Cevdet Işık Yazdı: Seküler Aklın Haritası, Modernitenin Tanrısız Ütopya Arayışı

Sekülarizm tarihsel olarak modern güç kavramının yükselişiyle paraleldir. Bireye inanç ve seçme özgürlüğü vermek için kilise ve devletin birbirinden ayrılması fikri, modern bölgesel ulus-devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıkmıştır.

Cevdet Işık Yazdı: Seküler Aklın Haritası, Modernitenin Tanrısız Ütopya Arayışı
Cevdet Işık Yazdı: Seküler Aklın Haritası, Modernitenin Tanrısız Ütopya Arayışı Zehra

Haccac Ali tarafından yazılan ve Mahya Yayınları tarafından basılan Seküler Aklın Haritası kitabının sunuş yazısında Hibe Rauf İzzet, kitapla ilgili olarak, kitabın arka kapağına da alınmış olan şu görüşlere yer vermektedir:

“Haccac Ali bu kitabında modernitenin temelini oluşturan seküler aklın haritasını çıkarmakla kalmaz, ayrıca postmodern dünyadaki seküler metaforların önemini de vurgular. Değerden bağımsızlığı kutsayan, boşlukta salınan, güç uğruna tüm merkezleri tasfiye eden bu metaforlar, kaosun eşiğindeki bir kültürün ürünüdür. Bu bağlamda modernist tek-doğrusal tarih algısı, tarihsel aşamalar ve dönemler algısını desteklemiş ve sekülarizm bir gelenek ve ideoloji haline gelmiştir. Bununla birlikte, postsekülarizm sosyologların ve felsefecilerin tartıştıkları ve analiz ettikleri bir konu olmaya devam etmektedir.

Sekülarizm tarihsel olarak modern güç kavramının yükselişiyle paraleldir. Bireye inanç ve seçme özgürlüğü vermek için kilise ve devletin birbirinden ayrılması fikri, modern bölgesel ulus-devletin doğuşuyla birlikte ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, ulus-devletin dini inancın kamusal alandaki yokluğunu, kendini yeni bir tanrıya çevirmek için nasıl manipüle ettiğini fark etmemek mümkün değildir. Devletin varsaydığı egemenlik barış getirmeksizin, “öteki” ile savaşlar, kamusal alanın mutlak kontrolü çağını getiren sınırsız bir güç kullanma aracı haline geldi. Sekülerleştirme, kamusal mekanda teknolojinin kullanıldığı, dolayısıyla şehirleşme anlayışının medenileşmekten çok militerleştiği asıl alandır.

Haccac’ın kitabının dikkat çekici yönü diyalojik olmasıdır. Bauman ve Messiri’nin düşüncelerini kıyaslamak, “medeniyetler çatışması”nın sınırlarını aşan fikirlerle ilişkili yeni bir kavramlar haritası yaratmakta ve ortak bir sorun olan modernitenin küresel bir diyalog başlatabilecek şekilde eleştirisini yapmaktadır. Bu özelliği, kitabı önümüzdeki yıllarda bu tür diyalogların bir parçası haline getirecektir.”

Kitabın sonuna eklenmiş olan “Terimler Sözlüğü”nün, kitabı anlamada bir nebze de olsa kolaylık sağladığını, kitabın akademik bir dile sahip olması ile var olan diyalojik özellikten dolayı, hatırlatmakta yarar vardır.  

Meraklısı İçin Birkaç Not:

(Bir anekdottan çıkarılan anlam) İnsanların kavramsal sistemlerinin, doğal, coğrafi ve siyasi hartalar karşısında öncelikli olan önemli ve etkili haritalar olduğudur.” (s.17-18)

“Modernitenin yani modern ve postmodern dünyanın temellerini (sorunları dahil) atan seküler akıldır. (…) Modernite terimi oldukça tartışmalı bir terimdir ve hiçbir tanımlama, onun dinamiklerini, başarılarını ve sonuçlarını tam olarak betimleyemez.” (s.19)

“Modernite genellikle, kendisi de çetin ihtilafların konusu olan “postmodernite” terimi ile mukayese edilerek açıklanır ve tanımlanır. (…) Bir başka deyişle modernite, seküler meta anlatıların, özellikle de Aydınlanma ilerlemeciliğinin övülmesi olarak tanımlanır.” (s.20)

“Modernite genellikle Aydınlanma’nın ulvi idealleriyle, özellikle de rasyonel ve ilerici bir sistem kurmak amacıyla doğa, akıl ve ilerlemeye işaret edilmesiyle denk tutulur.” (s.23)

“Moderniteyle modernizm arasında güçlü bir ilişki olduğu yönündeki inancını hiçbir zaman terk etmeyen Bauman, modernistlerin modern bilimin keşiflerine biat ettiklerini ve yeorilerini bilimsel önermeler üzerinde geliştirdiğini savunur.” (s.39)

Bauman şöyle demektedir:

“Ben burada “modernite” kavramını (yanıltıcı bir şekilde sindirilmiş olduğundan) dünyanın kendisini değil, bir dünya algısını ve onun evrenselliğini içerecek, tikelciliğini gizleyecek şekilde yerel düzeyde bir zemine oturtulmuş bir algıyı ifade eden bir şey olarak ele alıyorum. Onun (geçmişte ve günümüzdeki) hasımlarını göreceli hale getiren ve bu şekilde göreceliliğin kendisini –ilerleme tekerindeki bir çomak, kovulacak bir şeytan, iyileştirilecek bir hastalık gibi- bir hasım haline getiren şey, bu şekilde anlaşılan modernitenin kesin özelliğidir.” (s.52)

“Kavramsal haritalamanın karakteristik özelliklerinden biri, bir kayboluş ve kafa karışıklığının mevcut olduğunu varsaymasıdır. (…) Kavramsal haritalama, bir kafa karışıklığı durumundan doğan bir sonuç ve sınıf bilincini arttırabilecek temsil modelleri oluşturmayı amaçlayan bir strateji olarak sunulur. Sınıf bilincinin arttırılması, kavramsal haritalamanın son kertedeki amacı olarak görülür, zira insanların “geç kapitalizmin kültürel mantığının” tahakkümü altındaki kentsel bütün içinde yerlerini bulmalarına yardım etmesi beklenir.” (s.21)

“Kavramsal haritalamanın temsil objesi de soyut bir konsepttir, ancak ampirik bir doğrulamanın ötesine giden somut bir bütünlüğü ifade eder ve dolayısıyla dünyamızı ve varoluşumuzu teşkil eden gizemli güçleri deşifre eder.” (s.22)

“Bauman’a göre kapitalizm ile komünizmi birleştiren şey, her ikisinin de modernitenin vaatlerine ve beklentilerine, özel olarak da üretimin yoğunlaşmasına, süper endüstriyelleşmeye, rasyonel yönetime ve doğayı kontrol edip Aklın Krallığı’nı ve yeryüzü cennetini kurma ihtiyacına vurgu yapılmasıdır. Messiri bunu şu şekilde ortaya koyar:

Seküler paradigma, beşeri toplumları organize eden materyalist paradigmalar olarak kapitalizm ve sosyalizmin her ikisini de içerir; bunların her ikisi de daha derin ve daha kapsamlı bir paradigmanın yani kapsamlı sekülarizmin (rasyonalist materyalizm ve materyalist tekçilik) varyantlarıdır. Sekülerleşme paradigması sadece Batı’da değil, dünya çapında modern çağda görülen pek çok olguyu izah etmek için bile kullanılır. Bu paradigmanın temel tezahürleri demokrasi, modern Batı felsefesi, modernleşme, modernizm ve postmodernizmdir.” (s.36)

“Eşi Janina Bauman, Madeleine Bunting’e verdiği bir röportajda, İsrail’den ayrılma kararlarının arkasındaki gerçek nedeni şöyle açıklar: “Burası milliyetçi bir ülkeydi ve biz milliyetçilikten daha yeni kaçmıştık. Bir milliyetçiliğin kurbanı olmaktan çıkıp, bir diğerinin faili olmak istemiyorduk.” (s.38)

“Bauman, Anver Shapira’ya verdiği bir mülakatta İsrail’in Holokost’u istismar etmesini ve “özelleştirmesini” eleştirir ve “Yahudiler ancak milliyetçiliklerden özgürleşmiş bir dünyada güvende olabilir ve buna Yahudi milliyetçiliği de dâhildir” der. (s.40)

(Bauman) “Siyasal siyonizmin, bilhassa da onun en önemli versiyon olan Herzl versiyonunun doğuşunun sebebi, Yahudi geleneğinin ürün vermesi ve siyon sevgisinin ihya edilmesi değil, hiç kuşkusuz asimilasyon çabalarının başarısızlığıdır.” (s.42)

“Metaforlar eski sözlük anlamlarının yeni nesnelere aktarılması sürecine indirgenemez, çünkü onlar kelimenin tam anlamıyla “toplumların kolektif anlam ağları ‘inşa etme’; bundan sonra öyle veya böyle içinde akıl yürüttüğümüz ve eylemde bulunduğumuz ‘yurtlar’; vardığımız sonuçları ve eylemlerimizi belirlemediği halde onları kısıtlayan mekânlar haline gelen kültürel kozmolojiler veya anlam dünyaları yaratma yollarıdır.” (s.68)

“Thomas Hobbes, hakim atmosferin “herkesin herkese karşı savaş” verdiği yahut birbirlerine saldıran kurtların mücadelesini anımsatan “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) atmosferiyle ve yabani yaşamla bağlantılı olarak “doğa durumu” metaforunu getirmişti. Bauman’a göre bu imge, Avrupa düşünce tarihinin son üç asrı üzerinde muazzam bie etkiye sahiptir.” (s.80-81)

“Messiri Aydınlanma’yı, “kapsamlı sekülarizmin felsefi temeli” olarak tasavvur eder.” (s.84)

“Materyalist ütopyalarda ilerleme metaforu, Batı modernitesinin temel bir bileşeni haline gelmiştir. Bu metaforun kültürel taraflılığı, geleneksel toplulukların ve yabancı kültürün farklılık hakkının, hatta varlık hakkının inkar edilmesinde kendisini gösterir, zira Batı, modern kültürü temsil eder ve geri kalanı sözde premodern kültürlere ait olup, yalnızca üç seçeneğe sahiptir: Sömürgeleştirme, asimilasyon veya yok edilme.” (s.93)

“Toplumun tanrılaştırılması, modernite teorisi olarak sosyolojinin ortaya çıkışıyla, özellikle de Durkheim’ın yazılarıyla tamamlandı. Bu tanrılaştırma, Fransız toplumsal ve siyasal yaşamının hızlı bir şekilde sekülerleşmesi bağlamında gerçekleşti. Bu süreç o denli kapsamlıydı ki, toplumun iradesi “ahlaki buyruklar için yeterli oran” haline geldi. Toplum, ahlakın yegâne temeli, ölçüsü ve otoritesi oldu. Tanrı’ya olan “özgürleştirici teslimiyet”in yerini, toplum hakimiyetine olan “özgürleştirici teslimiyet” aldı. Bu bağlamda Tanrı, Nietzsche’nin söylediği gibi ölmemiştir; sadece marjinalize edilmiş, yerini yeni bir otorite almıştır.” (s.96-97)

“Amerikalı yazar Irving Kristol’a göre sekülarizm bilimden fazlasıdır; “metafiziksel ve teolojik çıkarımlar” yapmaya yönelen bir ‘dini görüş’tür.” (s.105)

“Tekçilik ve hakikat tekeli hiçbir zaman sahneyi terk etmemiştir:

(Bauman)Tanrı, “bir ve tek” fikrini, “benim karşımda başka tanrıların olmayacak” fikrinin sayısız yoruma ve kostüme bürünmüş halini temsil eder: Tek ulus, tek devlet, tek lider, tek parti, tarihin tek hükmü, ilerlemenin tek çizgisi, insan olmanın tek yolu, tek (bilimsel) ideoloji, tek doğru anlam, tek uygun felsefe. Bu tür durumların hepsinde “bir ve tek” olanın verdiği tek mesaj, bazılarına iktidar tekeli hakkını tanırken, diğerlerine de onlara itaat yükümlülüğünü getirir.” (s.119)

“Modernleşme aynı zamanda bir kültürel haçlı seferiydi; değerlerdeki ve yaşam tarzlarındaki, adetlerdeki ve söylemlerdeki, inançlardaki ve kamusal davranışlardaki farklılıkları imha etmeye yönelik güçlü ve acımasız bir arzuydu…” (s.149)

“Messiri, modernitenin ilk aşamasının, hem insanın hem de doğanın ilahlaştırılmasıyla başlayan, ancak paradoksal bir şekilde insanın trajik yabancılaşması ve yenilgisiyle sonlanan kahramansı veya Prometeusçu bir seküler proje olarak görülebileceğini savunur.” (s.152)

“Bauman’ın postmodernite hakkındaki yazılarında beş temel ilke ve rol saptanabilir: (1) Dünyanın çoğulluğunun kabul edilmesi; (2) belirsizliğin üstesinden gelme yönündeki modern dürtüden kararlı bir şekilde kurtuluş; (3) modernitenin başlangıçtaki projesinin gerçekleştirilemezliğinin kabulü; (4) düşman güçlerin geçici dengesinden ziyade barış içinde bir arada yaşamanın mümkün olduğuna inanç; ve (5) ‘ulus, kan ve toprak’ üçlemesinin yerine yeni bir üçleme olan ‘özgürlük, çeşitlilik ve hoşgörü’ üçlemesinin yüceltilmesi.” (s.174)

Son olarak Messiri’nin bir gözlemini verelim:

“Postmodernite Yeni Dünya Düzeni’nin ideolojisidir ve tarihin sonu ideolojileriyle yakından ilişkilidir. Bu ideolojileri dünyaya getiren şey ise Aydınlanma çağının tarihin doğası hakkındaki ikili pozisyonudur. Bunlardan ilki, tarihi yücelten ve tarihin nihai bir amacının olduğunu, bu amaca ulaşıldığı zaman da tarihin sonuna varacağımızı vurgulayan Hegelci yönelimdir. İkincisi ise bu yönelimin tam karşısında konumlanan, tarihin bir amacının da sonunun da olmadığı nosyonuna sarılan duruştur.” (s.216)

Not:Yazıdaki vurgular bana aittir..

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Serdar Duman Yazdı: Türkiye Sekülerleşiyor mu?
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...
Gülbeyaz Karataş Soyalp Yazdı: Kudüs İzlenimleri...