Ali Bulaç İle Tarihselcilik Üzerine Konuşma...

İşte bana göre tarihselci okuma bu altı temel önermeye dayanıyor. Bizim tarihselciliği savunanlarımız “Biz öyle demiyoruz!” deseler de bu doğru değil. Kuramı geliştiren Batılı büyük zihinler, bu kuramı böyle vazetmişlerdir.

Ali Bulaç İle Tarihselcilik Üzerine Konuşma...
Ali Bulaç İle Tarihselcilik Üzerine Konuşma... Zehra

Haksöz Dergisi'nden M. Ali Aslan,  Ali Bulaç ile Tarihselciliği konuştu.  

Haksöz dergisinin Haziran-Temmuz/2019, Sayı: 339-340. sayısında yayımlanan söyleşiyi Ekran Gazetesi okurları için alıntıladık...

İşte o söyleşi: 

İlk sorumuz bir tanım ve çerçeve belirleme üzerine olsun. Tarihselcilik nedir? Hangi ihtiyaç ya da etkilenmenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır? Kur´an´ı yorumlamada bir yöntem olarak görülebilir mi? 

Uzun bir süredir bu konu üzerinde çalışıyorum. Bir kitap hazırlığım var, üç cilt olarak planladım, Allah ömür verirse iki sene içerisinde bitireceğim. Konuyla ilgili yazılan kitapları ve tezleri bir araya getirdim. Bunu  önemsiyorum. Şöyle ki: Her din binasının en altında yer alan bir yapı taşı var, dinler o taşlar üzerine inşa ediliyor. Örneğin Yahudiliğin temel taşı ‘seçilmiş kavim´ doktrinidir. Hıristiyanlıkta ise taş ‘Baba-Oğul-Kutsal Ruh´ anlayışı olup anahtar terim Rab kelimesinin Grekçe´ye "baba" olarak tercüme edilmesi ve İncillere öyle geçmesidir. Bu taşları çektiğiniz anda bu dinler çöker. İslam´ın temel taşı ise vahiydir. Vahiyle oynarsanız; vahyin sıhhati konusunda şüpheler uyandırırsanız ve bu genel kabul görürse en alttaki taşı çekmiş olursunuz. Tüm dinlerde bu taşların dokunulmazlığı vardır. Biraz abartı gibi gelecek ama bana öyle geliyor ki akademisyenler, fikir adamları, yayınevleri öncelikle bu konuya ihtimam göstermeleri, bu konu üzerinde yoğunlaşmaları gerekir. Bu aynı zamanda İslam dünyasında ve Türkiye´de deizmin yayılmasının en önemli sebeplerinden biridir. 

Tarihselcilik nedir?

Bu konuda yazı yazan, konuşan kişilerin farklı tarihselcilik tanımlamaları var. Herkes kendine göre kavramın içini doldurmaya çalışıyor. Benim konu üzerine yaptığım okumalardan çıkardığım sonuç şu: Tarihselciliğin birkaç temel önermesi var.

Birinci önerme ve en önemlisi “Tarihin üstünden tarihe müdahale yoktur.” Yani tarih kendi mecrasında seyreder; tarih üstü bir güç/varlık buna müdahale etmez.

İkincisi “Her şey tarih içerisinde cereyan eder.” Bütün olaylar tarihseldir, tarih içinde ortaya çıkmıştır ve dolayısıyla bunlar ontolojik değil antropolojiktir, yani insan- kültür merkezlidir. 

Üçüncü temel önerme, “Tarihsel olgu ve olayları ortaya çıkaran tarihsel şartlar bulunmaktadır.” Hiçbir şey hüda-i nabi değildir, yerden bitmez, her şey tarihsel şartların ve toplumsal durumların ürünüdür.

Dördüncüsü, “Bir tarihsel olayı veya toplumsal olguyu anlamak için bu olayı, olguyu ortaya çıkaran, belirleyen tarihî sebepler ve olgulara dönüp bakmak gerekir.” Tabii ki bu şartlar, olgular ve faktörler kişiden kişiye göre değişmektedir. Örneğin Hz. Muhammed´in hicretini bir Marksist izah edecek olursa şöyle diyecektir: Mekke ve Medine burjuvazisi arasında eskiye dayalı bir rekabet vardı. Medine burjuvazisi Mekke´den çıkacak olan bir peygamberin Medine´ye üstünlük sağlayacağını kestirdi ve yeni dine yatırım yaptı. Hz. Muhammed (s.a.)´i Medine´ye davet etti. Bu olayın temelinde (örneğin Akabe biatlerinde) bu tarihsel durum vardır. Durkheim´cı birisi ise sebep ve gerekçeyi toplumsal birimler olan kabile savaşları veya rekabetlere bağlayacaktır. Yani farklı düşüncedeki insanlar olayı kendi düşüncelerine göre bir çıkarımda bulunacak; olayı maddi, ekonomik, toplumsal, siyasi, coğrafi, kültürel bir sebebe yaslayacaklardır. Bu olayın ilahi bir yönlendirme ile vuku bulma ihtimali yoktur bu bakış açısına göre.

Beşinci önerme ise “Olaylar ve olgular tarihsel ve toplumsal şartlar tarafından oluşuyor ise bu her din, doktrin, siyasi hareketler, devletler, imparatorluklar ve dolayısıyla İslamiyet için de geçerlidir.”

Altıncı ve son önermeye göre her tarihsel aşama (evre, devir, dönem, çağ, vetire, zaman dilimi vs.) bir öncekinden daha “ileri”dedir, önceki sonraki için referans veya yol gösterici, belirleyici, düzenleyici olamaz. İddiaya göre vahiy de “belli bir tarihi zaman ve toplumsal durum”da teşekkül ettiğinden bugün için yol gösterici veya düzenleyici kaynak olamaz.

İşte bana göre tarihselci okuma bu altı temel önermeye dayanıyor. Bizim tarihselciliği savunanlarımız “Biz öyle demiyoruz!” deseler de bu doğru değil. Kuramı geliştiren Batılı büyük zihinler, bu kuramı böyle vazetmişlerdir.

Şimdi bizimkiler o dünyada ortaya çıkmış, kendi önermelerine dayalı yöntemi bir nevi iktibas edip “Biz bu yöntemle Kur´an´ı ve İslam´ın tarihî tecrübesini açıklayabiliriz” diyorlar. Bunu uygulamaya çalıştıkları zaman, ortaya çıkan şey şu oluyor: Birinci önermeye göre tarihe tarih üstü güç müdahale edemiyorsa, Allah da tarihte herhangi bir müdahalede bulunmadı! Oysa biz inanıyoruz ki Allah, tarihe müdahale eder. Ve bunu bazen doğrudan yapar. Örneğin Hz. İbrahim´in yakılacağı ateşe müdahale etmesi gibi. Müdahale etmeseydi Hz. İbrahim ve sonrası tarih çok farklı olacaktı. Ya da Hz. Musa´nın, kavmiyle beraber Kızıldeniz´in içinden geçmesi gibi. Ateşin tabiatında yakmak olduğu gibi suyun tabiatında da boğmak var. Allah, burada tarihe müdahale ediyor ve yasayı değiştiriyor. Olup biten, bir üst varlık mertebesi olan melekut aleminin yasasının devreye girmesiyle mülk aleminin yasasının değişmesidir. Melekut aleminin yasası mülk aleminin yasasını değiştiriyorsa, yani kendisinde uluhiyet vasfı olmayan ateş yakmıyor, su boğmuyorsa sonuç itibariyle yine Allah´ın sünnetinde değişiklik yoktur hükmü geçerli olmaktadır. Allah´ın müdahalesi olmasaydı, Hz. Musa ve beraberindekiler boğulacaktı ve İsrailoğullarıyla ilintili bir tarih olmayacaktı. Bu temel gerçek hesaba katılmadan Kur´an´ın "ayet" diye isimlendirdiği mucizeleri bilimsel yöntemle elde edilen bilgiyle açıklayamamak onları reddetmek veya olmadık pozitivist tevillerle açıklamak doğru değildir.

Allah´ın doğrudan müdahalesinin yanı sıra vahiyle müdahalesinin olduğu da vakıadır. Hz. Muhammed (s) cahiliye toplumu uyarmak üzere elçi seçilmeseydi, o bölge merkezli değişen dünya tarihi belki başka bir yöne akacaktı ve o bölge kimsenin umurunda olmayacaktı. Allah tarihe vahiy yoluyla müdahale etti. Demek ki tarihin üstünde tarihe bir müdahale söz konusudur. Oysa tarihselcilik paradigmasına göre tarihe, tarihin üstünde bir gücün müdahale etmediğini kabul etmek zorundasınız. Hayır! Allah vahiy gönderdi. Cebrail´i de gönderdi fakat bunlar tarihsel şartlarda oluştu dediğinizde burada büyük bir çelişki meydana gelir. Eğer bu din 610-632 yılları arasında tarihî şartların ve toplumsal durumların ürünü idi ise ve bunu Allah peygamber göndermek sureti ile o toplumu bu şekilde biçimlendirdiyse o zaman iki önemli sonuç ortaya çıkar: 1- Allah bugünü (632´den sonrasını) öngöremedi. Sadece o zamanın/tarihin şartlarına göre o toplumu ıslah etti. Nüzul zamanından başka zamanlarla ilgilenmedi. 2- O toplumu ıslah etti. Peki, neden bu topluma bir şey söylemedi? Sadece o zamanın insanlarına mı bir lütuftu bu? Birinci durumda yüce Allah -haşa- bilgisizce, ikinci durumda adaletsiz davranmış konuma düşmektedir. Bu tanım çerçevesinden baktığımız zaman tarihselciliği İslam´a ve Kur´an´a uygulayamayız. 

Peki hermenötik, yapısalcılık, tarihselcilik vb. yaklaşımlarla klasik tefsir usulü meseleleri arasında bir ilişki kurmak mümkün müdür?

Şüphesiz hermenötik, yapısalcılık veya tarihselcilikten bahsettiğimizde bunların her şeyden önce bir anlama yöntemi olduğunu bilmeliyiz. Her zaman her metni veya söylemi anlamanın bir yöntemi vardır. Geleneksel usul, eğer nasstan ve delaletinden emin ise, nassı farz, vacip, sünnet, mübah, müstahab veya helal, caiz, mendup, haram, mekruh vb. kategorilere ayırır, böylelikle nassı amele mesned teşkil eder. Bu bir yöntemdir. Bu usulü İncillere veya Solon´un kanunlarına uygulyamazsınız. Bir söylemi anlamaya dayalı geliştirilen yöntem ile bir başkasını açıklamaya çalışmak bazen mümkün olmayabiliyor. Tarihselciler buna genellikle itiraz eder ama hermenötiği veya tarihselciliği ortaya çıkaran birçok faktör var. Nasıl ki bunlardan bağımsız tek başına bir yapısal unsur olmayacaksa, onları anlamak için kullandığımız unsurların da yetmeyeceği durumlar vardır. Örneğin İncil´i anlamaya çalışan bir Hıristiyan otantik bir metinle karşı karşıya değildir. İncillerin başına iki büyük musibet geldi. Biri Hz. İsa aldığı vahiyleri vahiy kâtiplerine yazdırmadı. Peygamberimiz ise vahiy kâtiplerine kelimesi kelimesine kendisine gelen vahiyleri yazdırıyordu. Hz. İsa ise sadece vaaz olarak tebliğde bulundu. Hz. İsa´nın dünyadan çekilmesi ile beraber aradan geçen 40-80 yılın sonunda, İncil yazarları o bölgeyi dolaşmaya başladılar. Hz. İsa´nın vaazlarını dinleyenlerden sözleri toplamaya başladılar. Ve bunları da Grekçe olarak kaydettiler. Oysa vahiy Hz. İsa´ya Aramice gelmişti. Teşbihte hata olmasın, Allah Resulü´nün vefatından 50-60 yıl sonra farz edin ki Türk yazarlar Hicaz bölgesine gidip vahiy diye duydukları sözleri topluyorlar ve bunu yazıya Türkçe olarak kaydediyorlar. Tabi ki burada açık anlam sorunu ortaya çıkacak. Hermenötikte de tarihselcilikte de bu faktör önemli. Evvela şunu sorarlar: “İsa ne dedi?” Ne dediği mutlak olarak bilinmediği için Hıristiyanlıktaki en temel soru da bu olmuştur. ‘Dedi´ diye rivayet edilen şey sahiden olduğu gibi İsa´nın ağzından mı çıkmıştır, yorum mudur, mealen midir bu bilinmiyor.

Biz yüce Allah´ın ne dediğini biliyoruz, bu yüzden “Ne demek istedi?” diye sorarız. Nitekim tefsiri şöyle tanımlarız: Hitapta ilahi muradı, hükümde maksadı araştırma ve bulma çabasıdır. Cenab-ı Hak hitapta bulunmuş, hitap Peygamberimiz üzerinden muhataplara ulaşmıştır. Peki, yüce Allah bu hitapla neyi murat etti? Yahut da “bir erkek ile iki kadın” (2/Bakara, 282) ayetindeki maksat nedir? Ahkamla ilgili bir konu ise “maksadı” ararız. Çünkü “Bir işte maksat ne ise hüküm ona göredir.” Ama konu varlık alemi, varoluş-yaratılış, bilgi, ahlaki erdemler ve değerler, insan ve hayatın anlamı ve amacıyla ilgili ise o zaman “ilahi muradı” araştırmaya çalışırız. Peki, diyeceksiniz ki metin-bağlam arasında bir ilişki yok mu? Elbette ki var. Kur´an nassını anlamaya çalıştığımız zaman (ki metin dememek lazım. Genellikle tarihselciler metin diyorlar. Bu ifade doğru değil. Çünkü metnin bir yazarı vardır. İncilleri de İncil yazarları kaleme almıştır. Cenab-ı Hak veya vahiy meleği yazar değildirler.  Vahiy, el Alim´in sözü, kelamıdır. Kelam başka metin başka. Oryantalistler bunu metin olarak görürler ve haliyle bu metne yazar bulurlar. Kur´an´ı da Hz. Muhammed´in yazdığını iddia ederler. Ona bu metni yazdıran tarihsel sebeplerin peşine düşerler) klasik tefsir usulünde de görüldüğü üzere karşımıza sebeb-i nüzul kavramı çıkar. Tabi ki nüzul sebebinin yanı sıra "hükmün vasatı"nı da bilmek gerektiğini düşünüyorum. Ben tefsirimde Şatıbi´den mülhem bu kavramı Bakara suresinin 282. ayetinin tefsirinde kullandım. Şu ayet bu olay üzerine indi, evet. Peki, o olayı ortaya çıkaran vasat neydi? Misal, Kur´an, söz konusu ayette kâtip  üzerinde duruyor. Doğru yazsın, eksik olmasın, adil yazsın vs. Çünkü sözleşmede taraf olanların çoğu ümmi. Kendi aralarında bir mukavele yapıyorlar. Okuma yazma bilen kişi yani kâtip çokça dikkat etmeli. O toplumun okur yazarlık oranına baktığımız zaman anlıyoruz bunu. Bu, mümkündür fakat ayet mutlak belirleyendir diyemeyiz. Burada maksat adaletin sağlanmasıdır. Anlaşma doğru bir şekilde yazılmalıdır. Hükmün illeti zabt/hafızadır. Peki, illetin değişmesiyle hüküm değişir mi? Evet değişir. Tarihselcilerle burada örtüşüyoruz. Örneğin noter bir kadın düşünelim ya da iktisat profesörü bir kadın. Bu kadın neyin altına imza attığının idrakinde. Bir kadın iki erkek çağırmanın gereği kalmamıştır böyle bir durumda. Bu anlamda hükmü anlamak için bizim zaten yerleşmiş bir usulümüz var. Maksadı araştırabiliriz. Hermenötik, tarihselci bir yönteme ihtiyaç yok. İllet değişince hüküm değişiyor ama illet geri gelince hüküm de geri gelir. Tarihselcilerin bir bölümü bunu reddederler. Onlara göre gelen hüküm gelmiştir ve geldiği zamanda kalmıştır. Gittiği zaman da gitmiş ve bitmiştir. Bugün için geçerliliklerini kabul etmeyerek ayetleri tarihe hapsetmektedirler.  

Tesettür/başörtüsü hakkında tarihsel koşulların ortadan kalktığını söylemek mümkün olabilir mi buradan hareketle?

Tarihini iyi hatırlıyorum, 1994´te Türkiye´de önemli fakih bir hocamız, başörtüsüyle ilgili hükmün ortadan kalktığını iddia etmişti. Çünkü ona göre başörtüsüyle ilgili ayetin illeti kadının eziyet görmesiydi. Bugün başı açık diye hiçbir kadın eziyet görmez; bu bir örf oldu. Dolayısıyla hükmün değiştiğini savunmuştu. Ben de hükmün illetinin devam ettiğini savunmuştum. Çünkü Kur´an, bu konuda iki illet gösteriyor. Birincisi örtünen kadınların eziyet görmemelerine atıf ve diğeri de “Sizi diğer kadınlardan ayırabilsinler” manasında ‘kimlik´ ifade ettiğini söylemiştim. Finlandiya´nın başkenti Helsinki´de bir gezimiz esnasında onlarca metre ötede yürüyen iki başörtülü kadın gördüm. Ben onların Müslüman olduğunu örtülerinden anlamıştım. Yani diğer kadınlardan Müslüman kadınları ayıran bir illet vardı üzerlerinde. Halen hükmün illeti geçerlidir demek ki Müslüman kadınlar nezdinde. Bu değişmemiştir. Sadece eziyete indirgersen diyebilirsin ki “Başörtüsü dinî bir vecibe olmaktan çıktı, kadının örtünmesine gerek kalmadı.” Ama öyle değil. Kur´an ikili bir etkiden ve illetten bahsetmektedir. Bir tarihselciye göre başörtüsü vecibesi ortadan kalkmıştır ama doğru usulü kullanan birine göre başörtüsü vecibesi hükmünü devam ettirmektedir.

Usuldeki illet-hüküm ilişkisiyle tarihselci yöntemde bazı örtüşen taraflara dikkat çektiniz verdiğiniz örneklerde. Peki, ayrışan taraflar daha temel alanlarda mı?

Bu biraz da felsefi bir konu. En temeldeki itirazımız hükmün referansının vahiy olduğu hususudur. Vahiy, Peygamber (s)´in bir üretimi değildir. ‘Kelam-ı Muhammed´ teorisi ya da bizimkilerin ifadesiyle “Mana olarak geldi, Peygamber de bildiği dille bunu ifade etti” iddiası ciddi bir konudur. Bir şair düşünün, şiir yazıyor. Birkaç bin kelime ile bir şiir ya da metin yazıyor. Kullandığı kavram sayısı yüzlerle ifade edilir. Fakat Fuzuli 18 bin kavram kullanır, istimal ettiği kelimeler ise yüzbinlerle ifade edilir. Fuzuli´nin kelime dağarcığı çok zengin. Peygamber´in dili de sınırlıdır. Muhammed (s) Mekke´de kaç kelime ile konuşuyordu? Arapçayı ondan çok daha iyi kullanan şairler vardı. Burada Arapçayı ikiye ayırmak gerek: Bedevilerin-Arapların Arapçası ile vahyin Arapçası. Vahyin Arapçası müteal mertebededir, daha üsttür. Vahiy, Peygamber´in dilini kullandı ama ona semantik müdahalede bulundu. Bizim tarihsel/antropolojik düzeye indirilmeyecek olan dediğimiz Arapça Kur´an vahyinin Arapçası´dır, yoksa ne nüzul zamanında ne bugün Arapların konuştuğu Arapça değildir.

İkinci husus tarih üstü müdahaledir. Buna değinmiştik.

Üçüncü husus da benzer görünen “İlletler değişirse hüküm değişir” ilkesinin sonuç itibariyle tarihselcilikten ayrılmasıdır. Örneğin, çocuğun velayeti anne babasına aittir. Bu, bir hüküm ve bu hükmün illeti çocuğun küçüklüğüdür. Çocuk küçük olduğu için bedeni ve malı üzerinde tasarrufta bulunamaz. Çocuk 18 yaşına gelip akıl baliğ olunca illet değişir, bu durumda hüküm de değişir. Artık çocuk kendisi mal mülk sahibi olabilir, evlenebilir vs. Fakat 30 yaşına gelip de akıl sağlığını kaybedecek olursa, illet bu durumda geri gelir, eski hüküm de geri gelir. Çünkü yine kendi bedeni üzerinde tasarrufta bulunamayacak. Bu durumda tekrar ona bir vasi gerekecek. Tarihselciler ve hermenötikçilerde tarihsel şartların değişmesiyle hüküm ebediyen ortadan kalkar, çünkü geçerli tarih felsefesine göre, her bir aşama kendinden önceki aşamadan daha ileridedir, tarihte geri dönüş yoktur.

Tam da burada Hz. Ömer´in uygulamalarını hatırlamakta fayda var. Tarihselcilerin bu uygulamaları istismar ettikleri söylenebilir mi?

Hz. Ömer, illetin değiştiğinden hareketle hükmü askıya aldı ama tümden yürürlükten kaldırmadı. Zira hükmün maksadını esas aldı. Hükmü askıya almak başka ortadan kaldırmak başka. Askıya alınan şey durum icap ettirdiğinde askıya alındığı yerden indirilir, devreye girer. Buna “İçtihadi nesh” diyorlar ki bu yanlış bir isimlendirme. Hiçbir içtihat bir nassı nesh edemez. Sünnet de Kur´an´ı nesh edemez. Sünnet açıklar, tahsis eder, detaylandırır, takyid eder ama ilahi hükmü yok edemez. Şartlara, duruma göre hüküm tabi ki değişebilir. Örneğin biz şu an Türkiye´de çeşitli ideoloji ve din mensuplarıyla bir hukuk zemininde bir arada yaşıyoruz. Bugün Filistin´e gidecek olsak orada “Senin dinin sana, benim dinim bana” diyemeyiz. Çünkü orada cihad şartları söz konusu. Hüküm değişebilir ama ortadan kalkmaz. Tarihselcilik ise dinin kendisini tarihte bırakmayı gerektiriyor. Meşhur bir tarihselcimiz maalesef şöyle diyor: “Allah konuştu, sözü bitti. Şimdi sıra bizde.”

Hz. Ömer hükümlerin maksadını ve hitaplardaki muradı iyi anlayan bir sahabeydi. Bu hasleti sadece Hz. Ömer´e hasretmek de yanlış. Hz. Ali ve diğer bazı sahabeler de bu formasyona sahipti. Halife Ömer en kritik konularda sahabelerden destek görmüştür. Kur´an-ı Kerim´de açık bir şekilde ifade edilmiş ve Peygamber (s)´in tatbikatı da bu yöndeyken; İran ordularının çökertildiği Kadisiye Savaşı sonrasında Hz. Ömer Sevad arazisini ganimet dağıtmadı. Dağıtmamasının sebebi Şatıbi´nin “makasıd” olarak sonraları formüle ettiği şeydir. Sebep olarak da “Biz bu derebeyliği, feodaliteyi yıkmak üzere savaştık. Eğer ben bu toprakları dağıtırsam eski derebeylik sistemi tekrar ortaya çıkacaktır. Ben yeni bir statü tayin ediyorum, topraklar üzerinde yaşayanlar bu toprakları işleyecek ve beytülmale vergi vereceklerdir.” Öyle ki savaşa toprak talebi şartıyla katılan Beni Buceyle kabilesine toprak yerine nakit ödemede bulundu, yani anlaşmayı bozdu. Hz. Ömer´in evi bazı sahabeler tarafından kuşatıldı, bu içtihada öfke duyanlar oldu. Hz. Ömer, meramını anlatamayınca Hz. Ali´ye başvurdu, Hz.  Ali, Ömer´in içtihadında isabet ettiğini ifade etti. Hz. Ali ile beraber diğer sahabelerin Hz. Ömer´in yanında yer almasıyla gerginlik ortadan kalkmış oldu. Bu o kadar değerli bir içtihattı ki, Hz. Harac arazi statüsüne soktuğu bu araziler için “Bütün Müslümanların, San´adaki çobanın bu arazide kıyamete kadar hakkı var” hükmünü koydu. Bu hükme göre bugün Bengaldeş´teki, Somali´deki müslümanın Ortadoğu´nun yer altı ve yerüstü kaynaklarında hakkı var. Su, ateş ve otlakların ümmetin tamamının malı ve mülkü sayıldığı, ganimetin küçük arazilere, önünde bahçe olan evlere tahsis edildiği hükümlerin neresi tarihsel veya bütünüyle “içtihadi nesh” ile yürürlükten kaldırılmış bulunuyor?

Ayrıca Hz. Ömer´in müellefe-i kulub hakkındaki hükümleri, hırsızlık cezasını askıya alması gibi uygulamaları şu anlama geliyor: Eğer bir hükmün illetinde bir değişiklik varsa, illetten kaynaklanan hüküm maksada hizmet etmiyorsa, başka bir deyişle hüküm maksada aykırı bir sonuç verecekse, maksadı temel alıp hükmü askıya alıyor ama hükmü nesh etmiyor. Bu da müçtehit devlet başkanına tanınmış olan bir yetkidir. Suiistimal edilmemelidir. Ancak İslam fakihleri yer yer bunu istismar ederek devlet başkanlarına bunu bir hakmış gibi tevdi ettiler. “Ta´zir” adı altında devlet başkanına ölüm cezasını dahi verebileceği yetkilerin verilmesi tarihte halife ve sultanların yönetimini despot kılan önemli sebeplerden biridir. Allah ve Resulü´nün tayin etmediği bir ölüm cezasını devletler veremez. Hz. Ömer´in bu içtihatlarına benzer Hz. Ali´nin de içtihatları var, hassaten Haricilerle ilgili. Bu, tarihselcilik değildir, şartlara göre hükmü askıya almış ama nesh etmemişlerdir.

Kur´an´daki bütün hükümler evrensel ve ebedidir. Fakat her hükmün uygulandığı ya da ete kemiğe büründüğü bir olay vardır, hükmün maksadı evrensel, formu yerel ve yöresel olabilir.

Hadis ve Sünnet İçin de Aynı Şey Söylenebilir mi?

Hadis ve Sünnetin bazı bölümlerine tarihselcilik uygulanabilir. Örneğin Karâfi, sünneti çeşitli kademelere ayırmıştır. Hz. Peygamber´in peygamber misyonuyla söylediği, devlet başkanı olarak, aile reisi olarak, Medine´nin özel şartları ile ilgili söylediği sözler var... Bir kısmı yöreseldir bu kademelerin. Bir kısmı da tarihseldir. Örneğin “Kurban Bayramında kurban kesildikten hemen sonra etleri dağıtın.” diyor Efendimiz. Aradan iki-üç sene geçmiş, Peygamberimiz yine kurban kesmiş ama hemen dağıtmıyor. Soruyorlar: “Ya Resulallah bize şöyle demiştin, şimdi sen dağıtmayı geciktiriyorsun.” “Doğrudur”, diyor Efendimiz, “O zaman gezgin bedeviler vardı, etin bir an önce onlara ulaşmasını istedim.” Bu olayda evrensel olan, kurban etinin, ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasıdır. Ancak bunun ne zaman ne şekilde dağıtılacağı, bayramın ilk günü ya da üçüncü günü mü bu, değişebilir. Örneğin İdlib´deki ihtiyaç sahipleri için kesilmesi de böyledir ve evrensel maksat hasıl olduktan sonra yer de önemli değildir.

Resulullah, emzikli kadınların kocalarıyla birlikte olmalarını yasaklamak istiyor. Ardından Rum ve Farslarda bebeğe bir zararının olmadığını görünce bu düşüncesinden vazgeçiyor. Resulullah´ın düşündüğü ve burada evrensel maksat olan şey, bebeğe zarar verilmemesidir.

“Maksat nedir?” sorusuna mutlak cevap arayan insan, sonuç itibariyle sınırlı aklıyla harekete geçiyor. Burada Allah adına bir söz söylemiş oluyor. İnsanın kendi hevasını merkeze koyması değil midir bu?

Din adına ve Allah adına konuşuyorlar bizdeki tarihselciler. Bu, farkında olmadan onları Hıristiyan papaların konumuna düşürüyor. Bizim dinimizde kimse Allah adına konuşamaz. Din adına da konuşamaz. Ancak dinden anladıklarını konuşur ve bunu da tekilliğiyle sınırlı tutar. “Ben dinden şunu anladım, Kur´an´dan şunu anladım” diyebilir. Bu, budur dediğin zaman papa gibi “Maksat budur ve bu maksada uygun olarak bu hüküm değişmiştir!” demiş oluyorsun. Sen bunu neye dayanarak söylüyorsun, bunu temellendirmen lazım. Tarihselcilerdeki sorunlardan birisi de temellendirememe sorunudur. Fazlurrahman´ı ve diğerlerini ayırmak gerekir. Bu konuda ondan sonra gelenler onu çok geride bıraktılar. Onun derdi, problemi doğru anlamak ve çözümlemekti. 1400 sene öncesine gidip ilgili problemin veya benzerinin orada nasıl çözüldüğünü araştırmaya çalışıyordu. Oradan da bugüne bir şeyler söyleme çabası... Aslında bu, bir bakıma kıyasın başka yöntemi, daha modernize olmuş bir versiyonuydu. Şu anda öne çıkarılan tarihselcilik, bundan tamamen farklıdır. “Bu hüküm tarihte ortaya çıktı ve tarihe aittir. Artık onu günümüze taşımamız mümkün değildir” görüşündeler. Ancak genel, soyut, flu maksatları kabul etmekteler. Örneğin ahlaklı, adil toplum vurgusu gibi. Peki, adil toplum nasıl kurulur? Bir komünistin adil toplum tasavvuru var, bir liberalin, bir Müslümanın tasavvuru var. Sosyalizmin temel kavramı eşitlik, liberalizmin özgürlük, İslam´ın ise adalet… Bunlar birbirine uymamakta. Özgürlük adaleti getirmezken, eşitlik adaleti getirmiyor ki! Her birinin ayrı adalet anlayışları var. “Bırakınız yapsınlar” söyleminden nasıl bir adalet beklentisi olabilir diğer insanların? Adaleti, ahlakı ete kemiğe büründürmediğin, hükümlerle ifade etmediğin zaman her türlü doktrinin adaletini İslam olarak sunabilirsin.

Fazlur Rahman, İslam toplumlarının üzücü durumuna iyi niyetli çabalarıyla çare ararken bu noktaya geldi. Bizimkiler öyle değil. Bizimkilerin tarihselciliğe sarılmalarının birkaç sebebi var. En önemli sebep modern bilimsel yöntemle elde edilen bilgi ile Kur´an´ın verdiği bilgileri bağdaştıramamalarıdır. Örneğin Hz. İsa´nın babasız doğması. Bu, bilimsel olarak izah edilemez. Yedi gök meselesi, şihapların şeytanları yakması vs. bunları açıklayamıyorlar. Akli olan ile bilimsel olanı özdeşleştirmişler. Onlara göre bir şey bilimsel değilse akli de değildir. Oysa akli olan birçok olayı bilimsel olarak izah edemezsiniz.

Mesela?

Mesela İbn-i Sina´nın orta önermesi ne akılla ne bilimle gerçekleşti. Yıllarca uğraşıyor, çözümleyemiyor. En son rüyasında görmesi ile bulduğu bir keşif oluyor. Mesela Hz. İsa´nın doğumu bir ayettir. İsa (a) bir ayettir ve Allah, ayetleri indirir. Ben 10 sene tefsir çalıştım, akli olmayan bir şeye denk gelmedim ama bilimsel olarak bazı şeylerin açıklaması olmayabilir.

Akıl-vahiy meselesinde Gazzali´nin güzel bir nitelemesi var: “Göz ışık ilişkisi.” Göz, akıldır; vahiy, ışıktır. Bunlar birbirine aykırı değildir. Modern akıl ile baktığınız zaman bunu izah edemezsiniz.

Bizimkilerin tarihselciliğe sarılmalarındaki bir başka sebep ise modern hayat tarzı ile İslami hayat tarzının çatışıyor olmasıdır. Bunlar modern dünyayı tüketmek istiyorlar, onun kültürünü Müslüman dünyaya taşımak istiyorlar. “Bu çağda el mi kesilir? Bu çağda haremlik-selamlık mı olur? Bu çağda birliktelik için illa nikâh mı olacak?” İslami hükümleri modern dünyaya tatbik ettikleri zaman zorlanıyorlar. Böyle olunca “Bunlar tarihseldir, şartlar o zaman öyleydi, bunu gerektiriyordu, doğruydu o zaman için ama şimdi böyle değil.” Bunları söyleyerek Müslüman dünyanın modern hayata katılması gerektiğini belirtiyorlar. Mesela ne ile kalkınabiliriz? Kapitalist kalkınma modeliyle. O halde bunu iktisadi hayatımıza dâhil edelim. Riba bugünkü faize tekabül etmez vs.

Kur´an´ın cennet tasvirlerini Arapların çöl şartlarındaki özlemlerine indirgiyorlar; sahabelere karşı son derece saygısız davranıyorlar. Bu fütursuz ve saygısız anlatıma bakarsanız nüzul zamanı muhatapların neredeyse içki ve oğlan düşkünü olduğunu düşünmeye başlarsınız. Freudyen bilinçaltı arzu ve şehvetin özgürce tatmin edileceği vaadini veren bir vahyin ne değeri kalır? Burada münker olan cennette de “nefislerin her arzu ettiği şeyin” vaadi ise, burada olan zulüm, sömürü, hak ihlalleri ve düşkünlükler aynıyla cennette de sürüp gidecek demektir. Firavun cehenneme gidecek tamam ama cenneti hak etmiş birinin canı firavunlaşma istese, mü´minler kitlesini kulları ve köleleri olarak mı istihdam edecek? “Altından ırmaklar akan cenneti ne yapayım, benim memleketim de benzer yerler var” demek gerçekten maksadın ve sınırların aşıldığı noktadır. Allah ıslah etsin!

Komplo teorilerine sarılmadan bu işin mutfağının Almanya olduğunu da unutmamak gerekir. Tarih kurgusunu Almanlar sahneye çıkarmıştır. Felsefi arka planında Hegel vardır. Hegel, tanrının veya tinin kendini tarihte açtığını, tarihte açtıkça bir engelle karşılaştığını, tez-antitezin oluşup çatışması üzerinden bir sentezin meydana geldiğini ve sentezin tekrar bölündüğünü, çatışmanın öteki üzerinden devam ettiğini söylüyor. Ve diyor ki: “Tanrı kendini Alman devletinde, Alman insanında gerçekleştirecek.” Komplo teorisi boyutları olsa da Alman felsefesinin ve Alman ekolünün tarihselcilikte belli bir etkisini görmezden gelemeyiz.

Son bir faktör olarak da tarihselcilerin bir kısmında öne çıkma, İslam´ın bir Luther´i olma arzusu da sayılabilir. 

Şöyle bir sorun var. Bir matematik profesörünün sayılarla ilgilenmesi gibi ayetler üzerinde çalışma yapılıyor. Bu çalışmalarda pratik kaygı, Allah-kul ya da vahiy-sorumluluk ilişkisi, ayetlerin hayatın bütününe yansıması hissedilmiyor. Kur´an´la irtibatımızı bir yöntem meselesine indirgemek ne anlama gelmektedir?

Sahih gelenek çizgisindeki alimlerimizin genel zihnî tutumu şuna dayanıyordu: “Benim Kur´an´ı öğrenmem, Kur´an´ın ruhuna, maksadına vukufiyet sağlamam evvela benim için gereklidir, çünkü kurtuluşum buna bağlıdır.” İlim sadece mücerret olarak elde edilmez, onunla amel edilir. Bizim ilahiyatçılarımız akademisyendir. Akademisyenin böyle bir kaygısı yoktur. Dinle ilgiyi mesleki, uzmanlık alanı olarak görmekte ve alanında söz sahibi olmak istemektedir. Bu yönüyle klasik âlimlerden ve âlimlikten farklılaşmakta. Kamusal alana çıkmak, söz söylemek, meydan okumak gibi bir derdi yok, bir akademisyenin misyonu akademik çalışma yapmaktır. Örneğin “Ben tarihçiyim  kelamdan, fıkıhtan anlamam!” der. Bir akademisyen nasıl bütünün bir parçasıyla ilgileniyorsa, hayatı da uzmanlık alanı içinden baktığı pencereden görür, algılar.

İkinci olarak bizim geleneksel âlimlerimiz ansiklopedikti. İslam´ın bütününden haberdardılar. Mesela muhaddis değildir ancak hadis konularına vakıftır. Uzmanı olmadığı alanların zaviyesini bilir. Mesela İmam Şafii, tabiptir, edebiyatçıdır, fakihtir. İbn-i Rüşd, filozoftur, fakihtir. Gazzali, muazzam bir fıkıh usulcüsüdür, kelamcıdır, tasavvuf konusunda derinliği vardır. İbn-i Haldun´un bilmediği konu yoktur neredeyse. Bizim akademisyenlerimiz ise genelde tek bir alanda uzmandır.

Üçüncü olarak dikkat edilirse akademisyenin kullandığı dil sekülerdir. İslam´ın dili değildir. Yani İslam´ın içinden bakmıyor mevzuya. O bilgiyle de amel etmek gibi bir kaygı taşımıyor. En büyük problemlerden birisi bence budur. Geleneksel âlimin baktığı ve gördüğü yerden olaylara yaklaşmadığı için onlar kadar Kur´an´ı anladığı da söylenemez. Tabi ki istisnaları bir kenarda tutmak gerekir. İçlerinde sorumluluk sahibi, mümin insanlar var.

Akademisyenden tabiiki bildikleri hususlarda faydalanılmalı. Çünkü akademisyen bir bakıma bilginin arkeolojisini yapmakta. Kıyıda köşede kalmış konuları bulup bize ışık tutuyor. Burada önemli olan akide ve bakış açısıdır, paradigmadır. Meseleye nerden, hangi pencereden bakıyor? Tarihselcilikle, hermenötikle ilgili bu anlamda gerçekten değerli çalışmalar var. Bu konuyla ilgili doğrudan veya dolaylı 1025 civarında tez, yazı ve makale tespit ettim, bunları okuyup not alıyorum. İlahiyatlarda eskisine göre gayet iyi tezler yapılmaktadır. Bu çalışmaları da takdir edip teşvik etmek lazım. Bizim söz konusu ettiğimiz konu dil, yöntem ve bakış açısıdır.

Bu noktada Kur´an´da bahsi geçen (kadın, miras, şahitlik vb.) bazı meseleleri modern paradigmaya herhangi bir eleştiri getirmeksizin ve verili durumu esas kabul ederek ele almanın da doğru olmadığını söyleyebilir miyiz?

Modern hayat İslam´ın escort ankara öngördüğü aile düzenine, mekânı kullanma biçimine uymuyor.Burada bir sorun ortaya çıkıyor ki o da şudur: Modern hayatı mı Kur´an´a uyduralım; Kur´an´ı mı modern hayata uyduralım? Bence bu sorunu İslam ve modernlik üzerinden ele almalıyız. Modernite, modernlik, modernizasyon, modernizm, modernleşme nedir? İslam´ın tutumu nedir? Modernliği bütünüyle ret mi edeceğiz, bütün varsayımlarına ve taleplerine teslim mi olacağız, yoksa bizi içine çektiği evrenin üstüne çıkıp ona müteal/aşkın bir varlık mertebesinden müdahale mi edeceğiz? Çok güçlü ve dönüştürücü, tarihte eşine rastlanmamış bir uygarlık sürecinden geçiyoruz. Büyük İskender Makedonya´dan Hindistan´a kadar gitti, Roma üç kıta üzerinde hâkimiyet sağladı; Osmanlı üç kıtada varlığını yaydı; Abbasiler, Çin sınırına, Endonezya´ya kadar ulaştılar. Ancak Batı bugün tüm yeryüzüne ulaştı. Ulaştığı yerlere nüfuz ediyor, değiştirip dönüştürüyor. Gittiği her yeri etkisi altına alıyor. Bununla zihinsel olarak derinlemesine bir muhasebe yapmak gerekmekte. Tarihselcileri böyle düşündürmeye iten en büyük itki de bizim bu uygarlık mücadelesinde mağlup düşmemizdir. İbn-i Haldun´un dediği gibi “Mağluplar galipleri taklit eder.” Aydınlarımızın kahir ekseriyeti moderniteyi tüketmekle meşguller.

“Neden bu durumdayız?” sorusu tarihselcileri de çok düşündürmekte. Böyle bir durumla karşılaşınca sonucu yöntemde buluyorlar. Benim şahsi kanaatim, kusur usulde değildir. En azından şimdilik yeni bir usule de ihtiyacımız yok. Çünkü biz henüz usulümüzü uygulamadık. Bizim bu hale gelmemizde en büyük pay sahibi siyasi iktidarlardır. Sultanlar ve halifeler, şahlar ve padişahlar İslamiyet´i uygulamadılar. Ne Asl´a ne Usule de riayet etmediler. Sonuçta bizi yenik duruma düşüren siyasi iktidarların İslam dini istismar etmeleri, İslami hükümleri tatbik etmemelidir. Elimizde olanı uygulamadan yeni bir usul arayışına giriyor, yenilginin faturasını usule çıkarıyoruz. Henüz uygulamadığımız usulün, eksikleri ve yanlışları üzerine düşüneceğiz, çözümler üreteceğiz, çözümleri tüketeceğiz, ondan sonra çözüm bulamazsak yeni bir usul arayışına gireceğiz. Mesela üretim ekonomisine İslami usul mü mani oldu? Ganimete, savaşa dayalı bir ekonomiyi bu usul mü vazetti? Padişahlar çıkar yol bulabilseydi şeriat mı, usul mü dinleyeceklerdi? Hayır, şeriat umurlarında değildi. Bizim sorunumuz usul değil, İslamiyet´in tatbik edilmemesidir, İslam tarihine sureta İslam´ın damgasını vurmasıdır. Tatbikat sırasında sorunlar ortaya çıkar ve buna çözüm aranır. Bugün İslam dünyası özgürlüklerden, ahlaki dürüstlükten, hukuk ve adaletten, bir arada yaşama iradesinden yoksun olarak utanç verici bir durumda, buna hangi usul sebebiyet verdi? Tatbik edilmeyen bir usulü nasıl mesul tutuyoruz? Bence tarihselcilerin İslamiyet´e ve usule yaptıkları en büyük haksızlık budur.

İzafiyet/görelilik meselesi Kur´an yorumlamalarında neye tekabül ediyor?

Cenabı Hak insana peygamber gönderir. Melek olmayan, insandan yani kendi aralarından birisi. İlahi mesaj insan üzerinden veriliyor. Vahiy mesajı insan zihninin anlayabileceği bir forma sokma işidir. Peygamberin ikili kişiliği var: Birisi aktif diğeri pasif. Pasif peygamber vahiy alan peygamberdir. Vahiy alıncaya kadar vahye peygamberin hiçbir müdahalesi yoktur. Cebrail gelir onun kalbine ilka eder, hafızasına iyice yerleştirir, adeta nakşeder. Vahyi aldıktan sonra peygamber aktif hale gelir. Vahyi muhataplara iletir. Peygamberin birinci misyonu tebliğdir. İkinci misyonu beyandır yani açıklama, anlaşılır hale getirmedir. Üçüncü misyonu mesajı ve hükümleri somut hale getirmesi, ete kemiğe bürümesidir, eylemleri ile hayata uyarlamasıdır. Dördüncü misyonu doğru mu yanlış mı uygulandığına şahitlik etmesidir. Beşincisi de üsve-i hasene, yani diğer insanlara örnek olmasıdır. Peygamber böylelikle aktif hale gelmiştir. Pasif peygamber vahyi alan, aktif peygamber bu beş misyonu üstlenen ve yerine getirendir.

Tarihselciler peygamberi tümüyle aktif hale getiriyorlar. Yani iddialarına göre peygamber vahyi aldı, kendi diliyle bunu ifade etti. Oysa mutlak, izafide kendini ifade eder. Mutlak olan Allah´tan bilgi geliyor, biz onu ancak gündelik hayatta ve somut objelerde tatbik edilmiş haliyle müşahede edebiliyoruz. Örneğin, “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” Burada devenin örnek verilmesinin sebebi, Arapların deveye aşina olmasıdır. Maksat ise Allah´ın yaratılış kudretine, iradesine ve bilgisine dikkat çekmektir. Afrika´da iniyor olsaydı vahiy, belki bir gergedan örnek verilecekti. Demek ki mutlak, izafide tecelli ediyor. Bu, devenin kutsal olduğu anlamına gelmiyor. Kutsalın devede tecelli ettiğini ve insanın dikkatinin buna çekildiğini gösteriyor.

İkincisi deve, gökyüzü, dağlar, yeryüzü ve tebliğde, dinin benimsenip benimsenmemesinde zor ve baskının yasaklanmasında… “Onlara baskı kurma (saytara), sen sadece hatırlatıcısın.” Ne oldu? Kozmoloji, ontoloji, sosyoloji, antropoloji, siyaset ve yönetim aynı ayetlerde zikredildi. Tarihselciler diyecekler ki -örneğin Suruş- Kur´an´da dağınıklık var, intizam yok. Ama bütün varlık âlemi böyle zaten. Sen akademisyen olarak bilimsel paradigma yoluyla Kur´an´ı tasnif etmeye çalışıyorsun. Hâlbuki Cenab-ı Hak sana diyor ki gökler, yer, deve, tebliğ… bunlar hepsi birbirleriyle bağlantılıdır, sen varlığı parçalayamazsın.

İzafi sonlu, geçici ve tarihseldir ancak onda tecelli eden mutlak ebedidir. Hükümler de öyledir. Hükmün maksadı ebedi ve evrenseldir. Ancak hükmün kendisinde tecelli eden ise tarihseldir. Yerel bir olay üzerinden evrensel hükümler veriyor Kur´an. Örneğin tarihselciler “Ebu Leheb, Hz. Peygamber´e zorluk çıkarmasaydı Tebbet Suresi iner miydi?” diye soruyor. Ebu Leheb bir profil, bugün yeryüzü Ebu Leheblerle dolu. Örneğin “Hz. Aişe iftiraya uğramasaydı ‘ifk´ ayeti iner miydi?” Kadınlar da erkekler de her gün iftiraya uğrayabilir.  Bu vb. ayetler üzerinden bugün nasıl davranmamız gerektiğini öğretiyor Kur´an-ı Kerim.

Tarihselciliğin bir çerçeve sorunu; bir isnad sorunu var. Kitab-ı Kerim´i ele alırken hitap ve mesaj ya da ontoloji ve mesaj ayrımı yapmak; Kur´an´ın neresinin evrensel neresinin tarihsel olduğunu tayin iddiasında bulunmak müstağnilik olmaz mı?

Ğaşiye Suresinden aktardığımız “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?”ayetinde görüyoruz ki ontoloji ve antropoloji, kozmoloji ve sosyoloji iç içe geçmiştir. Bu ontolojik, bu antropolojik gibi bir ölçü yoktur. Dil üzerinden düşünelim. Dil antropolojik midir, ontolojik midir? Eğer dili antropolojik kabul ederseniz vahiy de antropolojik olur. Bu durumda vahiy kültürün ürünü sayılır. Ama hayır, dil ontolojiktir derseniz bu şu demektir: Önce Âdem´e Allah isimleri öğretti (Ta´limü´l esma) ve kendi kodlarında var olarak dünyaya geldi. Yaratılış aşamasında öğrendikleriyle dünyayı anlamlandırdı. Demek ki doğası itibariyle dil ontolojiktir. Vahiy de ontolojiktir fakat vahiy antropolojik olana hitap etmektedir. Vahiy insanı ve toplumu değiştirmeye, dönüştürmeye çalışır, verili kültüre semantik müdahalede bulunur. Allah´ın açık mucizelerden farklı dile olan müdahalesi aynı zamanda Allah´ın tarihe ve hayata müdahalesidir.Vahyin malzemesi insan ve unsurlarıdır. Kültür değişkendir ama vahyin hükümleri değişmez. Eğer insani edimler vahiy temelli ise bunlar “hikmet ve irfan”dır, vahiyden kopuksa “kültür”dür. Allah peygamberlere bilgi ve hikmet indirmiştir; vahiyden kopuk bilgi ve kanaat hikmet olamaz. Maksatlarına hizmet ettikleri sürece hükümler evrensel ve sabittir. Bir hükmün askıya alınması o hükmün ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Antropolojik mahiyette olan yeryüzündeki sekiz bin dilin kaynağı ontolojiktir. Bütün mesele Allah´ın insana konuşma hasletini vermesidir. Cenab-ı Hak, Âdem´e isimleri öğretti: Varlığın isimleri, Cenab-ı Hakk´ın isimleri ve Âdem´in isim koyma yeteneğidir. Bu ontolojiktir, varlıkla ilgilidir. Vahiy de ontolojik olanın antropolojiye inmesi ve onu değiştirmesidir. Vahiy, Arap toplumunun yapısını, geleneğini, maddi yapısını değiştirdi. Eğer Arap toplumu ilahi hükümleri belirleseydi peygamber neden gelsindi ki? Vahiy yeni bir insan tipini ortaya çıkardı. Burada sosyolojinin iki kavramı vardır: Tarihsel şartlar “etkileyici (müessir)”dir. Bu doğrudur fakat asıl “belirleyici (muayyin)” ilahi olandır. Belirleyici olan ile etkileyici olanı birbirinden ayırt etmek gerekir. Belirleyen vahyin kendisidir ama etkileyen toplumsal şartlardır. Şu halde evrensel ve tarihsel arasında ayırım yaptığımızda izafi olanı mutlakın üstüne çıkaramayız.

Tabii ki bütünüyle tarihselci veya hermönetik okumayı mahkum edip işin içinden çıkma yolunu seçmemek lazım. Ama tarihsel arka planını, felsefi dayanaklarını göz önüne almadan sahiplenmek ve hemen Kur´an ve Sünnet´i bu iki yöntemle açıklamaya da kalkışmamak lazım. Unutmayalım ki, tarihselci okumanın kendisi de belli bir tarihte ve belli sosyo-kültürel şartlarda ortaya çıkmıştır, yarın öbür gün aşılacaktır, tarihin kilerinde yerini alacaktır.

Tarihselciliği felsefi olarak da savunanlar sadece Kur´an, kitap, din meselesine değil meta teori iddiasındaki her şeye, ideolojilere karşılar. Burada hâkim kültürle, post-modernlikle ilgili bir durum yok mu?

Şu anda tarih ve dünya Batı merkezlidir. Yeryüzü Batı´nın derin etkisindedir. Dolayısıyla bugünü anlamak için de Batı´nın yakın tarihine bakmakta fayda var. Ortaçağ´da Avrupalı insan hayatını İncil´e göre yönetiyordu. Aydınlanma ile beraber İncil itibarını, güvenirliğini ve referans olma özelliğini kaybedince, bunun yerini aklın rehberliğinde tabiattan elde edilen bilgiler aldı. Artık denildi ki bu kitap yanlış ve akla uymuyor. Tabiattan akıl yoluyla bilimsel yöntemlerle elde edeceğimiz bilgilerle hayatımızı idame ettireceğiz. Kant´ın meşhur sözünde vücut bulduğu gibi: “Aklını kullanma cesaretini göster!” Bu, 19. Yüzyılda pozitivizmle zirve yaptı. Ancak Sanayi Devriminin tamamlanmasından (1950´ler sonrası) bu defa da bilimin kesinlik ifade etmediği, doğruluğunun tartışma götürdüğü ve bilgi için yetmediği ortaya çıktı. Popper, bilim tarihi bilimsel teorilerin yanlışlandığı örnekler doludur der. Böyle olunca da vardıkları sonuç “Hakikat diye bir şey yoktur.” oldu. Hakikatin parçalandığı söylemi dillendirilmeye başlandı ve büyük öğretiler etkilerini kaybetti. Denildi ki ideolojilerin sonu geldi. Hâlbuki bu da bir ideolojidir. İnsan ideolojisiz olamaz. İdeoloji, fikrin bilgisidir. İnsan fikirsiz olabilir mi? İdeolojilerin ölümünü ilan edenler de ideoloji yapmaktadırlar. İdeoloji hayatın, sosyo politik edimlerin yorumudur. Dün insanlar mezhepler şemsiyesi altında hayatı anlamlandırmaya, mücadele etmeye çalışıyorlardı, bugün buna ideoloji denmektedir.

Post-modern dönemde kesinliğin, doğruluğun olmadığı söyleniyor. Parola şu: “Ne olsa gider!” Oysa Kur´an hakikate işaret ettiğini, Sırat-ı müstakimi gösterdiğini, Allah´tan indirilmiş doğru haber ve bilgi olduğunu söylüyor.  Post-modern zihin Kur´an´ın bu en temel tebliğini parçalamak istiyor.

Peki, burada hakikat algısıyla ilgili yeni bir durum değerlendirmesi yapmak gerekmez mi?

Sünni öğretide temel bir kavram var: Mutlak bilgi, zanni bilgi. Müçtehit en yüksek mertebede bile olsa onun bilgileri, içtihatları zannidir. Yani hiçbir beşerin bilgisi mutlak değildir. Mutlak bilgi Allah´a aittir. Hatta Resulullah´ın da Allah´tan almadığı bilgi ve içtihatları mutlak değildir. “Ey Allah´ın Resulü! Bu vahiy midir senden midir?” sorusunun temelinde bu vardır.

İslam´da Tanrı/Din adına konuşabilen Papa/Kilise´ye tekabül edecek bir kurum veya şahıs yok örneğin. Aydınlanma ise mutlak gerçekliği kendisinin temsil ettiğini iddia etti, Kilise´nin mutlaklığını elinden aldı. Post-modernizm de bunu parçaladı. Bize göre ise Hakikat bizim üstümüzdedir, bizden bağımsızdır ve Allah´tan neş´et eder. Bizim bilgilerimiz hakikatten anladıklarımızdır. Yani içtihatlarımız, tefsirimiz, tevilimizdir, ama Hakikatin kendisi değildir. Her konuşmanın sonuna ‘Allah-u âlem´ deriz. Bu, aynı zamanda bir had bilmedir, en doğruyu Allah bilir. Bu, otoriter-totaliter bir rejimin, yapının da önüne geçer. Kimse diyemez ki benim uyguladığım mutlak doğrudur, hakikattir. Bunu cemaatlere, gruplara, derneklere vs. uyguladığınızda da muazzam bir çoğulculuk ortaya çıkar. Bizim bilgilerimiz izafidir; mutlak servet, mutlak iktidar ve mutlak bilgi Allah´a aittir. Hakikat´ın bize bakan yüzüyle izafi olması, hak ve hukukun izafi olduğu anlamına gelmez, müteşabihler Hakikat´ın perdeleri, muhkemler ise hak ve hukukun ana çerçevesi, koruyucu sınırlarıdır. 

Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ederim.

ankara escort
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu yazdı: Anlam Ufuklarını Kaybetmek
Atasoy Müftüoğlu yazdı: Anlam Ufuklarını Kaybetmek
Ak Parti’li başkan makam aracını sattı, parasını öğrencilere harcadı
Ak Parti’li başkan makam aracını sattı, parasını öğrencilere harcadı