Ali Bulaç Yazdı: Süruş´un İkinci Hali´nden 'Kelam-ı Muhammed': Vahiy ve ilham, peygamber ve şair

Süruş´un üzerinde durmamız gereken “Kelam-ı Muhammed” tezi dört ana noktada toplanmaktadır

Ali Bulaç Yazdı: Süruş´un İkinci Hali´nden 'Kelam-ı Muhammed': Vahiy ve ilham, peygamber ve şair
Ali Bulaç Yazdı: Süruş´un İkinci Hali´nden 'Kelam-ı Muhammed': Vahiy ve ilham, peygamber ve şair Zehra

Süruş´un üzerinde durmamız gereken “Kelam-ı Muhammed” tezi dört ana noktada toplanmaktadır.

1) Peygamber şair gibi ilham alır. Bir şair gibi aldığı ilhamı kendi bilgi ve kavrayış/anlayış kapasitesi çerçevesinde yeniden aktarır. Ancak bu iddiayı öne sürerken peygamberin şairden daha üst bir mertebede olduğunu belirtmeyi de ihmal etmez. Ne var ki, mukayeseye konu olan iki söz diziminden birisi Kur´an, diğeri de şiirdir ve bu söz dizimini ortaya çıkaran şahıslardan biri peygamber, diğeri de şairdir.

2) Peygamber-şair analojisisiyle bağlantılı olarak, Kur´an´ı Kerim´in aslında peygamber sözü (Kelam-ı Muhammed) olduğunu öne sürer. Buna göre Hz. Peygamber, vahyin yaratıcısı ve üreticisi olup vahye müdahildir. Onun merkezde yer aldığı bir dizi tarihi ve toplumsal olay vahyi şekillendirmiştir.

3) İddiasına göre mana Allah´a, lafız peygambere aittir. Süruş´u eleştiren Cafer Subhani´nin deyimiyle, ortada Allah´ın ve Peygamberin “ortaklaşa yaptıkları bir metin” söz konusudur (1).

4) Kur´an metni ortaya çıktığı tarihsel ve toplumsal vasatla ilgilidir. Buna göre, 1500 sene önce Arap Yarımadası´nda var olan vasat, iktisadi, sosyal, siyasi, tarihi ve toplumsal durum, kullanılan dil, insanların bilgi birikimi vahyin teşekkülünde rol oynamıştır. Dolayısıyla bütün bunlar Kur´an´ın bu şekilde teşekkül etmesinde rol oynamış bulunmaktadırlar.

Bilindiği üzere literatürde yerleşik kavramlar vardır. Mesela “şair” ve “nebi” iki farklı anlam dünyasına ait iki ayrı kavramdır; şaire şair, peygambere de nebi veya resul denmiştir. Türkçede nebi ve resul kavramları “peygamber” olarak ifade edilir. Süruş´a göre peygamber şair gibi ilham almaktadır. Nasıl literatürde peygamber ile şair arasında temel bir fark varsa, aynı şekilde ilham ile vahiy arasında da bir fark vardır.

Aradaki mahiyet farkını bilmesi gereken Süruş, burada teknik bir hata yapmaktadır. İlham büsbütün aşkın alemden kopuk değildir, fakat belki vahiy esintilerinin bereketlendirdiği en aşağı, en edna mertebesinde yer alır. Allah, ilhamda bulunur fakat ilhamın vahiy olduğunu iddia etmek objektif ve kesin olarak mümkün değildir. Zira bunu kritik edebileceğimiz herhangi bir ölçütümüz yoktur.

İkincisi, bazıları aksini iddia etse bile, hakikatte ilham şaire içerden gelir, hatta buna kavramsal/ıstılahi değil, kelime manasıyla vahy-i nefsi, yani nefsi vahiy de denebilir. Süruş´a göre ilhamın içeriden veya dışarıdan gelmiş olması önemli değildir. Bizce önemlidir, cahiliye şairleri ilhamı Halil adını verdikleri cinlerden dostlarının onların kulağına fısıldadıklarını iddia ederlerdi. (2) Cin dostuyla ilişki kurduğunu iddia eden şairdir, gerçekte söz konusu olan, şairin duygu dünyasını ve muhayyilesini şiir diliyle açığa vurması olayıydı. Vahiy ise dışarıdan gelir, yani Ruhu´l Kudüs olan Cebrail aleyhisselam aracılığıyla Allah´tan, Levh-i Mahfuz´dan peygamberin kalbine ilka olunur. Müşrikler, bu olaya rasyonel (akli) bir açıklama bulamadıkları için peygambere şu itirazda bulunmuşlardır: “Senin bu söylediğin şiire benziyor; fakat hiçbir şair bizi herhangi bir şeye çağırmadı. Sadece şiirini söyledi; bizi eğlendirdi, düşündürdü, etkiledi, bizi savaşa hazırladı. Eğer sen de bir şair gibi şiir söylüyorsan yani yüksek seviyelerde ilham alıyorsan, bir şair gibi ol. Şair bizi Allah´ın yoluna çağırmıyor, sen niye çağırıyorsun?” Söz konusu itiraza yüce Allah, şöyle buyurur: “Şu halde sen, öğüt verip-hatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle ne kahinsin, ne mecnun. Yoksa onlar: “Bir şairdir, biz ona zamanın (getireceği) felaketleri gözlüyoruz” mu diyorlar?” (52/Tur, 29-30.)

Mekkelilere göre İmrü´l kays ve diğer şairler de ilham alarak şiir söylerlerdi. Onlara göre söylenen şeyin manzum veya düzyazı olması fark etmez, belli bir ruhi tecrübe ve derin tefekkür sonucu oluşturulan her metin şiirdir. Kur´an-ı Kerim, vahyin şiirle bir tutulmasını kategorik olarak reddeder:

Hiç şüphesiz o (Kur´an), şerefli bir elçinin kesin sözüdür.O, bir şairin sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz?Bir kahinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz?Alemlerin Rabbinden bir indirilmedir.Eğer o, bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.Sonra onun can damarını elbette keserdik.O zaman, sizden hiç kimse araya girerek bunu kendisinden engelleyip-uzaklaştıramazdı.Çünkü o (Kur´an, Allah´tan sakınan) muttakiler için bir öğüttür.” (69/Haakka, 40-47.)

Michel Hoebink´in kendisiyle yaptığı röportajda (3) Süruş, modern zamanlarda vahyi şiir metaforuyla anlayabileceğimizi söyler. Ona göre vahiy, şairlerin ve ariflerin tecrübe ettiklerinin ta kendisidir. Şiir bilim ve felsefeden farklıdır ama sonuç itibariyle bir bilgilenme enstrümanıdır, bu açıdan şairlik vahiy gibi bir yetenektir.

Süruş´un vahiy-şiir analojisi ikna edici olmaktan hayli uzaktır. Şundan ki, şiir ve vahiy eğer bir yetenek ise mahiyetleri aynileşmiş demektir ama ilham bir yetenek olamaz zira o da kalbe belli bir anda melekut aleminden bir esinti olarak zuhur eder, vahiy ise farklıdır. Peygamber ne ilham peşine düşer ne de vahiy beklentisi içinde olur, dışarıdan/yukarıdan seçilir, hazırlanır ve an´ı geldiğinde kalbine bilgi ve haber ilka olunur. Peygamber kendisine vahiy gelinceye kadar pasiftir; vahyi aldıktan sonra onu tebliğ etmek, açıklamak, uygulamak ve denetlemek üzere aktif pozisyona geçer. Şairin bu türden misyonları söz konusu değildir. İsmini vermediği bir filozofun “Vahiy, şiirin en üst derecesidir” sözü de temelsizdir. Kur´an-ı Kerim, gayet sarih bir ifade ile “Peygambere şairliğin yakışmadığını” belirtir:

“Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur´an´dır.”(36/Yasin, 69.)

Öte yandan şairin söylediklerinde şu noktalar öne çıkar: Cin, şairin kulağına yalan, abartı, vehim, yalan, düşmanlık, savaş kışkırtıcılığı, kibir, karmakarışık söylemler, bazen şairin kastetmeyip başkalarının farklı anlamlar yüklediği süslü sözler fısıldar. Şair ahlaki hayatı önemsemez. “Sizden herhangi birinizin içinin tıka basa irinle dolması, şiirle dolmasından daha hayırlıdır” (Ahmed ibn Hanbel, Müsned, ll, 39)

Kur´an-ı Kerim şairleri iki noktadan eleştirir: İlki, “her biri bir vadide vehmedip durur”, ikincisi, “yapmayacakları şeyleri söyleyip” hem kendilerini hem başkalarını kandırırlar (26/Şuara, 224-227). Hâlbuki vahiyde vehim yoktur; o, Allah´tan gelen kesin bir hakikattir, haktır. Peygamber hiçbir şekilde yalan söylemez, temel sıfatlarından biri doğruluktur (sıdk). Dışarıdan O´na vahiy geldiği için, insanları Allah´ın yoluna çağırma yetkisini kendisinde bulundurmaktadır:

“Gerçekten o (Kur´an) alemlerinin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu´l Emin (Cibril) indirdi. Uyarıcılardan olman için senin kalbinin üzerine (indirmiştir.) Apaçık Arapça bir dille ve hiç şüphesiz o (Kur´an) geçmişlerin kitaplarında da vardır.(Aynı sure, 193-195. Ayrıca bkz. A. Bulaç, Kur´an Dersleri/Tefsir, ilgili ayetlerin açıklaması.)

Ayetin geçmişlerin kitabına atıf yapması önemlidir. Çünkü hiçbir şair kendisindeki önceki şairleri tekrar etmez, hatta takip etmek istemez. Nübüvvet zincirinde yer alan her peygamber ve aldığı vahiyler birbirini takip eder ve teyit eder. Şu ayet de vahiy ile şiir, yani peygamber ile şair arasındaki farkı yeterince açıklar:

‘Onu (Kur´an´ı) şeytanlar indirmemiştir. Bu onlara yaraşmaz ve güç de yetiremezler. Çünkü onlar (vahyedileni) işitmekten kesin olarak uzak tutulmuşlardır.(Aynı sure, 201-212.)

Süruş´un Kelam-ı Muhammed tamlaması Kur´an´a karşılık olmuyor. Belki hadislere karşılık denebilir. Fakat İslam bilginlerinin önemli bir bölümü Sünnet´in sözlü aktarımı olan hadislerin de vahiy, ama “gayrı metluv vahiy” olduğunu söyler. Eğer Kur´an dışında Hz. Peygamber, “gayrı metluv” adı verilen vahiy eseri söz söylediyse, bu durumda mana Allah´a, lafız Hz. Peygamber´e ait addedilir, şu var ki yine de Süruş´un tezi tam olarak sağlam zemine oturmaz. Zira Süruş´un anlatımına göre Hz. Peygamber´den sadır olan sözler vahiyden çok ilhama uygun düşmektedir.

Ben kişisel olarak -sıhhat dereceleriyle ilgili tartışma bir yana- mananın vahye, sözün Hz. Peygamber (s.a.)´e ait olduğu söz dizimlerinin, hadis literatüründü yer alan “Kudsi hadisler”e tekabül edebileceğini düşünürüm (4). Diğer hadisler doğrudan gayr-ı metluv vahiy değillerse de, basit manada ilham da değildirler. Belki vahyin kontrolünde ve sadece peygambere özgü bir bilgilenme ve hikmet elde etme biçimidirler. Bu açıdan bakıldığında Süruş´un Kelam-ı Muhammed kavramlaştırması dayanaksız kalmaktadır.

Süruş´un iddia ettiği gibi, eğer vahyin dilinin teşekkülünde Hz. Peygamber Allah´la müdahil ise, bu durumda Kur´an´ın icazı ve mucizevî vasfı ortadan kalkmış olur; çünkü mucizeyi peygamber üzerinden ve peygamber eliyle gösteren Allah´tır; peygamber kendi inisiyatifi, iradesi ve kudretiyle mucize gösteremez. Kur´an´ın en önemli özelliği i´caz oluşudur; diğer peygamberlerle mukayese edildiğinde peygamberimizin mucizesi Kur´an olarak kabul edilir, esasında temiz vicdan ve selim akıl sahibi insanlar için de “mucizevi/aciz bırakıcı söz” dışında mucizeye ihtiyaç yoktur. Kelam-ı Muhammed tezi, icazı ortadan kaldırır ya da peygambere indirger; bu ise mümkün değildir.

Süruş´un, uzun zaman Müslüman´ın “dini bilgisinin tarihselliği”ni savunurken, 2008 yılında “Müslüman insan için sözünü ettiğimiz önermelerin, Kur´an-ı Kerim için de doğru olabileceği” iddiasını ortaya atması tartışmanın yönünü ve rengini değiştirdi; onu yakından takip ettiği anlaşılan Türk tarihselciler de ondan mülhem ama farklı argümanlar kullanarak Kur´an´ın bilimsel veriler ışığında ele alındığında hatalarla malul olduğunu, Arap zevk, örf, kavrayış ve özlemlerinin Kur´an´ı şekillendirdiğini dillendirmeye başladılar. “Kur´an´ın ifade ettiği bilgiler de tarihseldir, mutlak hakikati ihtiva etmezler, hatalı olabilirler” söylemleri büyük bir cür´etle ifade edilmeye başlanınca alttan alta sosyo-politik yönetimlerin hata ve hak ihlallerini dine fatura edenler, deizme duydukları yakınlığın doğurduğu meşruiyet krizini hızla aşma rahatlığını elde ettiler. Bugüne kadar Süruş´un ve genelde tarihselcilerin kavramsal çerçevesinde sınırlı ve izafi olan, döneminin rengini ve özelliğini taşıyan Müslüman´ın bilgisiydi; şimdi ise Kur´an da bu konumda ele alınmış oluyordu. Burada durum artık değişmiş oluyor.

Süruş bu tezini de vahyin ilhama dayandığını, peygamberin yaptığı işin (ruhi tecrübe) şairin ve arifinkiyle aynı olduğu iddiasına dayandırıyor? Vahyi ilhamla aynileştirdiğimiz veya ilhama indirgediğiniz zaman vahyin bir ilham olduğu önermesi doğru olabilir. Ancak vahiy ilham demek değildir; ilhamı içine alan, onu da aşan çok daha geniş kapsamda bir vakadır. İlham ise vahyin belki de son halkasını teşkil eden en zayıf türevlerinden birini teşkil eder. İki tecrübe arasındaki kesin farkı bilenler “seçilmiş elçiler” dışındaki ariflerin veya şairlerin vahiy almadıklarını tasdik ve teslim ederler.

Bazıları meçhul fiil sigası kullanıp “Bu kitap bana yazdırıldı” dese de yazdırılma tecrübesinin vahiy olmadığı açıktır. Hatta birilerine vahiy gelmesi dahi onu peygamber yapmaz; Hz. Meryem´e vahiy meleği geldi ama Meryem peygamber olmadı. Vahiy yukarıdan ve “seçilmiş insanın kalbi”ne gelir/iner. Meryem gibi Hz. Musa´nın annesine ve kız kardeşine gelen vahiy bu türdendir ama onların talepleri sonucu vahiy gelmiş değildir. Vahiy Musa´nın annesini yönlendirdi; Meryem´i ise doğumu olağandışı vuku bulacak olan çocuğa hamile kalması için ikna etti, onu ruhen teskin etti. Kendi iddialarına dayanarak şunu söyleyebiliriz: İbn Arabi, Mevlâna ve diğerlerinde vuku bulan şey ne vahiydir, ne vahiy ürünü ilhamdır. Bize bu konuda sundukları tek bir güvenilir delil yoktur:

“Biz uğrumuzda mücahede edenlere yollarımızı gösteririz.”(29/Ankebut, 69.)

Yüce Allah´ın çok yönlü, kararlı ve ihlaslı mücahedeye bahşettiği ödül bu cehde katılan herkese olan ihsanıdır, ama vahiy veya ilham ürünü “vehbi bilgi” değildir. Kendilerine yazdırıldı diye söyledikleri metinlerde akla, fıtrata aykırı görüşler, felsefi-kelami doktrinler; mevzu hadisler, tarihi olarak sınanıp da sıhhatli olmadığı apaçık ortaya çıkmış haber ve bilgiler, çeşitli mitolojik hurafe ve anlatılar vardır.

Diğer iddiaya göre, Kur´an´ı ilham olarak kabul ettiğimiz zaman, nasıl şairler hariçten bir etkinin altında ise ve o etkinin altında duygularını şiirle ifade ediyorlarsa, peygamber de hariçten vahiy dediğimiz etkinin altındadır ve kendisine gelen ilhamı ifade etmektedir. Dahası Süruş, nasıl şair kendi dil bilgisinin, entelektüel birikiminin, içinde yaşadığı toplumun ve tarihsel dönemin rengini taşıyor ve bütün bunların etkisi altında bir dil kullanıyorsa, aynı şekilde peygamberin de kendi diliyle, kendi imkânlarıyla, kendi bilgi birikimiyle ve kendi kapasitesiyle, ona gelen ilhamı ifade etmekte olduğunu söylüyor. Bu durumda Süruş, vahyin dilini şairin diline, peygamberin dilini de beşerin diline, yani kültüre indirgemiş olmaktadır (5). Bu durumda vahyin kaynağı itibariyle salt aşkın bir niteliği, muhtevası ve menşei ortadan kalkmaktadır. Çünkü bu varsayıma göre vahiy beşerin tabiatına bürünmüştür, bu beşerî karakterin en önemli ve baskın özelliği, tarihsel ve kültürel oluşudur. (Devam edecek.)

Notlar:

1) Ayetullah Cafer Sübhani, Günümüz renkli edebiyat aynalarında cahiliye düşünceleri, Kelam-ı Muhammed, çev. Kenan Çamurcu. (Basılmamış kitap içinde, s. 25-32.)

2) Modern zamanlarda telefonla karşılaşan Araplar, uzak ve karşı yerden gelen sesin ahize yoluyla kulağa fısıldanması dolayısıyla buna “heetif” ismini verdiler.

3) Michel Hoebink, Hollanda Uluslararası Radyosu (Radio Netherlands World ) Arapça, Çev. Kenan Çamurcu, Kelam-ı Muhammed (basılmamış kitap içinde)

4) Kudsi hadisler için bkz. Abdülhakim Beyazyüz, Kudsi Hadislerin Kaynakları Neler Olabilir?(25 Ağustos 2018 -Haksöz Haber)

5) Süruş, “Beşer ve beşir” adlı makalesinde bunu savunmaktadır. Kenan Çamurcu, Age, s, 5 vd.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ramazan Deveci Bilinç-Der’de Vahyin Işığında Namaz ve Müslüman’ı Anlatıyor…
Ramazan Deveci Bilinç-Der’de Vahyin Işığında Namaz ve Müslüman’ı Anlatıyor…
KONDA raporu: Son 10 yılda kendini ‘dindar muhafazakar’ olarak nitelendiren gençlerin oranı yarıya düştü..
KONDA raporu: Son 10 yılda kendini ‘dindar muhafazakar’ olarak nitelendiren gençlerin oranı yarıya düştü..