Cevdet Işık Yazdı: Yoldan Düşüren Afetler: ‘Sekülerliğin Biçimleri’

Talal Asad, ‘Sekülerliğin Biçimleri’ adlı kitabıyla insanı yoldan düşüren afetlere dikkatlerimizi adeta çekmeye çalışır.

Cevdet Işık Yazdı: Yoldan Düşüren Afetler: ‘Sekülerliğin Biçimleri’
Cevdet Işık Yazdı: Yoldan Düşüren Afetler: ‘Sekülerliğin Biçimleri’ Zehra

Hayatı yaşıyor olmanın insan için emarelerinden söz ederken farklı değerlendirmelerde bulunuruz. Kimimiz biyolojik canlılığı, hayat için yeterli görebilir. Kimimiz de biyolojik canlılığa ilaveten zihinsel, düşünsel, ruhsal canlılığı da hayatı yaşıyor olmanın koşulları arasında sayabilir. Bütün bu farklı durumlarda, farklı değerlendirmelerde bulunmanın garipsenecek bir tarafı olmamalıdır. Zira her insanın sahip olduğu bakış açısı ile algı seviyeleri farklı farklıdır.

İnsanların hayat ve hayatın dinamikleri, varlık ve varlığın hikmetleri ile ilgili farklı değerlendirmelere; orta yere atılan ve her an yararlanılacak veriler gibi bakılsa, bu şekildeki bir algı ile değerlendirmelerde bulunulsa, şüphesiz insan için faydalı neticelere ulaşmak mümkün olacaktır. Ama her kim ki, söylediğini mutlak hakikatin sahibi gibi davranarak söylerse ve üstüne üstlük bir de bu söylediklerinin diğer insanlar için bağlayıcı olduğunu ileri sürerse, işte o zaman bir zorbalıktan, bir tahakkümden ve bir baskıdan söz edebiliriz.

İnsanlık tarihinde insan için söylenmiş en önemli sözler, din adına söylenmiş olan sözlerdir. Daha doğru bir tabirle, hayatın idamesi/ikamesi bakımından din adı altında söylenmiş sözler, insanlık kültür ve tarihini oluşturan en önemli sözlerdir. Din, her zaman için psikolojik ve sosyolojik dokuları oluşturan, insanlar arası ve uluslar arası ilişkilere rengini veren, en belirleyici/düzenleyici bir olgu olagelmiştir.

İnsanlar arasından dini tekellerine alan kimselerin, kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olarak görmelerinin neticesinde, akıl almaz biçimlerde dinin rant sağlama aracına dönüşmesine sebep olmuş, cahil bırakılmış yığınların dinsel uyuşturucular marifetiyle soyulması, sömürülmesi ve iliklerine kadar kanlarının emilmesi mümkün olmuştur. Aydınlanma ile birlikte sosyal bilimlerin ortaya çıkması ve bu bilimlerin ilerlemesiyle Batı’da oluşan yüksek perdeden itirazlarla, dinin/kilisenin üzerine gidilmiştir. Dinin/kilisenin öneminin zamanla ortadan kalkması, dünyevi otoriteden elini eteğini çekmesine sebep olmuş ve böylece modern zamanların önü açılmıştır.

Sahip olunan ve sıklıkla dillendirilen, dinin zamanla değerini kaybedeceği önyargısı günümüze kadar sürdürülmüş olmasına rağmen, istenilen neticenin alınması mümkün olmamıştır. Hıristiyanlık açısından istenen hedefin gerçekleştirildiği söylense bile, İslam açısından istenen reform ve yeniliklerin gerçekleştirilerek Hıristiyanlık benzeri bir dine dönüştürme işlemi gerçekleştirilememiştir.

Talal Asad, ‘Sekülerliğin Biçimleri’ adlı kitabıyla insanı yoldan düşüren afetlere dikkatlerimizi adeta çekmeye çalışır. Üç bölümden oluşan kitapta, yedi ana başlık vardır. Seküler, Sekülerizm ve Sekülerleşme bir süreci oluşturan doğal sonuçlar olarak karşımızda durmaktadır.

Carl Smitt şöyle der:”Modern devlet teorisinin tüm kayda değer kavramları sekülerleşmiş ilahiyat kavramlarıdır.” Burada üzerinde durulması gereken hususlardan birisinin, seküler kavramının anlam dünyamızda nasıl bir yer işgal ettiği hususudur. Modernleşme ile birlikte dinden uzaklaşmak ve dünyaya yaklaşmak/bağlanmak söz konusudur. Aslında sekülerleşmek dünyevileşmek demektir. Batı’da din adamları, ruhbanlar sınıfı vardır. Bir de ruhban olmayanlar vardır. Ruhban: Klerikal. Gayrı ruhban: Seküler. Dünyanın belli bir coğrafyasında ve belli bir kültürel havzasında oluşmuş olan kavramları, dünyanın farklı bir coğrafyasında ve farklı kültür havzasındaki insanlar için izah edici, kural koyucu olarak bir paradigma oluşturma gayreti, ancak ve ancak sonu felaket olan bir paradigma olacaktır.

Modernlik denen olgunun merkezinde sekülerizm yer almaktadır. “Modernite öncelikle bir gerçeği bilme sorunu değil, dünyada-yaşama sorunudur.(…) Modern yaşamın mecburen yer alacağı ve modern olmayan halkların kendi yeterliliklerini değerlendirmek üzere davet edilecekleri koşulları oluşturan seküler olan kategorilerini inşa etme girişimidir.” (s.26) “Modernite, iktidardaki belirli insanların başarmaya çalıştığı bir projedir-daha doğrusu bir dizi birbiriyle bağlantılı projedir. Bu proje (kimi zaman birbiriyle çatışan ve çoğu gelişme halinde olan) bir dizi ilkeyi kurumsallaştırmayı amaçlar: Meşrutiyetçilik, ahlaki özerklik, demokrasi, insan hakları, yurttaş eşitliği, sanayi, tüketimcilik, piyasa serbestîsi ve sekülerizm.” (s.25)

Aslında günümüzde hemen hemen herkes tarafından büyük bir şevkle dile getirilen kavramların kimler tarafından ve niçin kullanıldığını bilmemiz zihinsel arınma bakımından çok önemli bir durumdur. Ne yaptığınızı, yaptığınızı kimin hesabına yaptığınızı ve sonuçta yaptığınızdan kimin yararlandığını bilerek hareket etmek için bilinçli hareket etmek gerekir.

 İki örnek üzerinde durmak istiyorum: Birincisi Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali ile ilgili örnektir. CIA ve Pakistan Gizli Servisinin işbirliği içinde, Sovyetlere karşı dindar savaşçıları teşvik etmesi, silahlandırması ve eğitmesi. Suudi Arabistan’ın, gönüllü savaşçıların bu ülkeye sevkini kolaylaştırması. Bir şebekenin, olup bitenleri bir irade doğrultusunda sevk ve idare etmesi. Fakat Allah için gidip savaşanların bu perde gerisinde olup bitenlerden bir haberinin olmaması. Ne yaptığını, kimin hesabına yaptığını bilmeden gelinen noktada Afganistan’ın halini görüyorsunuz.

İkinci örnek olarak Malcolm X’i vermek istiyorum. Şöyle diyor: “Medeni haklar mücadelesi veriyorsanız, bilerek ya da bilmeyerek, kendinizi Sam Amca’nın yasalarıyla sınırlıyorsunuz demektir. (…) Mücadelemiz medeni haklar mücadelesi olarak kaldığı müddetçe, Sam Amca’nın yasaları dışına çıkamayacaktır. (…) Medeni haklar sizi kısıtlar, Sam Amca’nın yasalarına bağlı kılar. Medeni haklar, Sam Amca’nın eline bakmanızı sağlar. Medeni haklar Sam Amca’dan size iyi davranmasını istemektir. İnsan haklarıysa size doğuştan gelen bir şeydir. İnsan hakları size Tanrı’nın bahşettiği haklardır. İnsan hakları yeryüzündeki bütün ulusların tanıdığı haklardır.” (s.171-172)

Benedict Anderson’ın düşüncesine göre modern ulus bir “hayali cemaat”tir. Bir hayalden söz etmek demek, gerçekliği olmayan bir durumdan söz etmek demektir. “Hayali bir cemaat olarak modern ulus her zaman inşa edilmiş imgeler aracılığıyla dolayımlanır.” Taylor modern demokrasinin sağlıklı dozda bir milliyetçi duyguya sahip olması gerektiğini söylerken, bu duyguyu geliştirmesi gereken ulusal iletişim araçlarını (ulusal eğitim de dâhil) kastetmektedir.

“Modern ulus-devlet bireysel yaşamın tüm veçhelerini –doğum ve ölüm gibi en mahrem olanlarını bile- düzenlemeye çalıştığından dindar olsun ya da olmasın hiç kimse onun ihtiraslı güçlerinden paçasını kurtaramaz. Mesele yalnızca devletin reformlar yapmak amacıyla toplumsal yaşama doğrudan müdahalelerde bulunması değildir; mesele bütün toplumsal faaliyetlerin yasalardan ve dolayısıyla ulus-devletten icazet almak zorunda olmasıdır.” (s.237)

Şunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir: Ben müslümanım diyen bir insanın sekülerlikle yakından uzaktan bir ilgi ve alakası olamaz. Çünkü sekülerlik dünyevileşmektir. Bizler müslüman olarak dünyada bulunuyoruz. Bir yolculuktur devam ede gelen. Onun için bu dünyadan olamayız. Bizler buraya daimi ikamet için gelmiş değiliz. Müslümanın bu dünyada kök salması gerektiğini ileri süren bütün niyet ve fiiller, seküler niyet ve fiillerdir. Bu niyet ve fiillerin her biri yoldan düşüren birer afet gibidir. Onun içindir ki, sekülerliğin bütün biçimleri bizim için birer afet niteliğindedir.

Talal Asad’ın Sekülerliğin Biçimleri kitabından bazı notlarla yazıya son verelim:

“Ben seküleri, modern yaşamdaki belli davranışları, bilgileri ve duyarlılıkları bir araya getiren bir kavram olarak alıyorum.” (s.37)

“Hıristiyan yaşamı ile seküler yaşam arasında kopuşlar olduğunu ve bu kopuşlarda sözcüklerin ve pratiklerin yeniden düzenlendiğini, eski söylemsel gramerlerin yerini yenilerinin aldığını varsayıyorum.” (s.38)

“Seküler en açık şekilde, bir şey dine ait olarak tarif edildiği halde biri çıkıp öyle olmadığını iddia edebildiğinde ortaya çıkar.” (s.278)

“Kutsal ile dindışı arasındaki eski karşıtlığın hayal gücü ile akıl (seküler Aydınlanmayı başlatan ilkeler) arasındaki yeni bir karşıtlığa dönüştüğünü gösterdiği gözleminde bulunuyorlar. Bu yorumculara göre, bu değişiklik dini hegemonyanın yerini seküler hegemonyaya bırakması olarak değerlendirilmelidir.” (s.43)

“Modern vicdan aynı zamanda seküler bir vicdandır.” (s.130)

“Bir toplumun modern olması için seküler olması gerekir ve seküler olması için de dini siyasi olmayan alanlara sürmesi gerekir, çünkü böyle bir düzenleme modern toplum açısından esastır.” (s.218)

“Devletin, sekülerleşmenin nedeni değil, sonucu olduğu görülecektir.” (s.247)

“Seküler bir devlet hoşgörünün teminatı olamaz, çünkü farklı tutku ve korkularla şekillenmiş yapılar kurar.” (s.19)

“ ‘Sekülerizm’in ayırt edici yönü yeni ‘din’, ‘etik’ ve ‘siyaset’ kavramları ve bunlarla ilişkili yeni kurallar öngörmesidir. Pek çok insan bu yeniliği sezmiş ve farklı şekillerde tepki göstermiştir.” (s.11-12)

“Acının fizyolojik temelini anlamak için hayvanlara sistematik olarak acı çektiriyorlardı.” (s.63)

“Bedenin yaşadığı ya da zihni etkileyen bir şeydir acı. Daha doğrusu biz böyle düşünmeye meyilliyizdir. Hâlbuki acının salt pasif bir durum değil (tabii bu da mümkündür), bizatihi failleştirici bir durum olduğu da düşünülebilir. Fiziki acı elbette tutkunun nesnesidir, ama aynı zamanda eylemin de nesnesidir.” (s.98)

“Fiziki yara almış bir kişinin hissettiği acının, dışarıdan bakan bir kişi tarafından aynı şekilde hissedilebileceğini iddia etmiyorum. Acıda tekrar üretilemeyen bir fazlalık daima vardır. (…) Acı her zaman katlanılamaz bir azap ya da kronik bir durum değildir. (…) Toplumsal bir ilişki olarak acı, bir deneyimden daha fazlasıdır. (…) Eylem ve deneyim koşullarını yaratan şeyin bir parçasıdır acı.” (s.105)

“Fiziki acı umumiyetle ıstırap çeken kişi tarafından kendi bedeninin belirli bölgelerinde hissedilebilir, onu zihinsel rahatsızlıktan ayıran şey de budur. (…) Bedenin acı sistemini harekete geçirmek için, bedenin belirli bir bölgesinde fiziki bir yaralanmanın olması şart değildir. (…) Araştırmacıların iddiası, acının salt zihinde yaşanmadığı, aksine onun tarafından yaratıldığı yönündedir.” (s.103)

“Edmund Burke acı ve hazzın karşıt değil, farklı olumlu deneyimler olduğunu, ayrımın “haz” ile “zevk” arasında yapılması gerektiğini savunur. Acı, der, daha büyük tutkular uyandırması –hatta bizi kendisine çekmesi- bakımından her zaman daha güçlüdür. Burke’e göre bizi felakete seyirci olmaya sürükleyen şey zevktir: alışılmadık ve üzücü bir felaketi seyretmek kadar şevkle peşine düştüğümüz bir şey daha yoktur.” (s.147)

“Modern düşmanlık basitçe acıya yönelik değil, belirli bir insan olma anlayışıyla uyuşmayan –ve dolayısıyla aşırı olan- acıya yöneliktir. “Aşırılık” bir ölçü sorunudur. Acıya ilişkin modern yaklaşımın esas veçhelerinden biri, rasyonel (hesaplanabilir) eylemleri tanımlayan bir hesaba dayalı olmasıdır. Fakat bir diğer veçhesi de estetik aşırılık anlayışının ta kendisiyle bağlantılı olmasıdır.” (s.149)

“Modern çağın antik dönemden miras aldığı “mit” sözcüğü bizi bir dizi bilindik karşıtlığa –inanç ve bilgi, akıl ve hayal gücü, tarih ve kurmaca, simge ve alegori, doğal ve doğaüstü, kutsal ve dindışı- yani bilhassa polemik tarzında modern seküler söyleme hakim olan ikiliklere götürmektedir.” (s.35-36)

“Pek çok antropoloji eserinde bilinçli niyetin faillik kavramı açısından merkezi olduğu varsayılmaktadır.” (s.87)

“Demek ki “faillik” karmaşık bir terimdir ve sahip olabileceği anlamlar kişilerle, kişinin kendisiyle belirli ilişki kurma tarzlarını tanımlayan ve mümkün kılan semantik ve kurumsal ağlar içerisinde ortaya çıkar.” (s.97)

“Kanaatimce “din” ve “seküler” kavramlarının nasıl sürekli olarak yeniden yaratıldığını daha iyi anlamamız için, faillik kavramının nasıl, kim tarafından ve hangi bağlamda tanımlandığını ve kullanıldığını düşünmek esastır.” (s.122)

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Mustafa İslamoğlu: İslamcılık benim için ömrümün en büyük hayal kırıklığıdır ve kendimi de sorumlu hissediyorum.
Mustafa İslamoğlu: İslamcılık benim için ömrümün en büyük hayal kırıklığıdır ve kendimi de sorumlu hissediyorum.
Mücahit Gültekin: Asıl tehlike geleneksel yapılardan değil, liberal kapitalist değerlerden geliyor
Mücahit Gültekin: Asıl tehlike geleneksel yapılardan değil, liberal kapitalist değerlerden geliyor