Davut Güler Yazdı: Medine Sözleşmesi Bağlamında Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü -2

Davut Güler Yazdı: Medine Sözleşmesi Bağlamında Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü -2

İnsanın hemcinsleri olan diğer insanlarla belli bir ilişki biçimi içinde olması kaçınılmazdır. Çünkü insan fıtratı gereği, yani tab´an medeni yaratılmıştır. Bundan dolayı "öteki"yle, başkalarıyla bir arada yaşamak durumundadır.

Davut Güler Yazdı: Medine Sözleşmesi Bağlamında Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü -2
Davut Güler Yazdı: Medine Sözleşmesi Bağlamında Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü -2 Zehra

Müslümanların "Öteki" İle İlişkisi

İslam´da farklı etnik, dini ve cemaat kimliklerinin nasıl bir arada yaşayacağına ilişkin perspektif her zamankinden daha çok önem kazanmış bulunmaktadır. Sorunun önemi şu üç noktada toplanmaktadır:

Elimizde hangi türden olursa olsun, farklı kimlikler arasındaki ilişkinin mahiyetini ve şeklini tayin eden belli bir çerçeve yok; modern zamanların bir örgütlenme modeli olarak ulus devlet içinde teşekkül eden kamu hukuku ve bunun öngördüğü üst-kimlik derin bir sarsıntı geçiriyor.

Eskisinden çok daha yoğun olarak Batı´da çok sayıda Müslüman yaşıyor; Avrupa eskisinden farklı olarak heterojen bir manzara arz ediyor. Avrupa´nın bu yeni sakinlerinin Avrupa toplumu içinde nasıl bir yere ve konuma sahip olacağı yeterince belli değil.

Sovyet sisteminin çökmesinden sonra Batı, NATO´nun 1992´de Londra toplantısında "yeni bir tehdit" ve buna bağlı olarak "yeni bir düşman tanımı" yaptı; bu da "İslam fundamentalizmi" olarak tespit edildi. Bu bağlamda "İslam ve Müslümanlar" Batı´nın "öteki"si olarak ortaya çıktı.

Bu aşamada tabii olarak İslam bakış açısından farklı kimliklerin bir arada yaşaması, Müslümanların kendilerinden farklı inançlara ve yaşama tarzlarına sahip gayrı müslimlerle olan ilişkileri önem kazanmaktadır.

"Öteki"ni kendisi için "bir tehdit" olarak algılayan modern zihin "öteki"nin tehdit ve tehlikelerinden emin olmak için, genellikle üç ana yöntemden birine başvurmaktadır: Bunlar da 1. "Asimilasyon", yani ötekinin kendine benzetilmesi; 2. "Arındırma", yani onun yakınından, üzerinde yaşadığı sosyal mekândan uzaklaştırma; 3. "İmha" edip yok etme. Bu her üç dominant yöntemin, emredici batılılaşma veya modernleşme politikaları; tenkil, tehcir, etnik-dini arındırma ve göçe zorlama; ya da jenositlerle modern tarihimizde yaşandığını biliyoruz.

İnsanın hemcinsleri olan diğer insanlarla belli bir ilişki biçimi içinde olması kaçınılmazdır. Çünkü insan fıtratı gereği, yani tab´an medeni yaratılmıştır. Bundan dolayı "öteki"yle, başkalarıyla bir arada yaşamak durumundadır.

İnsan ilişkilerinin belli bir düzen içinde şekillenmediği her beşeri-sosyal durumda kargaşa ve kaos doğar. Kargaşa ve kaos da kuşkusuz kendi içinde bir "şekle" oturur; ancak bu şekli gücü başkalarına yetenlerin tahakküm arzuları tayin eder; böylece zulüm, baskı ve sömürü garip mekanizmalara bürünerek kurumsallaşmaya yönelir. Varlık namütenahi çeşitliliğine ve zenginliğine rağmen temelde birlik ve uyum içinde kendi müstakarrına doğru varoluşunu sürdürmektedir. Her şeyin yerli yerinde olması, birlik ve uyumun ete kemiğe büründüğü adaletin ahlaki ilkesini oluşturur. Beşeri sosyal hayat, ya belli ahlaki ilkeler doğrultusunda düzene girip adaletin tecelli etmesini mümkün kılar ya da kargaşa ve kaos kendi özel dinamikleriyle zulmün kurumsallaşmasına kapı aralar. Allah, insandan bu konuda ahid aldığını ve insanın "Allah´ın ahdine vefa göstermesini" (En´am,152) talep eder. "Allah´ın ahdi", insanlar arasındaki ilişkilerin adalet, iyilik, yardımlaşma, paylaşma vb. ahlaki ilkelere göre tesis edilmesi ve düzenlenmesidir: "Yetimin malını gözetmek, ölçüyü ve tartıyı doğru tutmak, hiç kimseye gücünün üstünde yük ve sorumluluk yüklememek, yakınlar (aleyhinde olsa) dahi (her olayda ve her durumda) adil davranmak"(Nahl,91-95) Allah´ın ahdine riayet, verilen söze sadakattir.

Şu hâlde yapılması gereken şey, her türden insan ilişkisinin ismi konulsun konulmasın, yazılı belgelere geçsin geçmesin, ahlakın ve adaletin tecellisini mümkün kılacak sözleşmeler çerçevesinde şekillenmesi, belli bir düzen içinde sürmesi için güven ortamının tesis edilmesidir. Bunun olmazsa olmaz şartı, her türden sözleşmenin "karşılıklı rıza" ya dayanması, özgür irade beyanıyla gerçekleşmiş olmasıdır. Açıktır ki bir sözleşme, sırf sözleşme adını taşıdığı için meşru ve ahlaki olamaz; eğer ortada tarafların somutlaşmış özgür iradeleri, karşılıklı rızaları yoksa, sözleşme ahlaki amaç ve adaletten yoksun olduğu için gayr-ı meşrudur; baskı ve zor altında başkalarına dikte ettirilmiş göstermelik bir belge hükmündedir. Bu açıdan hiçbir sözleşme, tarafların temel inanç esaslarına aykırı ve rızalarına muhalif olamaz.

Hiç kuşkusuz adil ve haklı bir savaşın sonucunda mağlup tarafa imzalattırılan ve öyle olsa bile temel insani hakları ihlal etmeyen "barış anlaşmaları"nın bir kısmını bundan istisna etmek gerekir. İslam hukuku zimmet anlaşmasını, savaş hukukunun bir sonucu kabul eder ve mağlup tarafın bazı haklardan yoksun bırakılmasını öngörür; ancak buna rağmen bütün zimmet anlaşmalarında mağlup tarafın temel hak ve hürriyetlerinin tümden ortadan kaldırılmasına ya da yerine getirilemez formatlarda göstermelik olarak tutulmasına da izin vermez.

Sözleşmelerin yön verdiği kategoriye beşeri-sosyal hayat, siyasi, ticari, medeni vb. her türlü ilişki biçimi girer. Duruma göre bunlar misak, ahid, biat, akid veya nikâh ismini alırlar. Allah´a misak veya ahid veren bir mümin öteki insanlarla da karşılıklı antlaşmalar yapar. Sözleşmeye konu olan ilişki eğer ticaret ise bunu akidler düzenler; evlilik ise nikâh, siyaset ise biat, gayr-ı müslim topluluklar ise muahedelerde karşılıklı beyan edilen hükümler ilişkileri tayin eder. Hayatın bütünü sözleşmeler çerçevesinde yürür. Bunların çoğu elbette yazılı belgeler şeklinde olmaz; örf, alışa gelinen teamüller birer sözleşme gibi iş görür.

Sözleşme ahid, "ahid bir sözdür" (Zuhruf, 49). Kur´an, "ahde vefa gösterilmesini" ister, çünkü "ahid bir sorumluluktur" (İsra, 34): "Ahidleştiğiniz zaman, Allah´ın ahdini yerine getirin; pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın, çünkü Allah´ı üzerinize kefil kılmışsınız. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir."(Nahl, 91.) Dini hayatın en üst mertebesi olan "takva"nın bir türevi "Ahde vefa göstermek"tir.(Al-i İmran, 76)

Sonuç olarak “Toplumsal Sözleşme” yle ilgili çokça kuram var, buradavurgulanması gerekenKarl Marx ve J.J. Rousseau´dan yüzyıllar önce üç ayrı din ve hukuk topluluğu arasında böyle bir sözleşme imzalandığı açıktır.  Bu demektir ki, hem Rousseau´nun toplumsal örgütlenmenin ilk şeklini sözleşmeye dayandırması, hem de Marx´ın tarihin başında ve finalinde çoğulcu bir toplumsal örgütlenmeyi öngörmesi yeni bir şey değildir. Belki Rousseau, Marx vd. mükemmel bir toplum için ütopya kurdular; bu ütopyalar küçümsenmemeli, varolana karşı bir muhalefet şekli olarak görülmelidir. Sözü edilen Vesika ise bir ütopya veya bir kurgu değil, tarihsel bir gerçektir. Dolayısıyla bu durum, birçok aydının dikkatini çekmiş ki; sözgelimi, M. Ziyauddin er-Rayyıs, İslam siyasi felsefesinin temelini oluşturan “Biat” ile Rousseau´nun toplumsal sözleşmesi arasındaki benzerliği vurguladıktan sonra şöyle der: “Şu var ki J.J. Rousseau´nun ‘Sosyal Sözleşmesi´ bir sanı olmasına karşılık, Akabe´de iki kez gerçekleşen “biat” ler hem tarihsel bir gerçek hem de sosyal sözleşme örnekleridir. Bu olaylarda sözleşme, yüce bir risaleti gerçekleştirmek amacıyla insanların özgür istekleri ve olgun bilinçleri sonucu oluşmuştur.” (M. Ziyauddin er Rayyıs, İslam´da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. A. Sarıkaya, İstanbul, 1990, s.48).

Bu bağlamda Rousseau´nun Toplum Sözleşmesikuramına kısaca bakılırsa; Rousseau´nun toplum sözleşmesi kuramı aynı zamanda egemenliğin öznesini oluşturan kişilerin ´çıkar birliği´ olgusunu da kapsar. Toplum sözleşmesine katılan birey, kendisinin bütün yetkilerini bir anlamda topluma aktarmıştır. Bu aktarma toplumu oluşturan bütün bireyler için söz konusu olduğundan dolayı, ortada bir kaybediş olmayacaktır. Birey, bir bütün olarak topluma bağlandığında bir anlamda özgürlüğünü de kazanmaktadır. Ancak bu özgürlük, "doğal insan"daki sınırsız ve bir başıboşluk özgürlüğü olmaktan çok, sosyal ve medeni bir özgürlüktür. Toplumu oluşturan bütün fertler sosyal sözleşmeye katılınca artık kişinin çıkarı toplumun çıkarı, toplumun çıkarı kişinin çıkarı demek olacaktır. Rousseau´nun “ToplumSözleşmesi”ni bazı kavramlar üzerine bina ediyor. Bu kavramlar; Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet, Adalet ve Kanun, Egemenlik ve Genel İrade ve Doğal yaşam gibi… 

Konuyula ilgili olarak Hamidullah Hoca da; Akabe biatları ile Medine Vesikası´nı kendine özgü bir “toplumsal sözleşme” olarak niteler. Ve der ki: “Devletin teşekkülünde toplumsal sözleşme niteliğini ilk ileri sürenlerden İngiliz Hobbes, Locke ve Fransız Rousseau gibi müellifler, eserlerinde bu teorilerine dayanak teşkil edecek somut ve belirli tarihi örnekler vermemektedirler. Eğer onlar, böyle bir sözleşmenin daha önce, yani İlk İslami dönemlerde imzalandığını bilselerdi, teorilerine acaba ne gibi bir şekil verirlerdi?” Bu da gösteriyorki Batılı bilim adamları İslami öğretilere ne kadar yabancı olduğudur. (Hamidullah, İslam Hukuku Etüdleri, s.28-29)

Bu bağlamda öncelikle “Medine Vesikası”nın tam metnini vereceğiz ve konumuzla ilgili maddelere ayrıca değineceğiz:

Bismillahirrahmanirrahim

1- Bu vesika, Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve bunlara tâbi olanlarla sonradan onlara katılmış olanlar ve onlarla beraber cihad edenler için düzenlenmiştir.

2- Vesikayı imzalayanlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet teşkil eder.

3- Kureyşli muhacirler kan diyetlerini ödemeye katılacaklar ve savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki makul esaslara ve adalete göre ödeyeceklerdir.

4- Avfoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödemeye iştirak edecek ve Müslümanların teşkil ettiği her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet prensibine göre verecektir.

5- Harisoğulları daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında adalet çerçevesinde verecektir. 

6- Sâideoğulları, daha önceki yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalete göre verecektir. 

7- Cüşemoğulları, evvelce uygulandığı gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasındaki adalet prensibine göre verecektir.

8- Neccâroğulları eskisi gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre, savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında uygulanan makul esaslara ve adalet prensibine göre verecektir. 

9- Benî Amr b. Avf, daha önce olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini müminler arasında kabul edilen esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 

10- Nebîtoğulları daha önce yaptıkları gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini makul esaslar ve adalet çerçevesinde verecektir. 

11- Evsoğulları eskiden olduğu gibi kan diyetini ödeyecek ve her zümre savaş esirlerinin fidyesini makul esaslara ve adalete göre verecektir. 

12 a- Müminler, kendi aralarında ağır mali sorumluluklar altında bulunan hiç kimseyi bu halde bırakmayacak, fidyesini veya kan diyeti gibi borçlarını makul esaslara göre ödeyecektir. 

12 b- Hiçbir mümin diğer müminin mevlâsı ile ondan habersiz bir anlaşma yapamayacaktır. 

13- Takvâ sahibi müminler saldırganlara, haksız bir fiil tasarlayanlara ve cürüm işleyenlere, bir hakka tecavüz edenlere, müminler arasında karışıklık çıkarmak isteyen kimselere karşı olacak ve bunlardan biri kendilerinden bir kişinin evladı bile olsa hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır. 

14- Hiçbir mümin kâfir için bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine kâfire yardım edemez.

15-Allah´ın zimmeti, himaye ve teminatı tektir, dolayısıyla müminlerden -yetki bakımından- en aşağı derecede olan birinin kabul ettiği himaye onların hepsini bağlar, zira müminler birbirinin kardeşidir. 

16- Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramadan ve onların düşmanlarıyla yardımlaşmadan yardımımıza hak kazanacaktır. 

17- Müminler arasında geçerli olan barış tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girilen bir savaşta diğer müminleri hariç tutarak bir anlaşma imzalayamaz; anlaşma ancak müminler arasında eşitlik ve adalet çerçevesinde yapılacaktır. 

18- Savaşa katılan bütün askerî birlikler nöbetleşe görev yapacaktır. 

19. Müminler birbirinin Allah yolunda akan kanlarının intikamını birlikte alacaktır. 

20 a- Takvâ sahibi müminler en iyi ve en doğru yol üzerinde bulunurlar. 

20b- Hiçbir müşrik bir Kureyşli´nin malını ve canını himayesi altına alamaz ve hiçbir müminin Kureyşliler´e müdahalesine engel olamaz. 

21- Bir kimsenin bir müminin ölümüne yol açtığı kesin delillerle sabit olur ve maktulün velisi diyete razı olmazsa o kimse kısas hükümlerine tâbi olur; bu takdirde bütün müminler öldürene karşı tavır alır. Bunlara sadece bu hükmün uygulanması için hareket etmek helâl olur. 

22- Bu yazının içeriğini kabul eden, Allah´a ve Ahiret gününe inanan bir müminin bir katile yardım etmesi ve ona sığınacak yer bulması helâl değildir; katile yardım eden veya sığınacak yer gösteren kimse kıyamet günü Allah´ın lânet ve gazabına uğrayacaktır ve artık kendisinden ne bir para ne de bir taviz kabul edilecektir. 

23- Üzerinde ihtilâfa düşülen konular Allah´a ve resulü Muhammed´e arz edilecektir. 

24- Yahudiler müminler gibi savaş devam ettiği müddetçe savaş masraflarını kendileri karşılayacaktır.

25 a- Avfoğulları Yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet teşkil eder. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. Buna mevlâları da dahildir. 

25b- Haksızlık yapan veya suç işleyen kimse yalnız kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 

26- Benî Neccâr Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

27- Benî Hâris yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. 

28- Benî Sâide Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

29- Benî Cüşem Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. 

30- Benî Evs Yahudileri Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. 

31- Benî Salebe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahiptir. Haksız bir fiil işleyen kimse sadece kendine ve aile fertlerine zarar vermiş olacaktır. 

32- Cefne kabilesi Sa´lebe´nin bir koludur, dolayısıyla onlar gibi mülâhaza edilecektir. 

33- Benî Şetîbe Yahudileri de Avfoğulları Yahudileriyle aynı haklara sahip olacaktır. Şüphesiz iyilik, günah ve kötülükten farklıdır. 

34- Sa´lebe´nin mevlâları bizzat Sa‘lebîler gibi kabul edilecektir. 

35- Yahudilere sığınmış olan kimseler bizzat Yahudiler gibi kabul edilecektir. 

36a- Yahudilerden hiçbir kimse Hz. Muhammed´in izni olmadan -Müslümanlarla birlikte savaşa- katılamayacaktır. 

36b- Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Bir adam öldüren kimse yalnız kendini ve aile bireylerini sorumluluk altına sokmuş olur. Bu sorumluluktan kaçmak haksızlıktır. Allah bu kurallara riayet edenlerle beraberdir. 

37a- Medine´ye yönelik bir saldırı olması halinde- Yahudiler ve Müslümanlar kendi savaş masraflarını kendileri karşılayacak, bu sahifede gösterilen kimselere savaş açanlara karşı yardımlaşacaktır. Onların arasında kötülük değil iyi niyet ve samimiyet hâkim olacaktır. Bu vesikadaki bütün kurallara muhakkak riayet edilecektir. 

37b- Hiçbir kimse müttefiklerine karşı suç işleyemez; mazluma muhakkak yardım edilecektir. 

38- Yahudiler Müslümanların yanında savaştıkları müddetçe harcamalara katılacaklardır. 

39- Yesrib vadisi bu sahifede adı geçenler için mukaddes bir yerdir. 

40- Himaye altındaki kimse bizzat himaye eden gibidir ne zulmedilir ne de kendisi zulüm işleyebilir. 

41- Himaye hakkına sahip kimselerin izni olmadıkça kimseye himaye hakkı verilemez. 

42- Bu yazıda adı geçen kimseler arasında meydana gelmesinden endişe edilen anlaşmazlık ve öldürme vakalarının Allah´a ve resulü Muhammed´e arz edilmesi gerekir. Allah bu sahifeye en iyi riayet edenlerle beraberdir.

43- Kureyşliler ve onlara yardım edecek olanlar himaye altına alınmayacaktır. 

44- Bu vesikada zikredilen kişiler Yesrib´e saldıracak olanlara karşı yardımlaşacaktır. 

45a- Eğer Yahudiler, Müslümanlar tarafından barış antlaşması yapmaya veya barış antlaşmasına katılmaya davet olunursa bunu kabul edip anlaşmaya iştirak edeceklerdir. Eğer Yahudiler Müslümanlara aynı şeyleri teklif edecek olursa müminler de aynı sorumlulukları yerine getireceklerdir. Din uğruna yapılacak savaşlar bu hükümlere tâbi değildir. 

45b- Medine´deki her zümre şehrin savunmasında kendine ait bölgeden sorumludur. 

46- Bu sahifede adı geçenler için konulan şartlar hem Evs Yahudilerine hem de onların mevlâlarına sahifede adı geçen kimseler tarafından tavizsiz bir şekilde uygulanır. Kurallara mutlaka uyulacak ve asla aykırı hareket edilmeyecektir. Haksız kazanç sağlayanlar sadece kendilerine zarar vermiş olurlar. Allah bu sahifede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel şekilde riayet edenlerle beraberdir. 

47- Bu vesika haksız bir icraatta bulunan veya suç işleyenlere ayrıcalık sağlamaz yahut cezalandırılmasına engel olmaz. Savaş için yola çıkanlar da Medine´de kalanlar da emniyet içinde olacaktır; haksız bir fiil ve suç işlenmesi hali müstesnadır. İyilik yapanlar ve sorumluluğunun bilincinde olanlar Allah ve resulünün himayesi altındadır (İbn Hişam, II, 501-504; Hamidullah, İslâm Anayasa Hukuku, s. 96-102)

                                                                                                                                                                             devam edecek

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

NOT:Bu yazı dergimizin Mart sayısında yayımladığımız yazının ikinci bölümüdür. Bu çalışmayı "Ahmet İnsel, Ali Bulaç´ın Çoğulcu Ümmet Tasarımı Üzerine: Totalitarizm, Medine Vesikası ve Özgürlük, Birikim Dergisi, Mayıs-1992, sayı: 37, s.30 vd." başlıklı yazıdan yararlanarak hazırladım. (DG)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Kuran’ı Kerim  muhafazakarların yoğun saldırılarına uğruyor.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Kuran’ı Kerim muhafazakarların yoğun saldırılarına uğruyor.
Cevdet Işık yazdı: Silah Ve Zeytin Dalı, Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri
Cevdet Işık yazdı: Silah Ve Zeytin Dalı, Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri
pendik escort kartal escort pendik escort sex hikaye kurtkoy escort