Bülen Arınç: Babam CHP'li bir askerdi, Geriye Dönüp Baktığımda Erbakan Hoca’yı Çok Yalnız Görüyorum"

Şimdi düşünüyorum ki, idam edilmiş bir başbakanın fotoğrafı eğer bir insanın makamında asılı duruyorsa, 28 Şubat’ta darbe yapmak isteyenlere karşı bu korkuyla hareket edip tankları yukarıdan çıkartmak istememiş de olabilir.

Bülen Arınç: Babam CHP'li bir askerdi,  Geriye Dönüp Baktığımda Erbakan Hoca’yı Çok Yalnız Görüyorum
Bülen Arınç: Babam CHP'li bir askerdi,  Geriye Dönüp Baktığımda Erbakan Hoca’yı Çok Yalnız Görüyorum Zehra

Bülent Arınç, Habertürk'ten Kübra Par'a konuştu.

Bülen Arınç: Babam CHP'li bir askerdi, O dönemde bir subay, astsubay veya memur düşünün ki CHP’li olmasın ve Cumhuriyet gazetesi okumasın!28 Şubat Döneminde Demirel’e Kızıyorduk Ama Bugünden Bakınca Onu Anlamaya Çalışıyorum dedi. 

İşte Bülent Arınç'la Kübra Par'ın röportajının ilgili bölümü: 

Babanız İbrahim Bey ilginç bir karakter. Her gün Cumhuriyet gazetesi okuyan CHP’li bir asker...

O dönemde bir subay, astsubay veya memur düşünün ki CHP’li olmasın ve Cumhuriyet gazetesi okumasın! (Gülüyor)

14 yaşınızdayken babanızı bağırsak düğümlenmesinden kaybetmişsiniz. Siz de lise sona kadar CHP’ye yakınmışsınız. Babanız yaşasaydı, sizi bugün CHP’li bir Bülent Arınç olarak görür müydük?

Hayır, babam baskın bir şekilde, CHP’li olmamız gerektiğini veya CHP’nin çok iyi olduğunu söylemiş değil. Okumaya, yakın tarihe çok meraklıydı. Tarihçi Cemal Kutay’ın “Tarih Konuşuyor” isimli fasiküllerini alır, bana da okutur, sonra da onları ciltletirdi.  Bize hep, “Okuyun, tarihi öğrenin” derdi. CHP’li olmasının da, o zamanlar tek parti döneminden gelen İnönü alışkanlığından kaynaklandığını düşünüyorum. Babam çok dürüst bir insandı. Adalet Partisi dönemini çok yaşamadı. Adalet Partisi, darbeden sonra 1961’de kuruldu, babam da 1962’de vefat etti. Darbe ile ilgili müspet bir şey konuştuğunu hiç hatırlamıyorum. Ama 27 Mayıs darbesine kadar Demokrat Parti’lilerin partizanlık yaptığını, insanlar üzerinde kötü tasarrufta bulunduğunu söylerdi. O zamanlar televizyon yoktu, radyolarda, Güç Birliği’nden çıkıp Vatan Cephesi’ne kaydolanların isim listesi yayınlanırdı. Güç Birliği CHP’nin, Vatan Cephesi de Demokrat Parti’nin bucak teşkilatlarının adıydı. Bunlar bir kamplaşma ve siyasetinin keskin hale gelmesinin örnekleriydi. O listelerde belki ölü insanların isimleri bile okunuyordu. Derebeyi veya ağa tipli, “Ben ne dersem o olur” düşüncesindeki siyaset figürleri vardı. Bunlar bu nüfuzlarını maalesef çok kötü kullanıyordu. Babam dürüst ve vatanını seven bir insandı. Belki çok bilinçli ve dindar değildi ama günlük ibadetlerini yaptığını görürdüm. Yurdum insanı gibiydi; Cuma’ya gider, evde olduğu zamanlar namazını kılardı. O zamanlar  başörtüsü sorunu diye bir şey bilmiyorduk, çünkü kimse bir memur ailesinin başını örtmesi veya açması gerektiğini konuşmazdı. Annemin de belki o tarihlerde başı açıktı veya klasik şekilde başını bağlıyordu. Yılbaşı geceleri, bir basit memur ailesinin eğlencesi olarak; meyveler, kabak çekirdekleri, çiğdemler alınır, tombala oynanır, çaylar içilirdi. Milli piyango bileti de alınırdı, ertesi gün ne çıktığına bakılırdı. Bunlar güzel eğlencelerdi. Kimse helaldir haramdır noktasını tartışmazdı. Bilinçlenme belki çok daha sonraları ortaya çıktı. O dönemde de örnek bir Türk ailesinde ne varsa, aynısının bizim evde de olduğunu söyleyebilirim. Yalnızca maddi sıkıntımız vardı.

Babanızın Demokrat Parti’ye yönelik eleştirilerinden bahsettiniz. Çocukluğunuzda dinlediklerinizden hareketle AK Parti’nin Demokrat Parti mirasına sahip çıkıyor olmasını bugün nasıl görüyorsunuz?

Doğru görüyorum. Demokrat Parti’nin halk tarafından kabullenilmiş olması, CHP’nin eskiden yaptığı yanlış, hatta zulme varan eylemlerine karşı bir tepkidir. 1960 darbesi, hiçbir yönüyle tasvip edilecek bir olay değil, bir zulümdür, haksızlıktır. Seçilmiş hükümetlerin başarısız olmasının karşılığı darbe yapmak değildir. Kaldı ki Menderes de, Celal Bayar da Demokrat Parti döneminde, sadece kendilerine tanınmış olan yasama ve yürütme yetkilerini kullanmışlardır. Tahkikat komisyonları kuruldu, İnönü’ye karşı yapılanlar oldu. Hepsi yanlış şeyler ama bu yanlışlığın karşılığı Yassıada ve darağacı değil. Bu çok çirkin, çok yakışıksız ve bunu yapanları ve tasvip edenleri utandıracak bir eylemdi. Demokrat Parti’nin ve özellikle Menderes’in AK Parti tarafından sahiplenilmesi, bir halk iradesini temsil etme noktasındadır. İkincisi, vesayetleri kabul etmediğimiz noktasındadır. Üçüncüsü de Batı’yla olan ilişkilerimizin Avrupa Birliği sürecinde devam etmesini arzu etmektir. Avrupa Birliği sürecini devam ettirirken sadece tam üyelik hedefini düşünerek hareket etmedik, aynı zamanda belli bir standardı yakalamaya çalıştık.  Demokrat Parti’nin de böyle Batı’ya bakan bir yüzü vardı. Mendereslerin, Özalların, Erbakanların bir çizgisi olarak AK Parti bunların hepsini kabullenir. Belki Demirel’le ilgili rezervler var, bu çizgi konuşulurken Demirel çok konuşulmaz. Allah rahmet eylesin, cenazesine de gittim. Şüphesiz, 28 Şubat’tan dolayı yaptıkları karşısında kendisine çok kızdık, gücendik. Ama o şartları o yaşadı. Şimdi düşünüyorum ki, idam edilmiş bir başbakanın fotoğrafı eğer bir insanın makamında asılı duruyorsa, 28 Şubat’ta darbe yapmak isteyenlere karşı bu korkuyla hareket edip tankları yukarıdan çıkartmak istememiş de olabilir.

“28 Şubat döneminde Demirel’e kızıyorduk ama bugünden baktığımda biraz anlayabiliyorum” mu diyorsunuz?

Evet, anlamaya çalışıyorum. Cesareti önemsemiş ve cesaretimiz sayesinde 17 sene aralıksız iktidar olmuş bir partiyi kuran bir insan olarak, “Demirel, o gün de bu vesayetçi diktatoryaya karşı çıkmalıydı” diyebilirim. Ama herhalde o kadar imkânı yoktu.

 

Kitapta Milli Nizam’dan Milli Selamet’e, Refah’tan Fazilet’e Milli Görüş hareketinin tüm duraklarında yaşananları anlatmışsınız. Refah Partisi’nin Doğru Yol ile koalisyon kurarak iktidara geldiği döneme dair çok eleştiri yapılıyor. Refah-Yol döneminde rahmetli Erbakan’ın hatalar yaptığı, 28 Şubat döneminde yeterince dik durmadığı eleştirilerine siz de katılıyor musunuz?

Burada ihtiyatlı olmak lazım. Geriye dönüp baktığımda Erbakan Hoca’yı çok yalnız görüyorum. Hükümet ortağı var, ama öyle bir hükümet ortağı var ki içi boş. Herhangi bir vesayet odağı karşısında boynu bükük, sizi savunmuyor, açığa düşürüyor. Şimdi onunla AK Parti’nin gelişini karşılaştırıyorum. Biz tek başımıza iktidar olduk, Hoca tek başına iktidar olmadı. Ayrıca kurulurken bütün bu yaşananları dikkate aldık. Ben, Tayyip Bey, Abdullah Gül Bey, Abdüllatif Şener, hepimiz şuna karar verdik: “Darbeler yaşandı, muhtıralar verildi ve biz Türkiye’de parti kuruyoruz. Bu millete vereceğimiz bir mesaj olmalı” dedik. Üç mesaj vardı: “Bir, cesur olacağız; ne pahasına olursa olsun milletin emanetine sahip çıkacağız. Bunu darbeciler bilsin, cuntacılar bilsin, Türkiye’de sivil siyasetin üzerinde hegemonya kuran kim varsa onlar da bilsin ki biz her şeyi göze aldık. İkincisi, siyasetten beklediğimiz millete hizmettir. Millete hizmeti de iki açıdan düşünüyoruz: Bir, ekonomisini güçlendireceğiz; bu ülke refah içerisinde yaşayan bir büyük ülke olacak, herkes zenginleşecek. İkinci olarak da toplumsal barışı kuracağız, kimse inancından dolayı hor görülmeyecek.” O zaman, Rahmetli Turgut Özal Bey’in ifade etmiş olduğu, “Üç konuda özgürlük benim idealimdir: fikir ve düşünce özgürlüğü, din ve inanç özgürlüğü ve teşebbüs özgürlüğü” prensibi aklımıza geldi. “Türkiye’nin kendi içerisinde, milli mücadelede olduğu gibi tekrar bir kucaklaşmaya gitmesi lazım” dedik. Bu ülkeyi şu kadar yıldan beri Türk-Kürt meselesi, Sunni-Alevi meselesi, yobaz-laik meselesi gibi konularla hep kutuplaştırmışlar. Bu sorunlar giderek kronik hale gelmiş, bunları çözeceğimizin sözünü verdik. “Prensiplerimizden vazgeçmeyeceğiz, popülizm yolumuzun kenarından geçmeyecek. Ülkemizi ekonomik anlamda da, manevi anlamda da toplumsal barışa götüreceğiz” dedik. Böyle çıkınca da yüzde 35 ile 363 milletvekili çıkardık. Allah yolları açar.

Biz bunları 2001’de söyledik, 2002’de de yaşadık. Ama Erbakan Hoca söylemekten mahrumdu. Birinci parti yüzde 21 buçuk aldı. Diğer partilerden birisiyle hükümet kurması gerekiyordu.  Önce Anavatan Partisi’yle bütün görüşmeler yapıldı, bakanlıkların isimleri verildi, bakanlar taksim edildi, Başbakan’ın da Erbakan olduğu söylendi. O ara bir bayram tatili vardı, Sayın Mesut Yılmaz bu tatilden sonra hükümeti açıklayacağını söylemesine rağmen, bayram dönüşünde hükümet kurmayacağını ifade etti. O halde hükümeti kiminle kuracaksınız? Kendimi Erbakan’ın yerine koyuyorum: Bizim hükümet kurmaya ihtiyacımız var; bu bir meşruiyet meselesidir. Çünkü hâlâ gerici, yobaz, Atatürk düşmanı diye bilinen bir partiyiz. Sayısal olarak birinci parti olmuşuz ama yüksek komuta kademesindeki adamlar, yüksek yargı, üniversiteler, medya ve sivil toplum kuruluşları siyasal ağırlığımızı bir türlü vermiyorlar. Onların bizi kabullenebilmesi için illa iktidar olmamız lazım. Erbakan Hoca, “Asker karşı çıkıyor. Asker vatan evladıdır. Onlarla konuşacağım, ikna edeceğim. Ülkeyi birlikte güzel günlere kavuşturacağız” şeklinde safiyane düşüncelerin sahibiydi. Onun direnebilmesi için yanındaki ortağıyla birlikte hareket etmesi lazım. Yanındaki ortağın bakanları da MGK toplantısında hocanın aleyhinde hareket edip, içeriden yıkmaya çalışıyorlar. Biz 8 yıllık kesintisiz eğitime karşı duruyoruz, Doğru Yol Partisi’nin Milli Eğitim Bakanı ve diğer bakanları, “Asker ne dediyse yapmaya mecburuz” havasında. Çiller için bir şey söyleyemem. Onun ağzından Hoca’yı rencide edecek veya hükümeti bitirmeye yönelik bir şey duymadım. Hoca’nın o sırada bütün bunlara direnebilmesi mümkün değildi ve sayısal çoğunluğu da kaybetmişlerdi.

"ERBAKAN HOCA UZLAŞMACIYDI,
'ABDESTİMİZİ TAZELERİZ' KONUŞMASI MUHTEŞEMDİ"

“Söylem olarak biraz daha sert olabilirdi” eleştirileri var.

Faydası yok, çünkü parti kapatıldığı zaman bile Erbakan Hoca çok büyük bir tepki koymadı. “Abdestimizi tazeleriz” konuşması, muhteşem bir konuşmadır. Bunları geçmişte de gördük ama 12 Eylül’de “Milli Selamet’i kapattık” dedikleri zaman işin bitmediği ortaya çıktı. Hiçbir şeyin bitmediğine, her şeyin yeniden başlayacağına hepimiz inanmıştık. Erbakan Hoca uzlaşmacıydı. Olan biteni bilirdi, açıktan eleştirmezdi, tenkit etmezdi, yapacağını yapardı. Ama arkasındaki gücün büyüklüğünü de bilmesi lazımdı.

Susurluk dönemindeki tavrının da tabanın beklentilerini karşılamadığı eleştirileri yapıldı...

Hoca elinden geleni yapmıştır. Ama “Hocam keşke böyle yapsaydınız” dediğim noktalar da oldu. “Sen benim yerimde olsaydın ne yapardın?” diye sorduğunda, “Hocam bırakın hükümeti, seçime gidelim” demişliğim vardır. 20 sene bütün mitinglerde “Erbakan Başbakan” veya “Mücahit Erbakan” diye söylemiş insanlarız. Zor da olsa bir hükümette başbakan oldu ve onu sürdürmesi lazımdı. Haziran 1996’dan Haziran 1997’ye kadarki sürecin ilk 6 ayındaki veriler çok iyiydi. Ondan sonra başarılı olacağını anladılar ve Hoca’nın önüne geçtiler. O yüzden “hata” kelimesini en azından şimdilik kullanmayalım.

Kitapta partilerin kapatılma süreçlerini anlatmışsınız. Refah Partisi’nin kapatılma sürecinde Yekta Güngör Özden için reddi hâkim talebinde bulunmayı düşünüyorsunuz ama Erbakan, bazı aracılara güvenerek “Gerek yok” diyor. Parti kapatıldıktan sonra da yumuşak bir tepki veriyor. Erbakan’ın bu anlamda biraz “saf” bir yönü de var mıydı?

Evet, inanıyordu. Temiz bir insandı. 1978’den sonra Milli Selamet’te de, Refah’ta da, Fazilet’te de hep genel kurul üyesi oldum. 1995’te milletvekili oldum ama partide bir geçmişim var. Hocamızın düşünce tarzı, inanç tarzı belli; her şeyi görüşür, kendine göre danıştığı insanlar vardır. Ben de bu tür istişareler yaparım ve olayı bütün açıklığıyla anlatırım. O zaman da Hoca herkesin içerisinde bana sorduğu zaman söylediklerime belki de çok üzüldü veya kızdı. Ama sözümü kesmezdi ve hiçbir zaman da ondan dolayı bana muğber olmadı. “Bülent her zaman Manisa’dan bir numaradır, o arkadaşımız ne derse o olacaktır” derdi. Aday listelerini hep kendi elimle yapardım ve hoca hiçbirisine itiraz etmezdi, “Sen oranın komutanısın” derdi. Ama başkaları diğer konularda, Hoca’nın kafasında ne varsa, Hocamızın hoşuna gitsin diye onları söylerdi. Bir başkası da “Hocam, istişareye ne lüzum var, siz ne derseniz o olsun” derdi.

Hareketi kırılma noktasına sürükleyen de istişare meselesi miydi? Çünkü Fazilet Partisi kurulurken size davet gelmiyor, üç gün sonra kendiniz gidip harekete katılıyorsunuz. “Yenilikçiler Hareketi” dediğimiz hareketin nüveleri o günlerde mi doğmuştu? Niye böyle bir yol ayrımına gelmiştiniz?

Fazilet Partisi’nin ilk döneminde grup başkan vekilliğine, Meclis başkan vekilliğine, idari amirliğe aday olduk. Hocamızın sistemi “O istişaresini yapar, karar verir, bize sadece tebliğ edilir” şeklindeydi. Aldığı sonuç itibarıyla başarılı çıkmadığını görünce, ben daha Manisa’dayken “Parti iyi yönetilmiyor, partinin iyi yönetilmesi için kongrede aday olacağım” dedim. Ben öyle deyince herkes, “Buna mı kaldı?” diyerek bıyık altından güldü. Ama Ankara’ya gelince de bu düşüncemi devam ettirdim ve 110 milletvekilinin 84’ünün oyunu alarak grup başkan vekilliğini kazandım. Arkadaşlar beni çok seviyor, ben de partimi çok seviyorum. Refah ile Fazilet arası dönemde yine o eski tebliğ görevi yapıldı. “Arkadaşlar Fazilet Partisi’ne geçiyoruz” demişler. Günde 20-30 kişi Meclis Başkanlığı’na gidip, “Ben bu partiye katıldım” diyor. Biz de arkadaşlarımızla sorguluyoruz, çünkü farklı düşünen bir gruptuk. Başka türlü, partinin grup toplantısında “Ben de adayım” diye kimse elini kaldıramazdı. Belki Recai Bey’e karşı edep dışı bir hareket oldu ama o da sağ olsun, diğerleri itiraz etmiş olmasına rağmen, “Evet, iç tüzüğümüze göre bu da mümkün” dedi. Arkadan Osman Pepe, Vecdi Gönül, İsmail Kahraman ve Abdüllatif Bey el kaldırdılar. O zaman bana ve üç beş arkadaşıma “Siz de Fazilet Partisi’ne geçin” diye bir teklif gelmedi ama onlar umumi tebligat yapınca bizim de geçmiş olacağımızı düşünmüşler. Ben de “Bu böyle olmaz” dedim. Partinin başına İsmail Altekin adında bir arkadaşımız geldi. O da sevdiğimiz bir insandı ama hiç aklımızdan geçmiyordu. Sonra Recai Kutan’a devredeceğini söylediler. “İyi ama bu parti ne kadar yeni, kapatılmamak için ne yapacak? Türkiye siyasetini nasıl okuyacak? Bunları birisinin bana anlatması lazım” dedim ve Recai Bey’i ziyaret ettim. Recai Bey, “Zaten halimizi biliyorsun. Hoca bize böyle bir görev verdi. Yeni bir siyasi parti olacağız, beraber olalım” diye bizi açık yüreklilikle davet etti.

Kitapta pek anlatmamışsınız. Yenilikçiler ile gelenekçiler arasındaki temel görüş ayrılıkları nelerdi?

Kolektif düşünce, yönetim biçimi gibi meselelerdi. Orada kırılma noktamız 14 Mayıs 2000 Kongresi’dir. 1999 seçimlerinde üçüncü parti olduk, ben yine milletvekili seçildim. Ama küskünler hareketi hepimizin moralini bozdu. Seçime gitmeyi en çok arzu eden parti biziz. Refah Partisi kapatılınca mağdur edilmişiz ve Meclis’te mükemmel bir yasama faaliyeti yürütüyoruz. Sırf partilerin kapatılmasını engellemek için diğerleriyle pazarlık yapıldı ve küskünler hareketi ortaya çıktı. Küskünler hareketinden Recai Kutan Bey’in bile haberi yok. İstanbul’da gazeteciler, “Seçimi geri bırakmak için bir şey yapacak mısınız?” diye soruyor, “Yok, seçime gidiyoruz” diyor. Ankara’da havalimanındaki gazetecilere de aynı cevabı verince, onlar da “Efendim ama Oğuzhan Bey imza topladı” diyor. Recai Bey de üzülüyor ve şaşırıyor ama sistem böyle; birileri karar veriyor, o da uyguluyor.

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Konfor/çıkar/iktidar alanına kapanmak, entelektüel özgürlükten vazgeçmek demektir.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Konfor/çıkar/iktidar alanına kapanmak, entelektüel özgürlükten vazgeçmek demektir.
Cihan Aktaş yazdı: Toplumsal cinsiyet ve aile
Cihan Aktaş yazdı: Toplumsal cinsiyet ve aile