Serdar Tezcan Yazdı: Gevşeklikten Derde, Mutluluktan Huzura

Geçmiş, ölümler ile geçirilmiş ve nihayet geçmiş lakin, yaşadığımız zaman sadece kanlı…

Serdar Tezcan Yazdı: Gevşeklikten Derde, Mutluluktan Huzura
Serdar Tezcan Yazdı: Gevşeklikten Derde, Mutluluktan Huzura Zehra

Zaman.. Zaman ki; tüm zamanlardan daha karanlık, daha muallak… Zaman ki, tüm zamanlardan daha kahkahalı, bir o kadar kanlı… Uçsuz bucaksız denizleri kızıla boyayacak kadar kanlı ve sıcak savaşlardan, gönül dehlizlerini kanayarak boğan soğuk savaşlara… Geçmişin en kanlı savaşlarından, alınlarının akı ile, zaferler ile çıkmış ihtiyarların, geleceğin korkak savaşlarından korktuğuna ve şahit olmamak için ölümü istediğine şahit olursun bu zamanlarda. ‘Şahit olmak istemeyişlerine şahit olursun.’ Olmak zorundasın, zorunlu bırakılmışsın. Bundan daha acı ağıt, daha sancılı bir zaman olabilir mi?                                      

Geçmiş, ölümler ile geçirilmiş ve nihayet geçmiş lakin, yaşadığımız zaman sadece kanlı… Kan emiciler var, kan akıtıp  öldürmeyen, ölesiye sömürenler var. Hayata ve insanlığa ölümsüzlük taslayıp, tüm dünyayı ölesiye dek sömürmeye, yağmalamaya, işgal etmeye niyetlenmişler var. Bir parça ekmeğe, bir avuç suya muhtaç edip, sonra bunları lütufmuş gibi sunanlar… Bir parça ekmek, bir avuç su, iki el ve bir baş… O ellerle 12-15 saat çalıştırdıktan sonra, gün sonu eve zor attığın yorgun bedenine diz çöktürüp, aynı elleri dua etmek/öfkeni dindirmek, gazını almak üzere imkan bahşederler. Ve gün boyu huzurlarında eğmek üzere var edilen başı, akşam secdeye koymana izin verirler. Kan emicilere karşı sadece el açarak mücadele etme eylemi ise, sivrisinek avlamakla eş değer. Ne zaman bedenindeki, aklındaki, kalbindeki kanın çekildiğini fark edersen, duygusal ve fiziksel organlarında bir uyuşma sezersen, o zaman eline bir sineklik veriliyor, böylelikle içinde bir yerlerde paslanmaya mahkum ettiğin tüm eleştiri silahlarını, nefret kılıcını, eylem gücünü alıyor ve seni sabahlara dek sivrisinek avlamaya duçar ediyorlar. Ertesi sabah, sen yine gecenin kör karanlığında, gün daha ağarmamışken, ağrıyan başın ile kalkıyor ve hazır kıta asker edası ile yollara düşüyorsun. “Üzülme!” diyorlar, “Hayatın realitesi!” diyorlar, “Dünyanın sistemi, işleyişi!” diyorlar. Kainatın işleyişindeki kusursuzluğu, isyanının yatışması için delil gösteriyorlar, sende sonsuz teslimiyetin ve samimiyetin ile kanıyorsun. Zira kanmaktan başka çare bırakmıyorlar, her gün biraz daha fazla törpüleyip kanatarak karakterinin, fikrinin ve duygularının kırmızıdan beyaza çalmakta olan çizgilerini…

Dert... Yıllarca usanmadan; dört duvarın, dört tekerin, bir masa ve döner tekerlekli sandalyenin hayalini kurduran, kurdukça bozan şey… En mutlu anlarında, sohbetlerin en tatlı yerinde, seni kusmak üzere lavaboya koşturan güç… Her ay sonu, hiç artmayan rakamlarla uzunca hesap kitap yapmak zorunda bırakan hal… Dert… En derin uykulardan hışımla kaldırarak, tütmeyen bacanı gösterip efkarlandıran, efkardan bir türkü tutturan, yanmayan sobana baca olmaya zorunlu bırakıp,  sabahlara dek zehir tüttüren şey… Yine dert ki, fikir sancısından geceler boyu kıvrım kıvrım kıvrandıran, düşünme yetisini, hayatın en büyük sorumluluğu, gayesi, sonucu bilip, hiçbir zaman rahat ettirmeyen… Öyle bir dert ki, anan babanla karşı karşıya gelmek pahasına, doğru bildiğin yoldan şaşırtmayan, ağlaya zırlaya o yolu yürümeye zorunlu bırakan… “Bu dert ise, başımızın tacıdır.” Deyip, kumaş parçasından rütbelere tamah ettirmeyen, bu taçtan hariç bütün dertleri; bir oyunun en zor ama sonu final olan bölümü gibi, bir filmin en trajik, lakin sonunun mutluluğa varacak olan sahnesi gibi  gösterip kafaya taktırmayan… Sinek avlamak yerine, nihayet şu sinekleri besleyip büyüten bataklığı, çöplüğü kurutmanın yollarını aratan, “kuklayı değil, kuklacıyı vurduran”…Haksızlığa direten, adaletsizlere/adaletsizliğe baş eğdiren değil, onlara karşı mücadele etmekte başını esirgetmeyen… İşte dirilişimizi, uyanışımızı, şahlanışımı sağlayacak olan güç, bahsedilen derttedir. Dert sahibi olabilmekte… Uyanışı; yatak ve döşek, gece ve gündüz, ay ve güneş kavramlarından kurtarıp, asıl uyanışın zihinlerde, gönüllerde ve eylemde olduğunu kavrayabilmelidir. Dil, din, ırk, mezhep, meşrep, kültür, coğrafya  gibi sınırlandırmalar ile çizilen gönül sınırlarımızı derhal bombardımana tutup  bu işgali durdurmalı ve daha geniş sınırlar çizilmelidir. Zira merhamet, yaralarına merhem bekleyen herkesi sığdırabilecek derece engindir. 

Ve Huzur… Uçsuz bucaksız yeşilliklerde olabildiğine koşmak gibi… O yeşilliklerin sebebi olan yine uçsuz bucaksız gökyüzünde kaybolmak gibi…Aynı gökyüzünde bir kuşun özgürce kanat çırpışına, bazen rüzgara kendini bırakıp süzülüşünü izlemek gibi ve aynı rüzgarın terlemiş bedenine tatlı tatlı dokunuşu gibi.. Gönlünün en kırgın yanlarının karşılarına, heybetli mi heybetli bir dağ manzarası kurmak gibi… Huzur… Sonuna üç noktanın en çok yakıştığı kelime… Mutluluk değil bu, karıştırılmasın. Mutluluk; anlık, maddede yer bulan ve fiziken kendini gösteren duygudur. Bir tebessüme yerleşmiş, bir şaşkınlığa gizlenmiş, kahkahalar bizzat kendisi... Huzur öyle mi ? Hu’lu, mu’lu bir kelime olduğundan mıdır bilinmez, ilahi bir gücün eli ile gönle ince ince nakşedilmiş gibi bir şey... Uzun soluklu, soluksuz yaşanacak derece heyecan uyandıran… Derinden bir ‘oh’ çekercesine rahatlık, bir inşirah… En derin dert kuyularında umutsuzluğa, sabırsızlığa, yorgunluğa ve bıkkınlığa bırakılmışken, ufacık bir ışık hüzmesini fark edip seyre daldıran, umut dolduran, derdi unutturan… Işığın geldiği yöne doğru çıkma azmi, inancı ve gücü yaratan…  Huzur... Ve dert... Ömür denen zorlu yolculuğun en büyük yardımcılarıdır. Aynı yolda kardeş kardeş gidebilmeli, yürütebilmelidir insan ikisini birden. Birbirinden beslenmelidirler. En zorlu yolların sonunun hep güzelliklere çıkışı gibi, en kötü patikaların, hep kestirme yollar oluşu gibi; dertleri, huzura ulaşmak için mükafat;  huzuru da, dertlerin girdabında savrulmaktan kurtaran ve derdin bile hamdını ettiren yegane anahtar, bir sığınak bilmeli. İnsan, dert ve huzur değnekleri ile hayatı kuşatabilmeli. ‘İnsan’ olma vasfı ile kuşatabilmeli ! Kendisini evren yapbozunun bir parçası bilip, kendisi olmadan hiçbir şeyin tamamlanmış olmadığına inanmalı ve yine kendisini akılsız bir yapboz parçasından farklı bilip, yapbozdan kurtuluşu ile hayatın insanlar tarafından kurulmuş ‘realite’ duvarlarını yıkabileceğini idrak etmeli ! Gönlünün en kuytu köşe mahzenlerine paslanmak üzere bıraktığı eleştiri silahını, nefret nimetini, direniş gardını, başkaldırı gücünü çıkarıp, harekete geçmeli. Kan emicilere, sömürenlere, kapitalizmin kadrolu memurlarına, statükoculara, ana değerleri unutup ve unutturup, ana değerlerin alt başlıkları olan mezhebi, dili, ırkı vs. ayrıştırma ve menfaat aracı edinmişlere; dilini, elini ve kalbini doğrultabilmeli. Doğabilmeli, doğrulabilmeli ! Göreceğiz ki, doğrulduğumuz vakit; bizlere tek kan emicinin sivrisinek, tek sömürenin gereğinden fazla benzin yakan arabamız, tek ayrıştıranın ise il sınırı tabelaları olduğuna inandıranların bir sineklik darbesi ile yıkılacak kadar aciz, güçsüz ve haysiyetsizler. Göreceğiz ki, biz ayaktayken, kıyamdayken, onlar hiçbir halt edemezler ! Mühim olan geçmişin hezeyanlarından ders almak, samimiyetten öte basiret ve feraset sahibi olmak, yaşadığımız zamanı geçmişin kaderine terk etmemektir. Bunlar için de dert sahibi olup, bu dert ile bedel ödemeye hazır bir nesil yetiştirmek, önce yetişmek gerekir. Derdimizi, gönlümüzün tüm menfezlerine doldurduğumuz huzur denizine bırakıp yaşamalı; insandan, toplumdan, kendimizden ve en önemlisi Allah’tan umudu bir an olsun kesmemelidir! 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ak Parti’li başkan makam aracını sattı, parasını öğrencilere harcadı
Ak Parti’li başkan makam aracını sattı, parasını öğrencilere harcadı
Merve Aras Yazdı: Ben Bu Sefil Dünyada Acep Ne Arıyorum?
Merve Aras Yazdı: Ben Bu Sefil Dünyada Acep Ne Arıyorum?