Davut Güler Yazdı: Medine Sözleşmesi Bağlamından Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü! -1-

Birlikte yaşamak mümkün mü sorusunun cevabını Resulullah´ın Medine dönemi ve “Medine Vesikası” bağlamından arayacağız.

Davut Güler Yazdı: Medine Sözleşmesi Bağlamından Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü! -1-
Davut Güler Yazdı: Medine Sözleşmesi Bağlamından Birlikte Yaşamanın Mümkünlüğü! -1- Zehra

İnsan yerküreye indiğinden bugüne bir arada yaşamanın çabası içinde olmuş ve bir gerçeklik olarak birliktelikler peygamberler, bilge adamlar ve yönetici kesimlerce hep insanlığa önerilmiştir. İslam öğretisinde ilk insan ilk peygamberdir, gerek ilâhi kitaplar gerekse de diğer ideolojiler insanlığın bu hikayesini kendi bilgi kaynaklarından ilham alarak anlatmaktadırlar.

Konumuz gereği birlikte yaşamak mümkün mü sorusunun cevabını Resulullah´ın Medine dönemi ve “Medine Vesikası” bağlamından arayacağız.

İnsanlık tarihi genel anlamda birlikte yaşamanın tarihi diyebiliriz. Kur´an bize insanların birlikte yaşamalarının örnekliğini peygamber kıssalarını anlatarak öğretiyor. Peygamberler kendi toplumlarını Allah´ın birliğini onaylayarak ona ibadet etmeye davet etmişlerdir. Bu davet Peygamber (as)´la son bulmuştur. Peygamber (as)´ın 23 yılık mücadelesi bizim için her zaman yol göstericidir. Gerek 13 yıllık Mekke (Akabe 1. ve 2. Biatları) ve gerekse 10 yıllık Medine yani 23 yıllık dönemde ki; “sözleşme ve biatlar” yolgösterici olacaktır.

Öncelikle Türkçe´ de “sözleşme” olarak ifade edilen bu kelime Arapça´ da ilgili olduğu alanlara göre; vesika, misak, ahid, akid ve biat gibi bu terimler, anlam itibarıyla bilinç sahibi objektif varlıklar arasında düzenlenmiş ilişki biçimini yansıtmaktadır.

Gerek “Medine Vesikası” gerekse “Medine Sözleşmesi” olarak adlandırılan bu durum Peygamber (as)´ın Medineye “Hicret”inden sonra ki ikinci büyük eylemidir diyebiliriz. Tarihi kaynaklar gösteriyor ki; Peygamber (as)´ın Medine´ye gelir gelmez yaptığı işlerden biri, muhacirleri yerleştirmek, onların ve ailelerinin gündelik ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli tedbirleri alması oldu. Bu amaçla Medineli (Ensar) ile Mekkeli (Muhacir) Müslümanlar arasında sosyal ve ekonomik bir dayanışma ve yardımlaşma ilişkisini tesis etmek. Buna “mu-âhât=kardeşleşme” adı verildi. Hicret´in ilk günlerinde bu kardeşleşme organizasyonuna 45´i Ensar´dan, 45´i Muhacirler´den olmak üzere 90 kişi katıldı. Kaynaklarımız bu ilk teşebbüste birbiriyle kardeş olmayan tek bir muhacirin kalmadığını bildirmektedir.

Tarihçiler Peygamber (as)´ın yine Hicret´in ilk yılında, yani m. 622´de (Medine Vesikası)´nı imzalandığını kabul eder. İbn Hişam ve Ebu Ubeyd´in eserlerinde düz ve yekpare bir metin iken, Wellhausen onu 47 maddeye ayırmış, daha sonraları Hamidullah, kimi maddeleri kendi içlerinde bölerek bu sayıyı 52´ye çıkarmıştır.

 “Medine Sözleşmesi” modern termolojiye göre; “Medine Anayasası”dır. Ünlü tarihçi merhum Hamidullah “Anayasa” kavramını kullanıyor. İtalyan tarihçi Caetani´nin daha farklı bir değerlendirmesi olsa da , (Caetani, III, 112), Hamidullah Hoca´nın tespiti daha anlamlı; “bu anayasa, ilk İslam Devletinin Anayasası olmasından başka, aynı zamanda yeryüzünde bir devletin vazettiği ilk yazılı anayasa olma özelliğine ve ayrıcalığına da sahiptir” der.  (Hamidullah, İslam Peygamberi I. cilt, 189)

Medine Sözleşmesi; dünya üzerinde "Ma´ruf"un yerleştirilmesi ve "Münker"in ortadan kaldırılması için çalışan ve bunu kendilerine en yüksek ahlaki bir amaç seçen Müslümanlar´ın sözleşmesidir. Müslümanların, hırsızlar ve iktidarlarını zulüm üzerine bina eden zorbalarla herhangi bir uzlaşmaya girme veya bir sözleşme akdetme gibi bir düşünce ve teşebbüsleri olamaz. Çünkü -Kur´an´ın vurguladığı gibi- ancak ortak çabalarla yaşanması mümkün olan sosyal hayatta sürdürülebilir ilişkilerin temeli "yardımlaşma"dır. "Zulüm, haksızlık, günah ve düşmanlık" üzerine kurulu yardımlaşmalar meşru ve makbul olmadığına göre, bütün yardımlaşmaların esasını "ortak iyilikler (Birr) ve takva" teşkil etmelidir (5/Maide, 2).

Müslüman toplum, her durumda Allah´a ve öteki insanlara misak veya ahid verirler ve daima bunlara özenle sadakat gösterirler. Müslüman toplumun her dönemde en önemli misyonlarından biri önce insana, zaman öncesi zamanda Allah´a verdiği misakı hatırlatmaları ve buna bağlı kalmaya çağırmalarıdır. Çünkü açıktır ki, insanlar hem Allah´ı hem de Allah´a verdiği sözü unutmuş görünmektedir. İkinci önemli misyonları, -kendi inançlarına uygun ve karşılıklı rızaya dayalı olması kaydıyla- hem kendi aralarında hem de farklı kimliklere mensup "öteki insan toplulukları"yla ahlakadalet ve özgürlük gibi "Ma´ruf" esaslar ve idealler çerçevesinde sözleşmeler imzalamalarıdır.

Müslüman Toplumun Allah´la ve "Ötekiler"le Sözleşmesi

Türkçe´de "Sözleşme" olarak ifade edilen kelimenin, Arapça´da düzenleyici bir faaliyet olarak ilgili olduğu alanlara göre birkaç anlamı var. Bu anlam grubu şu farklı kelimelerle ifade edilir: MisakAhid, AkidBiat... Her dört terim şuur sahibi objektif varlıklar arasında belli bir bilinç sonucu düzenlenmiş ilişkiler biçimini yansıtmak üzere kullanılır.

"Objektif varlıklar" deyimini kullanılmasının sebebi, düzenli ilişkinin sadece insanlar arasında sürüp gitmekle sınırlı olmamasını özellikle belirtmek içindir. Zira ontolojik olarak ilk ve en önemli "sözleşme"ye dayalı karşılıklı ilişki Allah ile insan arasında vuku bulmuştur. İlk bakışta Allah´ın insan´la bir sözleşme imzalamış olması garip gelebilir. Çünkü sözleşmede karşılıklı istek ve arzuların özgürce beyan edilmesi ve tarafların kendi istek ve arzularını karşılıklı olarak birbirlerinin nezdinde tasdik ettirip benimsetmesi gibi bir durum sözkonusudur. Kuşkusuz Allah, mutlak güç ve irade sahibi müstağni bir Yaratıcı (Halık) olarak hiçbir varlıkla herhangi bir pazarlığa girişme durumunda değildir. O´nun "la yüs´el ve fa´alün li ma yurid" vasıfları herhangi bir sözleşme akdetmeyle çelişir. Ancak buna rağmen Allah´ın insanlardan misak alması ve onlara misak vermesinin gerisinde yatan çok önemli sebepler var ki, bunların başında insan eylemlerinin ahlaki özgürlük temelinde gerçekleşmesi ve her bir eylemin insana bir hak ve yükümlülük getirmesi ve dolayısıyla "Allah´ın aleyhinde bir delil" öne sürülmemesi gelmektedir. Bu, birçok dinin teolojik çerçevesinde ve özellikle eski Yunan din kültüründe müşahede edildiği gibi Allah´ı insan karşısında ceberut/despot, kıskanç, ketum, asık suratlı ve insana karşı anlayışsız bir tanrı olmaktan çıkarır; aksine insanın sahip olduğu irade ve özgürlüğün yine Allah tarafından insana verilmiş bir bağış (lütuf ve ihsan) olduğunu gösterir.

Çok daha çarpıcı olanı, insan özgürlüğünün sınırları dahilinde, kendisine bağışta bulunan Allah´ın varlığını inkâr etme ve onun taleplerine karşı çıkma yetisinin bile dahil olmasıdır ki, inkarcılar da zaten bu sahip oldukları yetiyi, özgürlüğü kullanarak Allah´ı inkâr edebilmekte ve O´nun gösterdiği "yol"dan sapabilmektedirler. Eğer insana hiçbir özgür alan tanınmasaydı, inkâr ve sapkınlık da olmayacak; insan Allah´ın iradesi karşısında rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak gibi olacaktı. Bu durumda özgürlük olmayacağından, insan da "mümkün" olmayacaktı.

Burada "hak" ve "özgürlük" kavramları üzerinde bir parça durmakta yarar var. İnsanın aldığı kararlar ve yaptığı tercihler ile sahip olduğu temel haklar arasında çok önemli bir ilgi sözkonusudur. Sual şu:

Peygamberler´ in diliyle tebliğ edilen hakikatlerin her biri temel bir hakikat iken, nasıl oluyor da insan bunların hakikat değerini inkâr edebilir ve bu hakikatlere aykırı fiillerde bulunabilir? Üstelik Kur´an açık bir şekilde "Din´de zorlama yoktur"  (2/Bakara, 256), demektedir. Eğer dinde zorlama yoksa, insan "din seçimi"nde "özgür" demektir. Yani önüne konan seçeneklerden birini seçebilir. Seçim her hâlükârda insani özgürlüğün kullanılmasını gerektirmektedir. İnsan da zaten özgür bir varlık olarak yaratılmıştır. Bu durumda din seçimi bir özgürlüğün kullanımıdır. Seçimden, yani özgürlüğün kullanılmasından sonra, insanın seçtiği bir dine göre yaşamaya başlaması onun "hak"kını temellendirir.

Eğer bir insana özgür seçim imkânı verilmiyorsa, özgür bir yaşama biçimini seçme hakkı da verilmiyor demektir. Bu durumda "hakikate rağmen bir yaşama biçimini seçmek" aslında hakikate karşı bir suç olduğundan bu bir hak değil, bir özgürlüktür. Başka bir ifadeyle, insanların Allah´ın Peygamberler aracılığıyla tebliğ ettiği dinlere aykırı yaşamaları mümkün ise, bu onların hakkı değil -zira hak olan şey hakikate ve Allah´ın muradına aykırı olamaz- özgürlüklerini kullanmaları dolayısıyla mümkün olabilmektedir. Çünkü bu özgürlük kullanılmadığı sürece insan yaptıklarının hiçbirinden sorumlu olamaz; eğer fiillerinden sorumlu olacak, muahezeye çekilecek ve bir cezaya müstahak olacaksa, özgürlüğünü kullanabilmesi gerekmektedir. Aynı şekilde ancak özgürlüğünü doğru istikamette kullandığı zaman ödülü de hakketmektedir. Fiillerin yaratıcısı Allah olsa bile baskı altında Müslümanca yaşamaya zorlanmış bir insanın, belki "Allah´ın aleyhinde delil" öne sürmesi mümkün olmaz, ama yaptıklarından ve yaşadıklarından dolayı ödül alması da beklenemez. Ödül ve ceza, özgürlüğün bedelidir.

Bilinçli her Müslüman, öncelikle meta-kozmik "bir zaman evresi"nde Allah´la imzaladığı sözleşmeyi unutmaz. Dahası, karşılıklı olarak "Allah´ın ona verdiği misak ile onun Allah´a verdiği misak" onun ötekilerle ilişkisinin hem temelini hem şeklini düzenleyecek her türden Misak, Ahid, Akid ve Biat´ın ruhunu teşkil eder. Ancak çoğunlukla insanlar bu ilk verdikleri ahdi unuturlar, unutmaya eğilimli yaşarlar: "Andolsun, biz bundan önce Adem´e ahid vermiştik, fakat o unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık."  (20/Taha, 115.)

Müslümanlar sözlerini unutmaz, ahitlerine vefa gösterirler. Bu açıdan denebilir ki, bir Müslüman´ın hayatı sözleşmelerden ibarettir. Bu anlatılanlardan şu sonuç çıkmaktadır: Bir Müslüman´ın titizlikle riayet ettiği iki sözleşme türü var: Bunlardan biri Allah´la yaptığı sözleşme; diğeri "öteki insanlar"la olan sözleşmedir. "Ötekiler"i de Hz. Ali (r.a.)´nin güzel formülasyonuyla "Din´de bize kardeş olan Müslümanlar" ve "yaratılışta bize eş (ve eşit) olan gayrimüslimler" şeklinde tasnif etmek mümkün. Müslüman olsun olmasın, öteki olan herkesle ilişkimizin temelini hukuk tayin eder.

Allah ile sözleşme

Allah ile olan sözleşmenin esası, insanların dünya hayatında Allah´a misak vermeleri, O´nun Kitab´ına ve içindeki hükümlere riayet edeceklerine dair taahhütte bulunmaları, varlığın ahlaki yasasına ve hassas düzenine saygılı davranmaları ve ahitlerini tam olarak yerine getirme konusunda azimli olmalarıdır. Buna "Misakü´l-Kitab" adı verebilebir.  (Bkz. 7/A´raf, 169.) Bunun muhtevası şudur: Allah´a hiçbir şeyi ortak koşmamak; O´na ve emirlerine itaat etmek, elçilerini doğrulamak ve onların siyer ve sünnetlerini izlemek ve daima Ma´ruf üzere hareket edip Münker olan her şeye karşı çıkmak. Bu, aynı zamanda en üstün iyilik, takva, hayır ve fayda, yani Birr´dir:

"Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz Birr değildir. Birr; Allah´a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış kimselere, isteyip dilenene ve (özgürlükleri için) kölelere veren; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve asitleştiklerinde ahitlerine vefa gösteren ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler (in tutumudur.) İşte bunlar doğru olanlardır ve takva sahibi olanlar da bunlardır." (2/Bakara, 177)

Sözleşmeye konu olan Misakü´l-Kitab´ın tek tek sayılan hükümleri, beşeri-sosyal hayatın devamının kendisiyle mümkün ve kaim olduğu insan ilişkilerini düzenleyen hukukun ruhu olup, daha önce din tebliğ etmiş bütün peygamberlerin de tekrar ettiği en yüksek ahlaki ilkelerdir. Hz. Adem´e ve Hz. Nuh´a, Hz. İbrahim´e ve Hz. Musa´ya, Hz. İsa´ya (aleyhimüsselam) ve Hz. Muhammed (s.a.)´e hep aynı ahlaki ilkeler öğretildi ve onlardan insanlara tebliğ etmeleri istendi. Semavi dinlerin ve bu dinleri öğreten kutsal kitapların özü bu ahlaki çerçevenin ihtiva ettiği ilkelerden başkası değildir. İşte insanlar, bunlara riayet ettikleri zaman Allah´a verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar.

Allah´a verdiği sözü yerine getirenler, tabiatla, canlılarla ve bir bütün olarak varlık alemindeki her şeyle barış içinde yaşarlar; çünkü "Silm"e girmek üzere Allah´la sözleşmişlerdir; silm, Allah´la, tabiatla ve diğer insanlarla barış ve uyum içinde yaşamaktır. Tasavvuf terminolojisinde bunun formülasyonu şudur: "Allah´a muhabbet ve ibadet, mahlukata merhamet ve hizmet." Yani Allah´a verdiği misakın bilincinde olan ve Silm´e girmiş bulunan bir insan, Allah´a sevgi duyar ve O´na kulluk eder; bütün yaratıklara merhametli davranır, insanlara da fayda ve maslahatlarına yarayacak şekilde hizmet eder.

İnsan, ahdini yerine getirmediği zaman, ahdin bozulmasıyla insan ile varlık/tabiat arasındaki barış ve uyum da bozulur. Hz. İbrahim´in oğlu Hz. İshak´ın şöyle dediği anlatılır:

"Yer kurur ve gücünü kaybeder; dünya eriyip biter, gökler yerle birlikte güç kaybeder; yer, sakinlerinin altında kirli yatar; çünkü (insanlar) yasalarını çiğnemişlerdir; kuralları ihlal etmişler, ezeli ahdi yıkmışlardır; bundan dolayı bir lanet yeri harabeye çevirmiş, orada yaşayanlar da perişan olmuşlardır."  (İsaiah, 24: 4-6)

*  Bu çalışmada "Ahmet İnsel, Ali Bulaç´ın Çoğulcu Ümmet Tasarımı Üzerine: Totalitarizm, Medine Vesikası ve Özgürlük, Birikim Dergisi, Mayıs-1992, sayı: 37, s.30 vd." çoğunlukla bu kaynaktan yararlandım. (d.g)

haberduruş

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Şehadetinin 27. Yılında Bosna Şehidimiz Selami Yurdan Kudüs-Der’de anlıyor…
Şehadetinin 27. Yılında Bosna Şehidimiz Selami Yurdan Kudüs-Der’de anlıyor…
Serdar Duman, Türkiye ve ABD arasındaki ‘güvenli bölge’ uzlaşısını yazdı:
Serdar Duman, Türkiye ve ABD arasındaki ‘güvenli bölge’ uzlaşısını yazdı: