Ahmet Algül yazdı: İran’la Türkiye’nin Tarihi Sorumlulukları Ve Tabii İttifak Zorunlulukları

Türkiye ve İran, hemen ve hiç vakit geçirmeden, Dolar yerine Milli paralarıyla alışveriş yapmaya, hatta parasız mal mübadelesini başlatmaya, ekonomik, teknolojik ve askeri işbirliklerini en yüksek noktaya taşımaya ve öncelikle D-8 üyelerini ve tüm İslam ülkelerini de bu girişimlere katmaya çalışmalıdır.

Ahmet Algül yazdı: İran’la Türkiye’nin Tarihi Sorumlulukları Ve Tabii İttifak Zorunlulukları
Ahmet Algül yazdı: İran’la Türkiye’nin Tarihi Sorumlulukları Ve Tabii İttifak Zorunlulukları Zehra

rkçı emperyalist odakların, asırlardır sinsice ve tedricen yürüttükleri ekonomik ve kültürel talan ve tahribatlara rağmen; Şii İslam’ın tabii ve tarihi temsilcisi İran ile, Sünni İslam’ın en önemli merkezlerinden Türkiye, çok şükür ki hâlâ ayakta durmakta ve küresel fesatçılara kafa tutmaktadır. Bu nedenle her fırsatta hedef alınan Türkiye ve İran’ın, bazı ayrılık ve aykırılık konularını bir tarafa bırakıp, her cihetten ve ciddiyetle işbirliği yapmaları; sadece kendilerinin değil, bütün İslam âleminin ve mazlum milletlerin direncini arttıracak ve yeniden şahlanış ruhunu canlandıracaktır. Maalesef ABD ve İsrail tarafından bu denli kuşatılmaya ve kışkırtılmaya başlandığı bir durumda bile, Türkiye ve İran’ın, sadece göstermelik ve günübirlik dostluk ve destek mesajlarıyla yetinmeleri, küresel fesatçıların işlerini kolaylaştırıp ülkelerimize saldırı iştahlarını kabartacak, sonunda mecburen işbirliğine dönüş çabaları da artık bir şeye yaramayacaktır. Rahmetli Erbakan Hoca’nın:

• İslam Birleşmiş Milletler Teşkilatı,

• İslam Ortak Pazarı,

• Ortak İslam Dinarı,

• İslam Savunma Paktı ve

• İslam Kültür, Eğitim ve Teknoloji Ortak Programları gibi tarihi projelerine samimiyetle sahip çıkmanın ve bütün bunların somut tezahürü olan “D-8” girişiminin mutlaka canlandırılıp etkin konuma taşımanın, şimdi tam zamanıdır. Bütün bunları yaparken, her iki kardeş ülkenin de, mevcut irtibat ve ittifak bağlarını koparmasına da gerek olmayacaktır. Türkiye ve İran, hemen ve hiç vakit geçirmeden, Dolar yerine Milli paralarıyla alışveriş yapmaya, hatta parasız mal mübadelesini başlatmaya, ekonomik, teknolojik ve askeri işbirliklerini en yüksek noktaya taşımaya ve öncelikle D-8 üyelerini ve tüm İslam ülkelerini de bu girişimlere katmaya çalışmalıdır.

Tekrar hatırlatalım ve asla unutmayalım ki; bu bir hayat-memat (ölüm-kalım) savaşıdır; samimi, sistemli ve sürekli bir işbirliği, hem Türkiye’nin hem de İran’ın çıkarınadır. Bizlerle doğrudan alakası bulunmayan bazı tarihi acıları ve mezhebi farklılıkları değil, imani ve insani ittifak noktalarımızı öne çıkarıp, ortak ve mutlak düşmanlarımıza karşı güç ve gönül birliğini başaramazsak son pişmanlığın da hiçbir faydası olmayacaktır. Böyle kritik ve kaotik bir ortamda bile, hâlâ “Şiilik ve Sünnilik damarlarını kabartmak”, bilerek veya bilmeyerek ABD ve İsrail’e hizmetkârlıkta aynı kapıya çıkacaktır!

Erbakan’ın hazırlattığı Adil Ekonomik Düzen açısından ‘tedavi’ olarak hemen yapmamız gerekenler ise şunlardır:

1- İran ve Türkiye hazine “Altın Bonosu” çıkarmalıdır. Bunlar arz ve talep kanunları çerçevesinde Türk Lirası ve İran Riyali ile satılmalı ve alınmalı, fark konulmamalı, bu bonolar altın gibi kıymetli olmalıdır. Hatta D-8 ülkelerinin de bu sisteme geçmeleri için öncülük yapılmalıdır.

a) Bonolar altınla farksız durumda olmalıdır.

b) Bonolar devreye girince altından kolay taşınır.

c) Bonolar istendiği kadar küçültülebilir, bozdurulabilir konumdadır.

d) ‘Altın Bonosu’ kredileşmede de birim olarak kullanılmalıdır.

2- Tüm günlük ödemeler “Türk Lirası” ile yapılmalıdır. Dolar borcunuz olsa da, günlük iç ödemeler TL ile karşılanmalıdır. Ama bütün borçlanmalar “Altın Bonosu” üzerinden yapılmalıdır. Böylece enflasyonun piyasaya etkisi sıfırlanmış olacaktır.

3- Çalışanlara “Yapı Bonosu” ile “Çalışma Kredisi” sağlanmalıdır. Çalışacak olanlar istediği firmada çalışır, bunlara karşılık işverene ek krediler sağlanır ve devlete borçlandırılır. Çalışanlara emeğinin hakkı ödenmiş olacaktır. Böylece tüm işletmelerin “Faizsiz Sermaye” bulması kolaylaşır. Tüm çalışanlar da arza ve talep kanunlarına göre iş yapmış olacaklardır.

4- Halka “Sipariş Kredisi” sağlanmalıdır. Böylece, tüketiciler mevsim başında, o günkü fiyatlar ile siparişlerini vermiş olacaklardır. Bu yapılırsa üretim ve tüketim yılbaşında planlanır. Yerli ve Milli kalkınma projeleri devreye sokularak ülke içinde üretilmeyen ve dışarıdan ithal edilen malları üretme imkânı sağlanır ve sipariş alan tüccarlar bunları satarak, aldıkları fazla siparişleri ihraç etmeye başlayacaklardır. Bu sayede arz ve talep dengeleri de kurulmuş olacaktır. Bu “Selem Senedi”uygulamasıdır.

5- Devlet kamuya ait arazilerini “İmar Bonosu” üzerinden alıp satmaya başlamalıdır. Alış ve satış arasında fark koymamalıdır, aldığı fiyatla satmalıdır. Böylece piyasaya para girip, çıkacaktır. Bu sayede Dolar etkisiz hale gelmiş olacaktır.

İran Karşıtlığı ve İsrail Uşaklığı; Amerika son kozunu oynamaktaydı!

Uzunca bir süredir Amerika tarafından medya kanalıyla ısıtıp önümüze koyduğu “Nükleer gerginlik” masallarıyla ilgili uzman konukların geniş yelpazedeki değerlendirmelerinden çıkardığımız sonuçlar şunlardı: Amerika’nın derdinin; “üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek…” olduğu açıktı. Nükleer gerginlik bahanesiyle Ortadoğu enerji kaynaklarının tamamını ele geçirmek isteyen Amerika, İran’ı kendi menfaatlerinin hizasına getirmek için türlü entrikalarla, şeytani stratejilerle dünya ülkelerinin gözünü boyamaya çalışmaktaydı. Amerika, kolayca yönetilecek, uydu gibi teslimiyet gösterecek, tüm isteklerini kabul edecek, kaynaklarını istediği biçimde rüşvet verecek kukla bir İran oluşturmak için bu gerginliği körükleyip durmaktaydı. Yani İran yönetiminin, Amerika’nın bölgeyle ilgili planlarını kabul etmesi durumunda, ortada hiçbir problem kalmayacaktı. Çünkü Nükleer silaha sahip olan bölgedeki tek ülke İran değildi… İsrail, Pakistan, Hindistan, Kuzey Kore de nükleer silaha sahip bulunmaktaydı… Fakat, bu ülkeler Amerika’nın güdümünde olduğu için hiçbir problem çıkarılmamaktaydı. Kuzey Kore’yle de hemen uzlaşmışlardı.

2006 Nisan’ında Erdoğan-Ahmedinecad görüşmesinden kimler gocunmuşlardı?

Hatırlayınız, Başbakan Erdoğan’ın Bakü’deki Ekonomik İşbirliği Organizasyonu (ECO) toplantısında İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’la görüşmesi, çok hassas bir zamana denk gelmiş ve dünya tarafından yakından takibe alınmıştı. Bazı çevreler, konuyu Hamas heyetinin Ankara ziyareti ile birlikte tartışmıştı. Bazıları konuyu Türkiye’den değil, ABD ve İsrail’den bakarak yeni bir skandal gibi pazarlamışlardı. Dönemin ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Suriye ziyaretini engellemeye çalışmış, bir sömürge valisi edasıyla açıklamalar yapmış, bu tepkiden ilham alanlar da bu ziyareti Türk-Amerikan ilişkileri için bir kriz olarak sunmuşlardı. Hamas’ın Türkiye ziyareti ABD’deki neoconları ve Yahudi lobisini kızdırmıştı. Türkiye’de bazıları, özellikle de dönemin Milliyet gazetesi, neoconlardan daha fazla azıtmıştı. Hâlbuki Hamas heyeti daha önce de dünyanın birçok ülkesine ziyaretler yapmıştı. Türkiye’nin Suriye’ye ve Hamas yönetimine verdiği tavsiyeler de ortadaydı. Ankara, onlara Amerika’nın isteklerini hatırlatmıştı. Erdoğan-Ahmedinecad görüşmesinde de bildiğimiz şeyler konuşulmuş ve İran’a aba altından sopa göstermeye çalışanlar çıkmıştı. Türkiye ve Azerbaycan’ın İran krizinde oynayacağı rol çok önemli ve anlamlıydı. ABD ve İsrail iki ülkeyi yanlarında istiyorlardı… “İsrailli bir yetkili”nin “Erdoğan’ın Ahmedinecad’la görüşme yapmaması gerekir. ABD de bu yöndeki telkinini Ankara’ya iletti” şeklindeki buyruklarının Edelman’ın ukalalığından ne farkı vardı? Bu nedenle: Bakanlık koltuğundan olma pahasına; “İran’a saldırı, çılgınlık olur ve hiçbir gerekçesi yoktur”açıklamasını yapan ve bunun üzerine Amerika’nın da bastırmasıyla görevinden alınan dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı George Stown kadar insaf ve iz’an sahibi olmayan kafalardan mutlaka kurtulmamız lazımdı.

Ey Millet, Uyanın!..

Irak işgali öncesinde aldıkları görev doğrultusunda Türkiye’yi Amerika’nın yanında savaşa sokmaya çalışan, ancak muvaffak olamayan Türkiye’deki ‘sivil’ Amerikan generalleri(!), İran saldırısı öncesinde yeni bir ‘psikolojik harekât’ için düğmeye basmıştı. Planları aylar önce, İstinye sırtlarındaki meşhur şatoda hazırlanan harekâtın, iki hedefi var:

1- Türkiye’deki Amerikan karşıtlığını kırmak!..

2- Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirip kapıştırmak!..

Harekâtın medya bölümünden sorumlu olan Hür General Ertuğrul Özkök, Amerikan birliklerinin Türk limanlarına demir atmaları ile tırmanan ve Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesinin ardından doruk noktasına ulaşan ‘Amerikan karşıtlığını’ kırmak amacıyla hazırlanan ‘senaryoları’, başında bulunduğu gazetenin manşetlerine taşıyarak ilk adımı atmıştı!..

İran’a Saldırı Hazırlığının Türkiye Ayağı

ABD ve İsrail’in şimdiki hedefi İran’dı; ama bir sonraki hedefleri Türkiye olacaktı!

Hatırlayacaksınız; Siyonist İsrail, Temmuz 2018’de Putin ile Trump görüşmesinde İran’ın Suriye’den çıkışı konusunda anlaşmaya varmıştı. İran lideri Ali Hamaney’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti de, Suriye ve Irak yönetimlerinin “istemesi halinde” bu ülkelerdeki İran askeri güçlerinin çekileceğini açıklamıştı.

İsrail’in ABD Büyükelçisi Ron Dermer, İsrail yönetiminin 16 Temmuz’da Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin ve ABD Başkanı Donald Trump’ın yapacağı görüşmede İran’ın Suriye’den çıkışı konusunda mutabakat sağladığını vurgulamıştı. Bir toplantıda konuşan Dermer, "Şu anda üzerinde durulan en güncel konunun Suriye'deki durum olduğu aşikâr. Eğer Rusya ve ABD Suriye'deki siyasi süreç hakkında anlaşabilirse, İsrail'in bakış açısına göre, İran'ın Suriye'den çıkışı garanti edilmeli. Bu, bölge için çok iyi ve olumlu bir gelişme olur" diyen Dermer, Putin ve Trump'ın yapacağı görüşmenin başlı başına olumlu bir gelişme olduğunu, zira Rusya-ABD işbirliğinin bölgedeki birçok sorunun çözülmesini sağlayabileceğini hatırlatmıştı.

Netanyahu’nun: “Esad ile sorunumuz yok!” mesajı İran’ı yalnızlaştırma amaçlıydı!

Öte yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Suriye’deki rejim lideri Beşar Esad’la sorunlarının olmadığını açıklamıştı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, resmi ziyaret gerçekleştirdiği Rusya’dan ayrılırken gazetecilere Suriye’deki son gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulunurken, ülkesinin Suriye’nin iç işlerine müdahil olmak istemediğini, geçmişte de bu yönde herhangi bir girişimlerinin olmadığını dile getirmiş, sadece İran Hizbullah ve DEAŞ’ın Suriye’deki varlığından rahatsız olduklarını vurgulamıştı.

“Putin de mi İsrail’e yardımcıydı?” 

Putin ile ortak basın toplantısında iki ülkenin işbirliğinin güya yüzbinlerce insanın hayatını kurtarma potansiyeli bulunduğunu öne süren Trump, “Başkan Putin de İsrail’e yardım ediyor” açıklamasını yapmıştı. ABD Başkanı Donald Trump, Suriye krizinin karmaşık olduğunu belirterek, ülkesi ve Rusya arasındaki işbirliğinin ve iki ülke arasındaki ilişkilerin hiç olmadığı kadar kötü durumda olduğunu dile getiren ve “Bunun birkaç saattir değiştiğini düşünüyorum” diyen Trump; Rusya hükümeti ile kendi seçim kampanyası arasında “gizli bir anlaşma” olmadığını hatırlatmıştı. Trump, İsrail ile ilgili olarak da “Başkan Putin de İsrail’e yardım ediyor. Her ikimiz de Binyamin Netanyahu ile konuştuk ve onlar da Suriye konusunda İsrail’in güvenliğini ilgilendiren belli şeyler yapmak istiyor” açıklamasını yapmıştı. Trump, “Ordularımız, uzun zamandır siyasi liderlerden daha iyi anlaşmaktadır. Suriye’de de Rusya ve ABD askerleri çok iyi geçinmeye başlamıştır” değerlendirmesinde bulunmuşlardı. Zaten Rusya Genelkurmay Başkanı Valeriy Gerasimov’un ABD’li meslektaşı Joseph Dunford’a Suriye’de işbirliğini öngören bir mektup gönderdiği ortaya çıkmıştı. Bu mektubun varlığını ilk olarak İngiliz Reuters haber ajansı açıklamıştı. Ardından Rus Pravda gazetesi başta olmak üzere bir dizi yayın organı da bu mektuptan söz etmeye başlamıştı.

Türkiye ve İran’a karşı ikinci İncirlik hazırlanmıştı!

ABD’liler, Kaos üssü olan İncirlik Hava Üssü’nün bir benzerini Suriye’nin kuzeyine kurmuşlardı. YPG terör örgütünün işgal ettiği alanda kurulan üsse, askeri yüklü uçaklar inmeye başlamıştı. Medyaya ulaşan görüntülerde askeri mühimmatların yanı sıra terör örgütünün elinde tuttuğu alanlara hava savunma sistemi kurmak için uydu ekipmanlarının getirildiği de anlaşılmıştı. Suriye’nin kuzeyinde YPG terör örgütünün işgal ettiği alanlarda kurulan hava üslerinden ilk faaliyete geçeni ise Haseke kentinde bulunan Tel-Baydar hava üssü olmuştu. ABD Hava Kuvvetleri 816 Seferi Havayolu Filosu’na tahsis edilen üsse ilk inen uçaklar ise ABD’nin kullandığı C-17 askeri kargo uçaklarıydı. Yani artık havadan da silah yardımı yapılacaktı. Bu hava üssü sayesinde ABD, artık ABD’nin terör örgütüne karadan yaptığı silah sevkiyatını havayolu ile de yapacaktı. C-17 askeri kargo uçakları ile taşınan silahları başta İncirlik olmak üzere Ortadoğu’daki diğer üslerine bırakan ABD, daha sonra bu silahları TIR’lara yükleyerek YPG’ye ulaştırmaktaydı. Suriye’de bu tip uçakların inebileceği üslerin olmaması nedeni ile TIR konvoylarını tercih eden ABD, artık örgüte silah yardımlarını direkt kargo uçakları ile sağlayacaktı.

Suriye’de PKK-PYD’ye Üniversite Kurulmaktaydı!

Fransız yazar ve maceracı Patrice Franceschi ve bir grup arkadaşı Kuzey Suriye’de PKK/YPG’nin hâkim olduğu bölgede bulunan Amude kentine bir üniversite ve kültür merkezi kurmaya başlamıştı. Adı Rojava Frankofon Kültür Merkezi (CCFR) olacak merkezde teknik bilimler alanında üniversite eğitimi de verilmiş olacaktı. Merkezin temelleri önceden atılırken inşaatı tamamlanma aşamasındaydı. Fransa’da kendini YPG’li olarak tanıtan Yahudi asıllı yazar Franceschi, projeyi tamamlayacak parayı toplayabilmek için ‘Asya Bağış Fonu’ (Fonds de dotation ASIA-FdA) adıyla 23 Ocak 2016’da resmi bir bağış fonu kurmuşlardı. Projesi Paris’te bulunan Pierre Audat mimarlık firması tarafından hazırlanan CCFR için Ağustos 2016’da bölgeye gelen Patrice Franceschi PKK/YPG’li yöneticilerle terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın posteri önünde anlaşma imzalanmıştı. Eylül 2016’da YPG’nin komuta kademesi Franceschi’nin başında bulunduğu proje için Amude kentinde el koydukları bölgede 5 hektarlık bir alan ayrılmıştı. Padisli Pierre Audat Mimarlık tarafından çizilen projeye göre kampüste eğitim binası, kütüphane, bir oditoryum, barınmak için yurtlar ile spor ve sergi alanları bulunacaktı. Kurulacak üniversite ve kültür merkezinde araştırmacılar, sanatçılar ve gezginlerin ders vereceği vurgulanmıştı.

“ABD Savunma Bakanlığı ve CIA, Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD’den müteşekkil “Sınır Muhafızları” adını verdikleri bir terör ordusu kurmaktaydı. Kandil, bu oluşumun adını şimdiden “Kuzey Ordusu” olarak konuşmaya başlamıştı. Anadolu Ajansı’nın “ABD ile PKK/PYD’den ordu hazırlığı” başlığıyla geçtiği özel haber, maalesef medyada yeterince yer bulmamıştı. Ancak ABD ile PKK ortaklığının geldiği noktayı deşifre etmesi bakımından söz konusu haber son derece çarpıcıydı. Haberde geçen ayrıntılar bizi haklı çıkarmaktaydı:

Pentagon ve CIA, Kandil’den gelen teröristlerle birlikte -yani PKK’yla beraber- Suriye’nin kuzeyindeki teröristler için bir eğitim programı başlatmıştı. İlk safhada 400 terörist, Haseke’nin güneyindeki Sabahu’l Hayır kampı ile Halep’in doğusunda Fırat Nehri üzerindeki Tışrin Barajı yakınlarında eğitime alınmıştı. Şuraya dikkat: CIA eğitmenleri teorik ve teknik bilgiler sağlarken, Pentagon’un hava indirme birimleri ile özel kuvvetleri, Kandil’den gelen teröristlerle beraber eğitime alınan militanlara ortak silahlı eğitim sağlamaktaydı. Eğitilen bu teröristler bölgedeki ABD Özel Kuvvetleri ile birlikte ortak operasyonlara katılmaktaydı. PKK’nın “Kuzey Ordusu” adını verdiği bu “Özel Birlikler”, örgütün düzenli orduya geçişi için bir temel teşkil oluşturacaktı. ABD’nin gönderdiği 4 bin TIR dolusu silah ve mühimmatın yanı sıra PKK/PYD’ye askeri teknoloji de sunulmaktaydı. CIA ve Pentagon, PKK/PYD’nin muhabere alt yapısını yeniden oluşturmuş; örgüte dinleme istasyonu ve sinyal istihbarat ekipmanları sağlamışlardı. Bu ekipmanların eğitiminin de ABD’li uzmanlar tarafından verildiği anlaşılmıştı. Son olarak; Pentagon ve CIA’nin eğitip donattığı bu “Kuzey Ordusu”, Türkiye sınırına yakın bölgelere yerleştirilmeye başlanmıştı. Bu bilgiler, ABD Savunma Bakanlığı ve CIA’in, Türkiye’ye karşı bir terör ordusu hazırlayıp donattığını açıkça ortaya koymaktaydı.

15 Temmuz, “ABD ve NATO’nun işgal girişimiyse!..” Bu işgalcileri hâlâ dost ve müttefik saymak nasıl bir anlayıştı?

Ülkemizde genel bir zaaf vardı. Olaylar konusunda teşhiste sıkıntı çekilmiyor ancak, teşhis doğrultusunda tedavide sıkıntı yaşanmaktaydı. Söz gelimi 15 Temmuz darbe girişiminin ardında özellikle ABD’nin ve NATO’nun bulunduğu konusunda, hatta 15 Temmuz darbe girişiminin ülkemizi bir işgal girişimi olduğunda da görüş birliği sağlanmıştı. Ne var ki bu ortak tespite rağmen ülkemizin NATO üyeliğini ısrarlı bir şekilde sürdürme çabası kafaları karıştırmaktaydı. Ve yine ABD ile dost ve müttefik olunduğu söyleminin ısrarla vurgulanması, ABD’yi mi yoksa Milletimizi mi aldatma amaçlıydı? Bu durumda 15 Temmuz darbe girişiminin ülkemizi bir işgal girişimi olduğunun tespitinin fazla bir anlamı kalmamaktaydı.

HAK-İŞ Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan Elazığ’da yaptığı bir konuşmada bu konudaki görüşünü, “15 Temmuz sıradan bir darbe girişimi değil, emperyalist ABD’nin ve onun örgütü NATO’nun Türkiye’yi işgal girişimidir. Bu ülke 15 Temmuz’da yedi düvele karşı mücadele etti” diyerek aktarmıştı. Bu teşhiste Sayın Arslan’ın yalnız olmadığını vurgulayarak, benzer değerlendirmeler başta iktidar sahipleri tarafından da sıkça tekrarlanmıştı. Kaldı ki, terör örgütü başı ve pek çok militanının yıllardan beri ABD’de koruma altında tutuluyor olması, Türkiye’nin çuvallar dolusu belge göndererek FETÖ elebaşının iadesini istemesine rağmen aradan geçen bunca zamana rağmen bir sonuç alınamamış olması da 15 Temmuz darbesinin arkasında ABD’nin bulunduğunun kesin kanıtıydı. Evet, 15 Temmuz harekâtı sadece bir darbe girişimi değil aynı zamanda ABD ve NATO tarafından Türkiye’nin işgal girişimi ise; o zaman sanki hiçbir şey olmamış gibi hâlâ NATO üyeliğimizi tartışmıyorsak, Suriye’de atılacak adımları ABD ile birlikte atmakta ısrar ediyorsak, hala bu ülkenin dost ve müttefik olarak nitelendirilmesi en hafif ifadesiyle “celladına âşıklık” olmaz mıydı?

İran saldırısı nelere gebe bulunmaktaydı?

Hatırlanacağı gibi, bir ara dönemin Başbakanı ABD ziyareti sonrasında Hindistan’a gitmişti. Bu ziyaretin, “Yahudi Lobilerinin talimatıyla yapıldığı ve Amerika’nın İran saldırısına destek arandığı” şeklindeki tahminlerimiz gerçekleşmişti. Sonradan anlaşılmıştı ki dönemin Başbakanı Hindistan’a bir “teklif”, bir de “tehdit”le gönderilmişti.

Teklif: ABD’nin İran saldırısına dolaylı da olsa destek sağlar, limanlarınızı ve gerekirse üslerinizi kullandırırsanız, Bakü- Ceyhan üzerinden İsrail Hayfa’ya ulaşacak petrol ve doğalgaz hattını Hindistan’a uzatırız. Size daha başka imkân ve avantajlar sağlarız.

Tehdit: Yok eğer, bu teklife yanaşmaz da; İran, Rusya ve Çin cephesinde yer alırsanız; ülkenizde Müslüman-Hindu çatışmasını, anarşik olayları ve isyanları kışkırtır, Pakistan’la aranızda savaş çıkartırız!

Bombay’da 200 kişinin ölümü ve yüzlerce insanın yaralanmasıyla sonuçlanan terör saldırıları, Hindistan’ın bu teklifi ve tehditleri kabul etmediğini göstermekteydi.

• Bombalı ve silahlı kanlı saldırıların güya İslamcı teröristlerce gerçekleştirildiği,

• Bunların Pakistan’dan yönetildiği,

• ABD ve İngiliz vizelilerin ve özellikle Yahudilerin hedef seçildiği…

• Teröristlerin kimlik kontrolü, hatta pantolonlarını sıyırtıp “sünnet tespiti” yaptıkları ve Müslümanlara dokunmadıkları söylentilerinin, tamamen hesaplı ve kasıtlı hazırlandığı ve suçun Müslümanlara yıkılmaya çalışıldığı her halinden sezilmekteydi ve zaten böyle bir operasyonun, ancak ABD ve İsrail tarafından, CIA ve MOSSAD eliyle yapılabileceği, tarafsız uzmanların ortak kanaatiydi. Üstelik, El-Kaide bile CIA’nın güdümünde değil miydi? Ama ne var ki; ABD’nin İran saldırısına karşı oluşacak yeni bir cepheyi etkisiz kılmak ve Rusya’yı Kafkasya’da uğraştırmak hevesiyle, Saakaşvili’yi Osetya’ya sokan ABD, nasıl bir hezimet ve rezilete uğradıysa, Hindistan kışkırtmalarının da öylesine ters tepeceği kesindi. Zaten, Milli Türkiye’nin, bu olayın hemen ardından ABD’nin bile el sıkıştıramadığı Afganistan ve Pakistan liderlerini, İstanbul’a çağırıp kucaklaştırması Hindistan’daki bazı savaş çığırtkanlarını ve Siyonist kuklalarını sindirmeye yetmişti.

İran'da Nükleer Dönem Kimleri Korkutmaktaydı?

Batı dünyasına karşı İran’ın en güçlü kozu Çin'dir. O Çin ki her geçen gün uluslararası piyasalarda önlenemez yükselişi ile daha şimdiden dünyada ikinci süper güç olma yolunda önemli adımlar atmış ve itibar kazanmıştır. Kuzey Kore ile yapılan ve nükleer tesislerin kapatılmasına ilişkin altılı görüşmelerde de ağırlığını koymuş ve Kuzey Kore hükümetini ikna edebilmiştir. Çin, İran ile imzaladığı anlaşma ile İran'a yapacağı 70 milyar dolarlık yatırım karşılığı, 250 milyon ton sıvılaştırılmış doğalgazı 30 yıl süre ile garanti altına almıştır. Buna ilaveten, İran'ın, Irak hududuna yakın bölgesindeki petrol yataklarından günde 150.000 varil ham petrolün 25 yıl süre ile Çin'e nakli, anlaşmaya bağlanmıştır.

Hindistan, İran'la Çin benzeri bir anlaşma ile 25 yıllık anlaşma imzalayarak İran pazarında, Çin ile eşit şartlarla söz sahibi olmuştur. Her yıl 7,5 milyon ton sıvı gaz karşılığı, İran'da Yadavaran da dahil olmak üzere muhtelif yerlerdeki petrol sahalarında yatırımlarda bulunacaktır. Gerek Çin ve gerekse Hindistan'ın İran'la yaptıkları bu anlaşmalar stratejik anlamda İran'a avantajlar sağladığı gibi, Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi’nde de güç ve destek sağlayacaktır. Bu anlaşmaların ABD'nin İran'a uygulamaya çalıştığı ambargoya da tepki niteliğinde olduğu açıktır. Nitekim, Çin'in Güvenlik Konseyinin daimi üyesi olması ve İran'la yukarıda adı geçen anlaşmalar sonuç vermiş ve Çin’in, Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada; İran'a ambargoyu veto ettiği hatırlanacaktır.

Maalesef, artık savaşa kesin gözüyle bakılmakta, ama ilk kimin saldıracağı tartışılmaktaydı!

Ortadoğu'da savaş trampetleri çalmaya başlamıştır, orta menzilli Şahap-3, Şahap-4 füzeleri ve nükleer silahları ile İran, cezalandırılmaya çalışılmaktadır. Dünya, en azından Amerikan kamuoyunu olası bir müdahaleye karşı programlamak, seçim kampanyalarının tüm hızıyla devam ettiği meydanlarda İran’a sataşmak, ABD Başkanlarının en önemli sloganıydı. Ancak kovboy başkanların, Irak'taki direnişçilerin ellerinde İran kaynaklı silahların, Amerikan askerlerine karşı kullanıldığıiddiaları, bizzat en üst rütbede generaller tarafından yalanlanmış, böylece ortaya, yönetimin tepe noktalarında, hem de yeni İran stratejilerinin şekillendiği bir ortamda, fikir ayrılıkları açığa çıkmıştı. Gerek ABD kamuoyunun genel temayülünün savaş karşıtlığına dönüşmesi, gerekse, dünya kamuoyunda, ABD'nin lüzumsuz müdahaleci ve saldırgan stratejilerine karşı uyanan infial, ABD'nin İran'a direkt müdahalesinin önünde en büyük engeli oluşturmaktaydı.

Esasen, 1981 yılında Humeyni'nin yönetimi döneminde, Amerika'nın Tahran Büyükelçiliği’nde haftalarca rehin tutulan 64 Amerikalıyı kurtarmak için icra edilen operasyon tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış ve İran'ın orta bölgesinde bulunan eski bir meydana indirilen deniz piyadelerini taşıyan ağır nakliye uçaklarının çarpışması sonucu operasyonun, başlamadan sona ermesinin etkileri halen zihinlerden silinmemişti. Nihayet İran, Irak değildir, silahlanan, silah ve mühimmatını kendi imal eden, ülke derinliği nedeniyle, savunmaya fevkalade müsait güçlü bir orduya sahipti.

İran yönetiminin milli stratejisi, Siyonizm'i yok etme esası üzerine bina edilmiştir. Ve zaten tüm Müslümanlar için Kudüs'ün kurtarılması ve Filistin'in işgal altındaki Ken'an topraklarına kavuşturulması değişmez hedeftir. İsrail için tek bir nükleer silah yeterlidir, Tel Aviv üzerine patlatılacak böyle bir bomba; ilk saniyelerde 300-500.000 insanın yok olmasına neden olacak ve 100-150 kilometre çapında bir bölge içerisine tüm altyapı tesisleri, muhabere sistemleri işlevlerini yitireceklerdir. Nükleer bombanın hedef bölgesine atılması bir füze ile olabileceği gibi, intihar komandoları aracılığı ile bir kamyon, otomobil ile de mümkündür. 7 Ekim 1997'de Rusya Milli Güvenlik Danışmanı Alexander Lebed'in Amerikan CBS televizyonu ile yaptığı söyleşide; içerisinde 1 kilo/tonluk nükleer bombaların taşındığı 250 adet el çantasından 100 adedinin çalındığını açıklamış, bunların, şehirlerin kalabalık iş saatlerinde infilak ettirilmeleri halinde her birinin 100-150.000 insanın ölümüne neden olabileceklerini belirtmiştir. Bu çantalar bir çocuğun dahi taşıyabileceği büyüklük ve ağırlıktadır. Nükleer silah piyasasının, kokain piyasasına dönüştüğü böyle bir ortamda, dünyamızın ne denli bir tehlike ile karşı karşıya kaldığı açıktır. Küresel kirlenmenin süratlendirdiği çöküş, nükleer başıboşlukla bir araya geldiğinde, muhtemel son, önceden tahmin edilen 2050'li yıllardan öne çekilerek 2020'li yıllara kadar dayanmıştır. Bu kaçınılmaz sonun işaretleri 2006'lı yıllardan itibaren açık seçik görülmektedir. Yukarıda da işaret edildiği gibi, İran'ın elinde kendi geliştirdiği Şahap-3 ve Şahap-4 füzelerinin menzilleri 2000-3000 kilometredir ve İsrail'in elindeki JERİCHO-2 balistik füzelerin menzilinden daha fazladır ve İsrail füzelerinin menzillerinin dışında konuşlandırılabilir.

İran, Ortadoğu'da en geniş balistik füze stoklarına sahiptir. Füzelerin geliştirilmesinde Rusya, Çin, Kuzey Kore, Pakistan ve diğer bazı ülkelerden teknolojiler sağlanmış ve halen de bu destek devam etmektedir. 2004'ten itibaren Şahap-4 ve Ghadr füzelerinin geliştirilmesi çalışmalarına geçilmiş, bunun sonucu olarak; Ghadr füzelerinin menzilleri 2500 kilometre, Şahap-4 füzelerinin menzilleri 3000 kilometreye çıkartılmıştır. Böylece adı geçen füzelerin İran'ın batı hudutlarına konuşlandırılması halinde Balkanları ve Sina'yı içerisine alabilecek bir etkinlik sahasına erişilmiştir. Balistik füzelere nükleer dahil klasik genel maksat bombaları, kimyasal ve biyolojik başlıklar yüklenebilir.

İran, saldırıya uğradığı takdirde, İsrail'i hedef alan balistik füzeleri ile derhal ve en ağır şekilde karşılık vereceğini ve bu güce sahip olduğunu her fırsatta açıkça ilan etmiştir. İran'a gerçekleştirilecek bir ABD-İsrail ortak saldırısı, her iki ülkede terör saldırılarını da beraberinde getirecektir. Bu noktada planlamacıları en çok endişeye sevk eden husus da bu problemdir. İran, Rusya ile imzaladığı anlaşmalar ile Tahran'dan başlamak üzere ülkenin önemli stratejik bölgelerinde hava savunma ağını her geçen gün genişletmiştir. Rus yapımı TOR M-1 anti füzelerinden 29 adedi ilk etapta Tahran’ın etrafında yerleştirilmiştir. İran ayrıca bir casus uydusu olan SİNAH-1'i yörüngeye oturtmuştur, buna ilave olmak üzere en az 3 uydu daha göndermiştir. Böylece İran muhtemel bir ABD, İsrail saldırısına karşı etkin bir erken uyarı sistemini oluşturma yolunda oldukça ciddi adımlar atmış görünmektedir. Ayrıca Rusların, güdümlü füzeleri ve lazer güdümlü bombaları havada yok edebilecek ileri bir savunma sistemini İran'a satmak üzere 1 milyar dolarlık bir anlaşmayı imzaladıkları bilinmektedir.

İran Turan’dır, Tahran Tatvan’dır!..

İran vurulursa sıra Türkiye’ye gelip dayanacaktı! Asla unutulmasın ki, İran vurulduğu an, Türkiye’nin de çöküşü başlayacaktı. Mesele PKK değil, çok daha derin bir kriz yaklaşmaktaydı. Bırakın bölge halklarının bir arada yaşaması çabasını, birçok ülke kendini yeniden varoluş mücadelesinin içinde bulacaktı. Artık Irak hiçbir zaman istikrara kavuşmayacaktı, artık böyle bir devlet olmayacaktı. Ülkedeki etnik ve mezhep grupları ya bağımsızlık yolunda çabalayacak, ya da komşu ülkelerin himayesine sığınacaktı. Irak bölünmüştü ve bunun geri dönüşü olmayacaktı. Sınıra yığdığımız on binlerce askerin PKK’ya sınır ötesi operasyon yapmasına ise ilk ABD karşı çıkacaktı, çıkmıştı. Ama şükür ki ABD’yi takan olmamıştı.

ABD Eski Dışişleri Bakanı Rice’ın Türkiye ziyareti hâlâ gizemini korumaktaydı. Kadının çantasında bir kardeş ve komşu İslam ülkesinin yani İran’ın idam dosyası vardı. Zaten ne zaman Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ABD’li üst düzey yetkililerin ve Başkanların Türkiye ziyareti hayırlı bir amaçla yapılmıştı? Amerikalıların ülkemizde cirit atması, tıpkı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, daima huzursuzluklara ve bir dizi provokasyonlara, siyasi ve ekonomik operasyonlara yol açmıştı.

Siyonist Emperyalizmin Asıl Hedefi, İran’la Türkiye’nin Arasını Bozmaktı

Yahudiler İran’a karşı Türkiye’yi kullanmak istiyorlardı!

ABD'nin, merkezi New York'ta bulunan önemli Yahudi kuruluşlarından ''İnkâr ve İftiraya Karşı Birliğin'' (Anti-Defamation League-ADL) ulusal direktörü Abraham Foxman, ''çok derin olan Türk-Yahudi dostluğunun Türkiye ile İsrail arasında görülen son olayları aşacağına inandığını''vurgulamıştı. Foxman, ADL'nin New York Grand Hyatt Otelinde 2009 yılı toplantısında A.A muhabirine Türk-Yahudi dostluğu ve Türkiye-İsrail ilişkileri konusunda değerlendirmelerde bulunarak Türklere ve Türkiye'ye karşı her zaman ''derin bir dostluk'' hissi içinde olduklarını belirtmiş, bu dostluğun hem çok eski ve hem de yakın tarihten beri aynı şekilde devam ettiğini hatırlatmıştı. Ancak ilişkilerde son aylarda bu dostluğu sınayan kimi olaylar meydana geldiğini belirten Foxman, ''Özellikle de dostlar arasında bir şey ters gittiğinde bu daha çok acı verir. Ben kendimi Türkiye'ye çok yakın hissediyorum, o yüzden de düş kırıklığını yaşıyorum'' diyerek ''Eğer Türkiye, Orta Doğu'da (İran’la değil) Müslüman-Arap dünyayla daha fazla dost olmak istiyorsa, tamam... Ama bu neden Türkiye'nin İsrail ve Yahudilerle olan dostluğu pahasına olsun ki... Ben bunun geçici olmasını umuyorum, eski güçlü ilişkilere dönülmesini istiyorum. Ben iyimserim, çok derin olan dostluk ilişkilerimizin bu olayları aşacağına inanıyorum'' açıklamasını yapmıştı.

ADL toplantısında “İran’ı hizaya sokma” kararı alınmıştı!

ADL'nin toplantısında Foxman'ın yanı sıra İsrail'in New York Başkonsolosu Asaf Shariv ve Washington merkezli Brookings Enstitüsü’nün ''Saban Center for Middle East Studies'' adlı Orta Doğu Çalışmaları Bölümü Başkanı Kenneth Pollack katılmıştı. İran'ın nükleer programının sıkça gündeme geldiği toplantıda Yahudi asıllı bir Amerikalının ''Türkiye İran'a mı yakınlaşıyor'' şeklindeki sorusu üzerine Pollack, ''Türkiye'nin İsrail'i son Gazze çatışmaları nedeniyle eleştirdiğini, ancak Türkiye'nin temelde İran'ın nükleer programından oldukça endişeli olduğunu'' hatırlatıp kışkırtmıştı. Abraham Foxman ise konuşmasında, İsrail ve Hamas'ı Gazze'de Aralık 2008 ve Ocak 2009 tarihlerindeki çatışmalarda savaş suçu da dahil uluslararası insani hukuk kurallarını çiğnemekle suçlayan BM raporunun hazırlayıcılarından Güney Afrikalı Yahudi asıllı Justice Goldstone'a ''açık mektup'' yazdığını belirterek, Goldstone'un adını bu rapordan çekmesi gerektiğini, raporun artık ''Goldstone raporu'' olarak anılmasının son derece talihsiz ve yakışıksız bir durum olduğundan yakınmıştı. ADL'nin bu toplantısına BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon da katılarak konuşma yapmıştı.

Siyonist Peres: “Suriye, ya bizi ya İran’ı seçsin” diye bastırmıştı

Terörist İsrail’in Cumhurbaşkanı Şimon Peres, İran ile Suriye arasındaki ilişkilerle ilgili olarak da, ''Bu, Suriye'nin kararıdır, ancak ikisi birden olmaz. Hem bizimle barış yapıp hem bizim yok edilmemiz çağrıları yapan İran’la barış yapamazlar. Kararlarını vermek zorundalar. Hükümet etmek, tercih demektir'' diye uyarmıştı. Siyonist Peres, bir başka Amerikan yayın organı olan Newsweek dergisine de, Goldstone Raporu'nu ''terör(!) için büyük bir zafer'' sözleriyle tanımlamış ve ''şimdiye dek hiçbir terör(!) örgütüne, çok haksız bir biçimde, bu denli bir tanınma sağlanmadığını'' vurgulamıştı. Peres, BM'de İsrail karşıtı bir çoğunluğun bulunduğunu ifade ederek, ''BM içinde sorunumuz vardır. (BM içinde) İsrail karşıtı yerleşik bir çoğunluk bulunmaktadır. Müslüman ve Arap ülkelerle, onları izleyenler çoğunlukken, İsrail'in tek bir konuda bile bir destek sağlama şansı yoktur'' diye konuşmuş, Türkiye’nin dostluğunun önemini vurgulamıştı. İsrail Cumhurbaşkanı, bir başka soru üzerine de, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nca sunulan ve İran'ın, zenginleştirilmiş uranyumu ülke dışına göndermesiyle ilgili anlaşma taslağı konusundaki bir soru üzerine de, ''Benim izlenimim, bunu kabul etmek yerine, manevra yapmaya çalışıyorlar. İran’a kesinlikle fırsat tanımamak lazımdır” diye çıkışmıştı.

NATO’nun Başına Bir İslam Düşmanı Atanmıştı ve Erbakan’ın İran Atağı Şeytanileri Telaşlandırmıştı!

54.TC. Hükümeti Başbakanı ve Milli Görüş Lideri Erbakan Hoca'nın yıllardır: “Siyonist sömürü canavarının üst çenesi olan komünizmin iflas edip Sovyet tehdidinin ortadan kalkması üzerine, NATO yeni ve daha tehlikeli düşman olarak İslam'ı seçmiş ve düşman rengini kızıl'dan yeşil'e çevirmiştir” sözleri, Hz. Muhammed (AS) düşmanı ve PKK yandaşı Rasmussen'in NATO sekreteri olmasıyla ispatlanmış bulunmaktaydı. Peki, neden Rasmussen NATO’nun başına atanmıştı? George W. Bush, Tony Blair ve Anders Fogh Rasmussen; üçü de Siyonizm’in adamlarıydı! Bunlar 9 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra önce Afganistan, sonra da Irak'ta başlatılan savaşın üç ana kahramanıydı(!). George W. Bush yönetimi, Saddam Hüseyin'in kimyasal ve biyolojik silahlara sahip olduğu yalanını BM Genel Kurulu'nda yumurtlamış, İngiltere ve Danimarka bu yalan doğrultusunda başlatılan savaşların en ön cephesinde Amerikan askerleriyle omuz omuza savaşa tutuşmuşlardı. Blair ile Rasmussen'in siyasi yaşamlarını birleştiren bir ana konu daha vardı: Her ikisi de kendi ulusal istihbaratlarından gelen 'Irak'ta kimyasal-biyolojik silah tespit edilemedi' yönündeki raporları 'hasıraltı' edip halkından saklamış, kendi parlamentolarına da yalan söylemekten sakınmamışlardı. Bir gerçeği hiç unutmayalım: Afganistan ve Irak'ta Amerikan askerlerinin yanında açıkça savaşan üç ülke bulunmaktaydı: Kanada, Hollanda ve Danimarka. Özellikle Hollanda ve Danimarka komandoları (her iki ulusun da komandoları dağlık-karlı alanlarda savaşın uzmanları olarak tanımlanıyor) Afganistan'da ciddi kayıplar da vermiş durumdalardı. 'Danimarkalı' Rasmussen görevi kimden devralacaktı? 'Hollandalı' NATO Genel Sekreteri Yahudi Jaap de Hoop Scheffer'dan. Başka söze gerek var mıydı? diye soran yazar, herhalde NATO'nun emperyalizmin ordusu olduğuna ve özellikle Yahudi asıllıların bu şeytan ordusunun başına oturtulduğuna dikkat çekmeye çalışmıştı. Bu Rasmussen İstanbul'da, İslâm dünyasından özür dilemek bir yana karikatür krizini, ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirerek küstahlıkta son noktaya ulaşmıştı. ABD'nin yeni Başkanı Obama da, başkent Ankara'da misafir olduğu Türkiye'yi şoka uğratmıştı. Obama sözde Ermeni soykırımı konusunda Ermeni lobilerine verdiği sözün arkasında olduğunu açıklamıştı.

Ahmedinecad ve Chavez Siyonizm’e karşı işbirliği yapmışlardı ve Rahmetli Erbakan da İran ziyaretine başlamıştı.

Her ikisi de emperyalist ABD karşıtı olan Ahmedinecad ve Chavez, yeni bir dünya düzeni kurulmasını ve Birleşmiş Milletler'de reform yapılmasını istiyorlardı. İki lider, şimdiye kadar birçok görüşme yaparken, iki ülke arasında son 3,5 senede 186 anlaşma imzalandığı dikkatlerden kaçmamıştı. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, 2 günlük ziyaret için ülkeye gelen Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'le görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, küresel krize karşı 10 yıllık plan hazırlayacaklarını vurgulamıştı. Ahmedinecad, "İran-Venezuela ilişkilerinde yeni bir ortak devrimci cephe açılmıştır. Bu, sadece iki ülke menfaatlerine hizmet etmeyecek, dünyada da barış ve kardeşliğin teşviki için model olacaktır" açıklamasını yapmıştı. Dönemin İran Cumhurbaşkanı, iki ülkenin uluslararası pek çok konuda ortak yaklaşım içinde olduklarını vurgulamıştı.

Chavez ise, dünyadaki mevcut ekonomik krizin "kanser gibi yayıldığını"hatırlatmış ve krizin, İran ve Venezuela ekonomilerinin gelişmesi ve ülkelerin kalkınması için fırsat olabileceğini aktarmıştı. İki ülke arasında ortak kalkınma bankası kurulması da planlanmıştı. Her ikisi de emperyalist ABD ve Siyonist İsrail karşıtı olan Ahmedinecad ve Chavez, yeni bir dünya düzeni kurulmasını ve Birleşmiş Milletler'de reforma gidilmesini savunmaktaydı. İran ve Venezuela arasındaki karşılıklı ticaret 5 milyar dolara ulaşmıştı. İran'a 7 ziyaret gerçekleştiren Chavez, bu ülkeyi "ikinci vatanı" saymaktaydı. Chavez, İran'ın nükleer enerji programına da destek çıkmıştı. İran, iki ülke arasındaki ilişkilere katkılarından dolayı 2006'da Chavez'e devlet madalyası takmıştı.

Ve hele T.C. 54. Refah-Yol Hükümetinin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ve Dini Liderinin özel davetiyle ve İran’a yönelik bir saldırı hazırlığı öncesinde bu ülkeye yaptığı ziyaret, tarihi bir önem ve anlam taşımaktaydı. Yoğun bir gündemle Tahran’a giden Erbakan’a en üst devlet protokolü uygulanmıştı.

12 Nisan 2009 Pazar günü İran gezisine başlayan Milli Görüş Lideri ve 54. Hükümet'in Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın, Tahran'daki görüşmeleri tarihi bir aşamaydı. Devlet protokolü uygulanan Erbakan’ın, Tahran'daki temaslarına büyük bir ilgi vardı. Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin örnek bir şekilde gelişmesi gerektiği kaydedilen görüşmede, dünyada barış ve adaletin tesis edilmesi için “Yeni Bir Dünya'nın kurulması mesajı” da özellikle vurgulanmıştı.

Artık, İran Savaşı Başlamış Bulunmaktaydı... ABD İran’a; vurmasa bitecek, vursa batacaktı!

ABD’nin önceki Siyonist Devlet Başkan Yardımcısı Joe Biden: İran mutlaka hizaya sokulmalıdır! tehdidini savurmuşlardı. O süreçte, Orta Doğu bölgesini kapsayan beş günlük resmi ziyaret çerçevesinde İsrail'e giden ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, "İsrail'i tecrit etmek için uluslararası düzeyde bir çaba harcadığını" açıklamıştı. Kendisinin Siyonist olduğunu kamuoyuna açıklayan Biden, İsrail'deki temaslarına Kudüs'te Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile görüşerek başlamıştı. Peres ile görüşmesinde: "Dünya çapında İsrail'i tecrit etmeye yönelik çabalar var" diyen Biden, Batılı ülkelerin bu çabaları önlemek için yeterince çaba göstermediklerini hatırlatmış ve "Bu durum, düşmanlarımızın elini güçlendiriyor" diye yakınmıştı. "İran'ın da hem içeride, hem dışarıda her zamankinden daha tecrit edilmiş vaziyette olduğunu" öne süren Biden, İsrail'in güvenliğiyle ilgili olarak, ülkesi ile İsrail arasında herhangi bir görüş farklılığı bulunmadığını vurgulamıştı.

Siyonist Peres ise İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad'a yüklenmiş ve sözde "İran tehlikesi" üzerinde yoğunlaşmıştı. Ahmedicad için "Sanki biz şeytan, o kurtarıcıymış gibi, bizi karalamaya çalışıyor"ifadesini kullanan Peres, "Kahraman gibi dolaşmasına izin verilmemesi lazım. Ahmedinecad gibi, açıkça İsrail devletinin yok edilmesi çağrısında bulunan bir adam BM üyesi olamaz" diye çıkışmıştı. İran'a karşı ekonomik yaptırımların yeterli olmadığını savunan İsrail Cumhurbaşkanı, “BM Güvenlik Konseyi’nde hem daha sert yaptırımlara yönelik adımlar atılmasını, hem de olası bir İran saldırısına karşı önlemler alınmasını” tekrarlamıştı.

ABD, İran’ı Türkiye üzerinden vurmaya çalışmaktaydı

ABD Savunma Bakanı Robert Gates, Eylül 2009 sonuna doğru Pentagon'da gazetecilere yaptığı açıklamada "İran'ın henüz uzun menzilli füze tehdidi oluşturmadığı yolundaki istihbarat yanlış çıkarsa, ABD'nin Avrupa için füze savunma planlarının değiştirilebileceğini”açıklamıştı. Gates, "Obama'nın önerdiği sistem, İran'ın stratejik tutumuyla yakından ilgili. Ayarlama ona göre olacak. Kullanılacak yeni teknolojilerde daha çok esneklik sağlayacak" derken "esneklik getirecek yeni teknolojiler" ifadesiyle kastettiği, gerçekte ABD Başkanı Bush'un Doğu füze kalkanı projesini Türkiye üzerine kaydırma planıydı. İran ve Rusya'yı kuşatmaya alacak, Türkiye'yi de büyük riske sokacak hazırlıklar yapılmaktaydı. İran’a yönelik saldırı ve savunma stratejisini Türkiye üzerinden devreye sokmak, Washington'un uzun süredir üzerinde çalıştığı bir proje olmaktaydı.

Tarihi gerçek: “Amerikan rüyası” sona yaklaşmıştı!..

"21. Yüzyılda Amerika'nın Küresel Stratejileri" isimli kitabın yazarı, yaptığı araştırmalarda şu sonuca varmıştı: Amerika'nın içinde sağduyu sahibi, isabetli öngörülerde bulunabilen bir avuç bilim adamı ve uzman, "Küresel İmparatorluk" hayali peşinde koşan, bu yolda çok ciddi bütçeler ayıran, ülkeleri işgal etmeye kalkışan ABD yönetimine şöyle sesleniyorlardı: "Gücünüzün sonbaharını yaşamaktasınız ve giderek çöküşe yaklaşmaktasınız!" Yazar, özetle şunları hatırlatmışlardı: Amerikan gücü, tahakküme, şiddete, işgale ve zorbalığa dayanmaktaydı. Böyle bir gücün uzun süre devam edebilmesi, dünya üzerinde etkisini sürdürebilmesi imkânsızdı. Mutlaka gerileyecek, güç kaybedecek ve yıkılacaklardı. Nitekim Bush yönetiminin "Haçlı zihniyeti" ile davranması, Afganistan ve Irak'ta katliam yapması, masum insanların hayatlarını hiçe sayması, gücüne güç katmamış, aksine hem maddi olarak çok ciddi bir yükün altına sokmuş, hem de dünyada en çok nefret edilen ülkelerin başında yer alarak kolay kolay silinmeyecek kötü bir miras bırakmıştı. Amerika, dış politikasında "Yeni Muhafazakârlar’ın yanlış yönlendirmesiyle kaybettiği gücünü toparlamaya fırsat bulamadan, şimdi de küresel ekonomik krizin sarsıntısıyla yüz yüze kalmıştı.

Yakın Tarihin Fesatlıkları ve Fırsatları: Türkiye ve İran niye kuşatılmaktaydı?

Peşinen, samimi bir inancımı ve kanaatimi belirtmek istiyorum: Türkiye ve İran merkezli adil ve asil bir dünya değişimi ve yeni bir medeniyet devrimi oldukça yakındır! Tabii ve tarihi şartları ve talihli fırsatları İran ve Türkiye’yi buna mecbur bırakmaktadır. Ama şu anda Türkiye ve İran tarihinin en karanlık tehlike ve tuzaklarıyla boğuşmaktadır. Devlet çarkları çatırdamakta, Din ılımlaştırılıp Emperyalizmin hizmetine sokulmaya çalışılmakta, milli ve manevi birlik bağları koparılmaya uğraşılmakta, her iki ülkenin ekonomileri iflasa zorlanmakta, ahlaki yapı giderek yozlaştırılmakta, aileler yıkılmakta, açların ve muhtaçların sayısı çoğalmaktadır. Bütün stratejik kurumlarımızın, fabrikalarımızın, bankalarımızın, limanlarımızın, maden ocaklarımızın ve petrol kaynaklarımızın yabancılarca yağmalanması amaçlanmakta ve ülke topraklarımız parsel parsel elimizden alınmaya çalışılmaktadır. Yani Siyonist ve emperyalist odaklarla yeni bir kapışma ve tarihi hesaplaşma kaçınılmazdır!

Peki Türkiye ve İran merkezli büyük değişimin nasıl gerçekleşmesi umulmaktadır?

İsrail güdümlü şeytani gaye ve gayretler, aşağıdaki girişim ve gelişmeleri doğuracaktır:

1- Amerika sarsılan prestijini kurtarmak ve aykırı sesleri susturmak üzere, belki de Körfezden, İncirlik’ten veya Kerkük’teki yeni üssünden uçaklar ve füzelerle ve İsrail’le birlikte İran’a saldıracaktır.

2- İslam dünyasındaki iktidarların, Irak’ta olduğu gibi ABD’nin bu İran cinayetine de ortak olması, toplumda ve parti tabanlarında bir nefret dalgası oluşturacaktır.

3- Rusya, Çin, Pakistan ve İran ABD’ye karşı resmen cephe açacaktır.

4- Bu gelişmeler üzerine zaten krizdeki küresel ekonomi iyice bozulacak ve bundan en çok da, ABD güdümlü İslam ülkeleri etkilenip sıkıntıya uğrayacaktır.

5- Halkların yoğun tepkisi ve iktidarların çaresizliği ve beceriksizliği üzerine Devlet Başkanları, Anayasal görevleri gereği; hükümeti ve meclisi feshedip Milli Çözüm hükümetleri kurulacaktır.

6- Hemen ardından Türkiye “artık üslerini ABD’ye kullandırmayacağını”açıklayacak ve Anti emperyalist cepheye avantaj sağlayacaktır.

7- Bu arada Amerika’nın yıllarca ezdiği ve sömürdüğü Almanya ve Japonya, 2. Dünya Savaşı’nın intikam hırsıyla bu yeni cepheye katılacak; AB de Amerika’dan desteğini çektiğini açıklayacaktır.

8- Sonunda Amerika İran’da kesin bir hezimete uğratılacak, tüm Ortadoğu, Asya, Afrika, Güney Amerika ve Avrupa’daki üslerini ve işgal bölgelerini terk edip çıkmaya mecbur kalacak ve sonunda NATO da dağılacak, ya da emperyalizmin güdümünden çıkıp yeni bir şekil alacaktır.

9- Böylece İsrail çıbanı deşilmiş olacak, Siyonist ve saldırgan merkezler hizaya sokulacaktır.

10- Başından beri bu gelişmeleri yönlendiren Milli Türkiye ve İran Merkezli, Adil ve Asil yeni bir dönemin evrensel kurum ve kuruluşları ilan edilerek, mehdiyet ve merhamet medeniyeti başlayacaktır! Evet bütün bunların pek yakın bir zamanda gerçekleşeceği umulmaktadır. Ve Hz. Mevlâna’nın: “Böylesi müjdenin hayaline inci mercan hediye edilir; ama gerçeğine ise, ancak can kurban verilir” sözünü hatırlamanın zamanıdır.

7sabah

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Şehadetinin 27. Yılında Bosna Şehidimiz Selami Yurdan Kudüs-Der’de anlıyor…
Şehadetinin 27. Yılında Bosna Şehidimiz Selami Yurdan Kudüs-Der’de anlıyor…
Serdar Duman, Türkiye ve ABD arasındaki ‘güvenli bölge’ uzlaşısını yazdı:
Serdar Duman, Türkiye ve ABD arasındaki ‘güvenli bölge’ uzlaşısını yazdı: