücadele yada İslamcılık mücadelesi, Batılaşmanın bir tahakküm biçimi olarak, sömürgecilik yoluyla, jeopolitik çatışmalar yoluyla, kültür emperyalizmi yoluyla islam toplumlarına dayatılmasıyla birlikte kesintiye uğratılan, bastırılan, engellenen, İslami varoluş tarzını ve dünya görüşünü , yeniden, dünyada ve tarihte tecrübe edilebilir bir noktaya taşıma mücadelesidir.

(…) Bağımsız düşünme ve sorgulama yeteneğini yitiren toplumlar, kültürler, koşullandıkları konular, alanlar ve ilgiler etrafında düşündürtürler.

(…) Gerçekte ne olduğumuzu, ne olmadığımızı içtenlikle anlamaya çalışmaksızın hiçbir İslami çabayı sürdüremeyiz. Mümkün olan bir gelecek için eleştirel yeni  bir perspektif hayati önemi olan bir konudur. Toplumlarımızda muhaliflerin, eleştirel bir dil kullananların siyasal anlamda tanımlanmaları gerekirken, ‘’ahlaki’’ gerekçelere dayanarak tanımlanıyor olmaları, karşıtların, muhaliflerin düşman olarak, hain olarak konumlandırılmalarına neden oluyor. Aynı şekilde dışarıdan bakıldığında da, kendi ideolojik tercihlerini bütün dünyaya dayatan Amerika, bu tercihe karşı çıkanları, ‘’ medeniyet düşmanları” olarak etiketliyor.

On İkinci Bölüm

İslami Bilincin Özgürleşmesi

Gelenek tarafından tanımlanan toplumlarda bir gelecek bilinci üzerinde çalışılamaz.

(…) Toplumlarımızda bağımsız, sorumlu ve üretken kültür oluşturmak yerine, liyakatin kadrolar yetiştirmek yerine kişisel kütlelerin belirleyiciliğini gelenek haline getirerek eski yaklaşımları sürdürüyoruz.

(…) İslami farkındalığı kaybetmemiş ve kendimiz gibi kalmayı, kendimiz gibi olmayı başarabilseydik, bu katliamlar karşısında sessiz kalmayacaktık.

(…) Müslümanlar olarak İslami bilincin belirlediği varoluşlara sahip olsaydık, entelektüel put kırıcıkıkla hayatlarımızı anlamlı kılmaya çalışacaktık. Koşulların ve çıkarların belirlediği varoluşlarla hayatlarımızı sürdürdüğümüz için kimi zaman bunun tam tersi bâtıni spekülasyonların, kimi zaman akademinin bünyesine ihtiyaç duyuyoruz.

(…) Müslümanlar sahici ve kararlı bir hayat tarzıyla, her alanda bir bütünlük sahibi olurlar. Ekonomik çıkarlar, politik çıkarlar, konjektürel çıkarlar doğrultusunda konum aldığımızda, İslami bütünlük/ kişilik/ karakter paramparça olur. Bütünlük aynı zamanda özgürlük ve özgünlükle de yakından ilgilidir. Bütünlüğünü kaybeden özgürlüğünü ve özgünlüğünü de kaybeder. Özgürlüğünü ve özgünlüğünü kaybedenler kim olurlarsa olgunlar, gri hayatlara/ varoluşlara mahkum olurlar. Gri varoluşlar/ gri hayatlar ahlaki tükenişin ifadesidir. Gri varoluşlar ve hayatlar bireyleri toplumsuzlaşmış bireyciliklere sürükler. Çıkarlar için mücadele, makam/ mansıp için mücadele, ancak her tür kutsaldan arındırılmış varoluşlarla sürdürülebilir.

(…) Günümüz dünyasında Yahudi soykırımı hiçbir şekilde gündemden düşmez ve düşürülemezken, Müslüman soykırımı her nasılsa hiçbir şekilde gündeme giremiyor. Sömürgeci – emperyalist İsrail’ in ‘’ İstisnai konumu’’ tartışma/ sorgulama konusu yapılamıyor Irak ve Suriye’nin , İsrail’ in bu istisnai konumunu sorunsuz bir şekilde sürdürebilmesi için yok edildiği gereği gibi konuşulamıyor, tartışılamıyor.

(…) Gerçek anlamda İslam’a katılmak bir bilinç ailesine katılmakla başlar. Bir bilinç ailesine katılmak, soy/sop/ kabile /aşiret/ milliyet/ mezhep bağlılıklarını / asabiyetini / bağnazlığını/ bencilliğini aşarak evrensel İslam ailesine katılmak demektir İslami bilinç/ tercih/ varoluş hayatın ve tarihin içerisinde her şeyi çok daha üst düzeyde algılamak, özümsemek, yaşamak ve teslim etmekle ilgilidir.

(…) Bir halkın, bir kültürün düşüşü hakikat bilincine yabancılaşmasıyla birlikte başlar. Hakikat bilincinin kaybı ilahi hakikatin mutlak bir değer olmaktan çıkarılarak, seküler sözcüklerin, tanımların, kategorilerin diktatörlüğüyle uzlaştığımızda başladı.

(…) Genç kuşakların internetin oluşturduğu anonim kalabalıkların dünyasına, sanal kenar mahalle kültürüne yöneldiği bir dönemde, onlara nostaljik telkinlerde bulunmanın hiçbir anlamı olamaz.

(…) İslami anlamda entelektüel bir bağımsızlığa sahip olmadığımız  ve böyle bir bağımsızlık yolunda sistematik bir mücadele sürdürmediğimiz için ideolojik sözcüklerin iktidarını/ otoritesini onaylıyor, onaylamakla kalmıyor, bunları tebcil ediyoruz, edebiliyoruz.

On Üçüncü Bölüm

           Zalim Gelenekçiler Zalim Akılcılıklar            

Sınırsız teslimiyete razı olduğu, ikna edildiği hâlde bu durumun İslami anlam da bir sorun teşkil edebileceğini düşünmeyen, düşünmek istemeyen İslami kesimler, bugün büyük ölçüde hamaset ve popülizme teselli arıyor.

(…)  Her türlü meydan okumaya cevap vermesi gereken bir toplumun, her şeyden önce ahlaken yenilenmesi, ahlaken inandırıcı bir noktaya gelmesi hayati önemi olan bir konudur.

(…) Ahlaken inandırıcı olmayan bir toplum, anlam ve amacın sıfır noktasına doğru sürüklenen genç kuşaklara hiçbir şey kazandıramaz.

(…) Günümüz dünyasında seküler bilgi imparatorluğu, elektronik medya aracılığla genç kuşakların zihin dünyalarını fethetmiştir. Ebeveynlerle, çocukları arasında sağlıklı bir iletişim / etkileşim imkânı yok olmak üzeredir.

(…) Müslümanlar olarak yüksek düzeyde siyasal bilince sahip olsaydık, hiçbir milliyetçiliğe, sağcılığa, mezhepçiliğe, ulus-devlet realizmlerine eklemlenmeyecektik. Her tür eklemlenme, hangi gerekçeyle gerçekleştirilmiş olursa olsun entelektüel ve ahlaki iflas durumunu yansıtır. Entelektüel ve ahlaki iflasla karşı karşıya bulunan bir topluluğun, toplumsal bir düzlemde konuşma likayatine sahip kadrolar yetiştirmeleri beklenemez. Bu durumda uluslararası niteliği ve içeriği olan yayınlar yapabilecek kadrolardan da söz edemeyiz. Günümüzde salon Müslümanları resmi meşrutiyet kazandığı için İslami bilinç kaymaları, bilinç kırılmaları ve sapmaları hiçbir şekilde sorgulama ve tartışma konusu yapılamıyor.

(…) Osmanlı imparatorluğu döneminde, 16. Yüzyıldan itibaren toplumlarımız İngiliz ve Fransız kültürel etkilerine açık hâle geldiler. 19. Yüzyıldan sonra toplumlarımız bu defa Almanya’ nın ve Amerika’ nın kültürel etkilerine maruz kalmaya başladılar. Batı’ nın oluşturduğu üst yapı kurumlarına yönelik toplumlarımızda ortaya çıkan hayranlık ve öykülenme duygusu sebebiyle, Batılılar kültürel nüfuz alanlarını ciddi hiçbir rahatsızlıkla karşılaşmaksızın genişlettiler. Geleneksel yapıların kendilerini kültürel anlamda yeniden üretme kaygısı taşımamaları sebebiyle, İslami bünye karşı karşıya geldiği yeni sorunları hamaset yoluyla telafi etmeye çalıştı. Kendisini dönüştürmesi gerekirken bunu başaramayan İslami bünye sömürgeciler tarafından dönüştürüldü. Taklit hayatlarla, taklit düşüncelerle/ yöntemlerle/  özgün inşalar, tasavvurlar gerçekleştirilemeyeceğini hâlen gereği gibi anlaşılabilmiş değildir. Taklit eden, öykülenen kültürlerin, toplumların ya da bireylerin kendilerine ait sesleri, dil ve öyküleri olamaz. Taklit etmek ve öykünmek, bağımsız bir kişiliğe, kimliğe ve karaktere sahip olmaktan vazgeçmek demektir. Taklide ve öykülenmeye yaslanmak, kendi benliklerini kiilik ve karakterlerini geliştirme iradesinden yoksun olanların işidir.

(…) Tarihin ve insanlık dünyasının en büyük terör kaynağı olan Amerikan emperyalizmi ve Siyonist emperyalizm, İslami bünyenin kendi iç zaafları ve bilinçsizlikleri sebebiyle ilerleyişini sürdürebiliyor. İslamcılık iddiasındaki unsurların ulus- devletler tarafından ilhak edilmeleri sebebiyle, emperyalist politik dünya üzerinde caydırıcı etki uyandırabilecek dünya ölçeğinde ortak tavır oluşturulamıyor.

(…) Müslümanlar olarak karşı karşıya bulunduğumuz sorunları yok saymakla, bu sorunlarla yüzleşmek ya da hesaplaşmak ve temel nedenleri üzerinde çalışarak bunları yok etmek birbirinden farklı şeylerdir.  Büyük bir dikkat sarf etmemiz gerekirken, hiç dikkat etmediğimiz bir sorunumuz var: Bugün yüzleşmek zorunda olduğumuz hepimizi rencide eden tüm bağlılıklar, siyasal/ kültürel statükoyu yapısal anlamda, İslami anlamda değiştirme/ dönüştürme ihtiyacı duymaktan kaynaklanıyor. Bağımsız bir siyasal/ kültürel inşayı düşünmediğimiz, gündemimize almadığımız için her zaman sömürgeci etkilere açık olmaya devam ediyoruz.

(…) Günümüzde İslam dünyası toplumları çok açık bir şekilde, çok ciddi bir ufuk daralması , çok ciddi bir bilinç daralması yaşıyor. Sözünü ettiğimiz bu ufuk ve bilinç daralması sebebiyle, emperyalizme karşı İslami dayanışma gerçekleştirilemiyor, böyle bir dayanışma sorumluluğu gündeme bile getirilmiyor.

(…) Nostaljik anılarla bir tarihsel duyarlılık oluşturmaya çalışmak, genç kuşakların gelecekten dışlanmasıyla sonuçlanabilir.

Bitirirken

Tekelci Anlamların İktidarını Reddetmek

Modern dünya görüşünün egemenlik normları içerisinde kalarak, bu normlar tarafından sistematik bir şekilde, çok yönlü asimilasyona tabi tutulan toplumlarımız, maruz kaldıkları bu asimilasyon sebebiyle, İslami kendiliklerini kaybettiler, kimliksizleştirildiler. İslami kendilikler/   büyük ölçüde bozguna uğratıldı. Sözünü ettiğimiz bozgunla ilgili radikal ve eleştirel sorgulamalar yapılamadığı için hâlen, entelektüel, ideolojik, felsefi saldırılara İslami cevaplar verilemiyor.

(…) Dondurulmuş tekrarlardan oluşturulan bir gelenek. İslam’ın yerine geçti. Eleştiriye hayat hakkı tanımayan bu gelenek, yanılsamalara, yanlış7 sahte bilinçle, zahiri yada  bâtini aşırılıklarla dinî hayatı kontrol altına aldı.

(…) İslami alana ahlaki bilinçle girebilir. Seküler, liberal kavramsal çerçevelerle İslam’ı tanımlayamaz, konumlandıramaz, anlayamaz, konuşamaz ve anlatamayız. Kendi kavramsal sistemiyle konuşamayan bir toplum ve kültür her alanda mülksüzleştirildiği için kendisini ifade edemez.

(…) Aziz İslam’ı aziz Kur’an’ı Batılı rasyonalite yaklaşımın sınavına tabi tutmaktan vazgeçmeliyiz. Bizim, Müslümanlar olarak rasyonoliteden çok içtenliğe, bilgi ve bilince, cesaret ve iradeye ihtiyacımız olduğu açıktır. Tek kültüre dayalı bir evrensellik sömürgeci bir evrenselliktir. Tek kültüre dayalı bir evrensellik sömürgeci bir evrenselliktir. Tek kültüre dayalı bir evrensellik ve mekanik bir uygarlık, tefekküre yabancı bir bilgi/bilim sistemi oluşturarak, bu sistemi dokunulmaz kılarak, gayri insani bir dünya oluşturulmuştur. Günümüzde Amerikan emperyalizmi evrensel insanlık değerlerini, normlarını, hukuk ilkelerini, kendi ideolojik/ ekonomik/ politik çıkarları doğrultusunda yeni gerçeklikler oluşturuyor.

(…) Günümüzde, Müslümanlar olarak, tahayyül ve tasavvurlarımızı hayata geçirmek üzere, kavramsal bir İslami çerçeveye sahip olamadığımızı hatırlatmanın hayati bir önemi olduğu kaydedilmelidir.

(…) Bireylerin bağımsız özneler hâlinde tercihte bulunmaları bir şekilde engellenir. Bu tür toplumlarda geçmişin ve geleneğin kalıpları sorgulanamaz, tartışılamaz; otorite sorgulanamaz, tartışılamaz yeni seçenekler üzerinde konuşulamaz, tartışılamaz; yapıcı yüzleşmeler gerçekleştiremez. Müslümanlar olarak, Müslüman aydınlar olarak düşüncelerimizi, eleştirmemizi, önerilerimizi, kaygılarımızı zamanında söylemediğimiz taktirde, bular daha sonra hiçbir kıymet taşımayabilir. Farkındalığın dili, farkındalığın derin sorumluluğu hakikatin ertelenmesine, savsaklanmasına izin vermez, vermemelidir.

(…) Kolaylıkla manipüle edilebilen, istismara açık toplumların dünyayı ve tarihi tutarlı bir şekilde yorumlama yeteneğine sahip olmaları düşünülemez. İslam dünyası toplumlarında gerçek anlamıyla umut, farkındalık bilincinin yükselişiyle başlayabilir, başlatılabilir. Farkındalık bilinci her şeyden önce bütünüyle bozulan, tahrip ve tahrif edilen İslami bütünlüğün dilini yeniden kurmak zorundadır. Aziz İslam’ın hiçbir etnik parçanın, hiçbir mezhepçi parçanın, hiçbir hizip parçasının yorumlarına indirgemeyeceği, hiçbir parçanın tekelinde / tasarrufunda olmayacağı hakikatini ahlaki bir bilince dönüştürmek gerekir.

(…) Farkındalık bilincinin, ahlaki bilincin yükselişiyle birlikte toplumlarımızın koşullarının önünde sürüklenişi, eleştirel bir sorgulama sürecinin merkezi, konusu hâline getirebilir. Her toplumda manipüle edilebilen, kontrol edilebilen, istismar edilebilen, üzerlerinde her tür iktidarın uygulanabildiği toplumlar için bağımsız bir gelecek tasavvur edilemez. Hamaset ve propaganda söylemi aracılığıyla manipüle edilebilen, istismar edilebilen bireylerin , tarihin ve dünyanın farkına vardığı görülmemiş duyulmamıştır.

(…) Stratejik çıkar algılarının, pragmatik hesapların ve ilişkilerin, çifte standartların dünya görüşüne ve hayat tarzına dönüştüğü, İslami temellere, İslami ilke ve sorumluluklara, merkezi değerlere yabancılaşılan bir dünya ya da toplumda, kişi tek başına kalsa da İslami temelleri, temel ve merkezi değerleri temsil mücadelesini sürdürebilmelidir.

Ve’l-hamdülillahi Rabbi’l- alemin.

Yayına Hazırlayan :  Hertaraf Haber Kültür Sanat Servisi ( Mertcan Köle – Ali Dalaz)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Serdar Duman, Türkiye ve ABD arasındaki ‘güvenli bölge’ uzlaşısını yazdı:
Serdar Duman, Türkiye ve ABD arasındaki ‘güvenli bölge’ uzlaşısını yazdı:
İran İslam Devrimi Rehberi Seyyid Ali Hamanei'den 2019 Yılı Hacc Mesajı
İran İslam Devrimi Rehberi Seyyid Ali Hamanei'den 2019 Yılı Hacc Mesajı