Ali Bulaç:Tarihselcilerin mana-lafız ayrımı ve tarihselci tez açısından Kıyame suresinin 16-19. ayetlerin tefsiri

”Vahiy sadece kalbe ilka edilmiyor, zihinde toplanmıyor, bunun yanında kelime kelime yani lafız olarak da okutuluyor, peygambere tekrar ettiriliyor."

Ali Bulaç:Tarihselcilerin mana-lafız ayrımı ve tarihselci tez açısından Kıyame suresinin 16-19. ayetlerin tefsiri
Ali Bulaç:Tarihselcilerin mana-lafız ayrımı ve tarihselci tez açısından Kıyame suresinin 16-19. ayetlerin tefsiri Zehra

Önce ayetlerin meallerine bakalım:

16 Onu(Kur’ân’ı, kavrayıp belletmek için)aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma. 17. Şüphesiz, onu (kalbinde)toplamak ve onu(sana) okutmak bize ait(bir iş)tir. 18. Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle. 19. Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait(bir iş)tir.”(75/Kıyame, 16-19.)

16-19 arası ayet kümesiyle ilgili iki açıklama yapılmıştır:

  1. a) Hz. Peygamber (s.a.) vahiy alırken, meleğin kendisine öğrettiğini unutmamak için aceleyle dilini tepretir yani belki cümlenin sonunu beklemeden aldığını tekrar etmeye başlardı. Yüce Allah böyle yapmamasını emrediyor. (20/Taha, 114.) “Unutacağım korkusuna kapılman yersiz, zira onu kalbinde yani zihninde toplamak ve sana tekraren okutmak bize ait bir iştir” buyrulmaktadır. Vahyi gönderen, gönderdiği mesajın elçi hem muhataplarınca doğru biçimde öğrenilmesini ister, dolayısıyla işini tesadüflere bırakmaz, vahyi elçinin kalbine iyice yerleştirir, indirdiğini tekrar ettirir. Şu halde elçinin unuturum korkusuyla acele ve telaşla dilini tepretmesine gerek yoktur (Bkz. 87/A’la, 6).
  2. b) Diğer görüş ise Kaffal’a ait olup bu ayetlerin ahirette inkârcıların amel defterleri ellerine verildiği sırada içine girdikleri psikolojik durumu, telaş ve korkuyu tasvir etmektedir. Buna göre inkârcılar amel defterleri ellerine verildiğinde içinde nelerin yer aldığını merak eder, aceleyle, tabir caizse satırları atlayarak okumaya çalışırlar. Yüce Allah onlara acele etmemelerini, onlara defterlerinde olanların okunup açıklanacağını belirtir. Güvenilir bir rivayetle desteklenmeyen bu açıklama pek akla yatkın görünmemektedir.
  3. ayet, tarihselcilerin “vahiy-peygamber”le ilgili iddiaları açısından ilginç bir bilgi vermektedir: “Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle.” “Kur’an” salt okuma değil, kelime manasıyla okunan şey demektir. Ayet diyor ki “Biz sana okuyoruz, sen de okuduklarımızı takip et.” Mana soyuttur, okuma ise somuttur. Mana sadece kalpte-zihinde hasıl olur; okunan şey ise kalp ve zihin yanında kulakla işitilir, hatta yazıya geçirilmişse gözle de görülür. Bu demektir ki, vahiy anlam olarak peygamberin kalbine indirildiği gibi lafız olarak da indirilmiştir. Çünkü sadece mana Hz. Peygamberin kalbine indirilmiş değil, vahiy meleği tarafından lafzı her ne ise öyle okunmuş, elçi de manası ve lafzıyla vahyi alıp vahiy kâtiplerine dikte ettirmiş ve muhataplarına tebliğ etmiştir. Bu da bize gösteriyor ki, peygamber vahyi mana olarak aldı fakat bildiği dille ifade etti, manayı kendisi lafza döktü şeklinde iddiada bulunanların görüşleri tamamen temelsizdir.17. ayet gayet açıktır:

Şüphesiz, onu(kalbinde)toplamak ve onu (sana) okutmak bize ait(bir iş)tir.”Vahiy sadece kalbe ilka edilmiyor, zihinde toplanmıyor, bunun yanında kelime kelime yani lafız olarak da okutuluyor, peygambere tekrar ettiriliyor.

Tarihselcilerin iddia ettiği gibi vahyin gelişi vuku bulsaydı yani vahiy mana olarak alınıp, peygamber tarafından telaffuz edilseydi; “dil kültüreldir” diye vahyin tarihsel ve toplumsal durumlarca ve Hz. Peygamber’in dil bilgisi gücü ve lafza vukufiyeti oranında ete kemiğe büründüğü iddiası destek bulmuş olacaktı. 18. ayet mucizevi bir biçimde bu iddiayı, yani tarihselcilerin ve hermenötik okuma taraftarlarının temel varsayımlarını kökten reddetmektedir. Bir insanın bir şeyi bellemeye çalışırken, “unuturum-yeterince zapt etmeyebilirim” kaygısıyla kendi kendine “Dur, sakin ol, dilini tepretme, biz sana okutacağız, belleteceğiz, kalbine nakşedeceğiz” demesi psikolojik açıdan hiç de sağlıklı olmayan bir ruh halini ima eder. Bu diyalog peygamberi -haşa- şizofren yapar; çünkü eğer mana olarak aldığı vahyi kendi bildiği dille lafza geçirecekse acele etmesine gerek yok, zamanı bol, manayı hiç de koşuşturmadan dil kalıbına döker. Bunu yapmıyorsa ruhu iki kişiliğe ayrılmış demektir: Biri kişiliği manayı bellemek için acele etmekte, diğer kişiliği onu teskin etmeye çalışmaktadır.

Psikolojide bu, bir tür “çözülme” olarak kabul edilen disosiyatif  adı verilen hastalıktır. İki veya daha fazla kişilik davranışı kişilik bozukluğunun belirtilerinden biridir. Böylesi durumda kişi iki veya daha fazla kişiliğe bölünmüş, parçalanmıştır. Hayli çarpıcı örnek vak’a 24 kişiliği kendinde barındıran Billiy Stanley Milligan’dır. Tarihselcilerin mana-lafız ayrımı ise çifte kişilik hastalık türüne girer. Çifte-kişilikte insan ikili veya daha fazla karakter özellikleri gösterir, büründüğü her kişiliğe uygun tepkiler, davranışlar gösterir. Bilinç düzeyinde kişi birbirinden hayli farklı karakterlere bürünür, ayrı/farklı kişilikleri sahiplenir. Bu psikolojik hastalık ciddi bir travma veya ruhi bir sarsıntı sonucu ortaya çıkar. Psikologlar, bu hastalığın travmalar fiziksel, duygusal veya cinsel istismarlar sonucu oluştuğunu belirtmektedirler. Hastalığın sayısı travmanın şiddetine göre değişir, genellikle 10 yaşında başlar, ilerleyen yaşlarda fazlalaşır. Hastalar birbirleriyle çelişen şeyler söyler, tutarsız davranışlar gösterirler.

Bir insanın aldığı mesajı tam olarak belleme kaygısıyla “Acele etme, dilini tepretme” uyarısını iki durumda alması muhtemeldir: Ya ona mesajı gönderen onu uyarmakta veya kendi kendine uyarıda bulunmaktadır. Nun-u azeme (Biz) kullanıldığına ve ayetin açık beyanından anlaşıldığına göre uyarı Allah’tan veya mesajı getiren aracı melek tarafından yapılmaktadır. Şu halde Hz. Peygamber (s.a.)’in “Dur acele etme, dilini tepretme” demesi mümkün değildir; nakil de akıl da bu hakikati teyit eder. Yok eğer Fazlurrahman ve takipçilerinin dediği gibi ise, yani mana olarak aldığı mesajı kendisi kendi diliyle belleyecek ve tam belleyemem diye kaygılandığı için kendi kendine “Dur acele etme, dilini tepretme” uyarısında bulunacaksa, bu olayda iki kişi diyalog halindedir, dolayısıyla Hz. Peygamber’de iki kişilik var demektir ki, bu ise psikolojik bir hastalığa etmektedir.

Tarihselcilerin iddiasını ciddiye alaca olursak, Hz. Peygamber’i ve diğer bütün peygamberleri ruhsal davranış bozuklukları gösteren, şizofrenler, disosiyatifler olarak algılama yanında, esasında başından beri kimi oryantalistlerin ve insanın piskolojik davranışlarını fizyo-biyolojik-nörolojik etmenlere indirgeyen bilimcilerin tezini teyid etmiş olacağız. Onlar “peygamber olarak ortaya çıkanlar ya gaipten ses işittiğini iddia eden halisinasyon görenler ya da Muhammed gibi sar’a hastalığına yakalananlar” olarak görmektedirler. Kur’an’ı tarihselci açıdan modern bilim ve modern akılla kritik etme tezi, bizzaruri vahyin inkarına yol açar, çünkü modern bilim “vahiy hakikati”ni kabul etmez, böyle olunca usul/yöntem açısından vahyin reddi temelinde teşekkül etmiş tarihselcilik, temeli vahiy olan İslami ana kaynaklara, özellikle Kur’an’a uygulanamaz.

Hz. Peygamber’i ve diğer bütün peygamberleri bu tür hallerden ve yakıştırmalardan tenzih ederiz. Bu iddia Kura’n’ı ve elçileri, anlam ve ilahi mesajın tam olarak muhataplara iletilmesi açısından büyük zan ve şüphe altında bırakmaktadır.

Diğer açıdan kelime seçimi Peygamber’e bırakılmışsa seçimde birden fazla seçenekle karşı karşıya gelmiş demektir. Yazı hayatından biliriz ki, meramı ifade etmeye çalışırken kelime seçimi son derece önemlidir. Bir anlamı tam olarak ifade edecek bir terim yerine yakın manalı bir terim kullanılacak olsa, mana tam olarak ifade edilmez, eksik kalır. Diyelim ki Hz. Peygamber, Fatiha suresinde “İyyake na’budu” ayetindeki “na’budu” yerine “natiy’u” kelimesini seçseydi, yani “Biz sana ibadet ederiz” yerine ‘Biz sana itaat ederiz’ deseydi ilahi meramı tam olarak ifade etmiş olacak mıydı? Şüphesiz hayır! Çünkü Kitab’ın giriş kapısı, anahtarı durumundaki surenin  vermek istediği mesaj açısından “itaat” ile “ibadet” arasında önemli farklar var; ibadet itaati kapsar ama itaat ibadeti kapsamaz. Bunun gibi yüzlerce kelime ve terim göstermek mümkün.

  1. ayet de hayli önemli bir noktaya açıklık getiriyor: Kur’an’ı peygamberin kalbine indiren, lafzıyla ona tekrar ettiren vahiy meleğidir –Yüce Allah Nun-u azameyle “biz” zamirini kullanmaktadır- bu vahyi emrindeki melekle peygamberin kalbine indirdiğini ifade etmek içindir; tıpkı “biz yarattık” demek gibidir.- Ayet buyurur ki: “Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait(bir iş)tir.”Bizim “açıklamak” olarak çevirdiğimiz kelime “beyan“dır. Biliyoruz ki peygamberin vahyi olduğu gibi insanlara tebliğ etmek yanında açıklama görevi de var. Ayet ayetlerin hangi anlamlara geldiğini, nasıl anlaşılmaları gerektiğini elçiye öğretenin da vahiy meleği olduğunu belirtmektedir. Beyan, Hz. Peygamber (s.a.)’in tabiri caizse Kur’an’ı tefsir etmesi, açıklamasıdır. Bu işi de kendisine vahiy meleği öğretmişse, bu durumda Kur’an’ın anlaşılmasında ilk başvurulacak güvenilir kaynak Hz. Peygamber’in sünnetidir. Bu olayda dikkat edilecek husus, güvenilir rivayetlerin uydurma (mevzu) olanlarından dikkatle ayırt edilmesi olmalıdır.

16-19 arası ayet kümesinin vahiy ile ilgili olduğu, yüce Allah’ın melek aracılığıyla vahyi peygamberin kalbine indirdiği; onu hafızasına, zihnine mal ettiği ve açıklamasını öğrettiği anlamına geldiğini savunanların görüşünü destekleyen başka ayetler de vardır. (Bkz. 2/Bakara, 97; 16/Nahl, 102; 26/Şuara, 193; 20/Taha, 114). Sahihayn’de yer alan bir hadise göre de 19. ayetle ilgili olay bu yönde cereyan etmiştir (Buhari, Tefsir, 75; Müslim, Salat, 148). (Bkz. Ali Bulaç, Kur’an Dersleri/Tefsir, C. VII, s. 244-246.)

alibulac.net

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İslam devrimin 40. Yıldönümü İstanbul’da Bir Sempozyum İle Anıldı..
İslam devrimin 40. Yıldönümü İstanbul’da Bir Sempozyum İle Anıldı..
Fatma Gültekin Yazdı: Abbas Musavi Ve Bir Şehid Aile
Fatma Gültekin Yazdı: Abbas Musavi Ve Bir Şehid Aile