Eski Milli Eğitim Bakan Hüseyin Çelik Yazdı: Sultan II. Abdülhamit İngilizlere Niçin Sığındı

“Devlet-i Ebed-müddet”, “Devletin Bekası”, “Hilafetin Bekası” gibi mazeretler üretenler bilsinler ki, yanılıyorlar. Çünkü bütün despot rejimler bu ve benzeri mazeretlere sığınıyorlar.

Eski Milli Eğitim Bakan Hüseyin Çelik Yazdı: Sultan II. Abdülhamit İngilizlere Niçin Sığındı
Eski Milli Eğitim Bakan Hüseyin Çelik Yazdı: Sultan II. Abdülhamit İngilizlere Niçin Sığındı Zehra

Kişisel internet sitesinde "Sultan II. Abdülhamit İngilizlere Niçin Sığındı?" başlıklı bir yazı dizisi yayınlayan eski Ak Parti milletvekili Kültür ve Milli Eğitim Eski Bakanı Hüseyin Çelik, Sultan Abdülhamid de bütün faniler gibi, hatasıyla sevabıyla izler bırakarak bu alemden göçüp gitti. Bize düşen övgü ve sövgü saplantısına düşmeden onu gerçek yüzüyle tanımak ve tanıtmaktır. dedi.

Çelik yazısında "Devlet-i Ebed-müddet”, “Devletin Bekası”, “Hilafetin Bekası” gibi mazeretler üretenler bilsinler ki, yanılıyorlar. Çünkü bütün despot rejimler bu ve benzeri mazeretlere sığınıyorlar. Unutmayalım ki, yönetimde esas olan, insanların huzur ve mutluluğudur. Devlet bunu sağlıyorsa bir anlam ifade eder. Günümüz dünyasında da özgürlükleri, güvenlik kaygısına feda eden yönetimler de “kamu düzeni ve güvenliği”, “devletin bekası”, “milli menfaatlerimiz”, “asayişin temini” gibi gerekçeler ileri sürüyorlar." ifadelerini kullandı.

İşte o yazı: 

Bizde oldum olası, tarihi şahsiyetlerle ilgili olarak ifrat veya tefrit uçlarında dolaşan bir yaklaşım vardır. İçinde bulunduğumuz camiaların peşin kabullerine dayalı olarak sevdiklerimize toz kondurmazken sevmediklerimizi ise yerin dibine geçiririz.

Aslında söz konusu yaklaşım, eğitilme tarzımızla da doğrudan ilgilidir. Bizler lineer bir yaklaşımla yetiştiriliyoruz. Buna, düz mantık da denebilir. Bize göre bir şey ya iyidir, ya da kötüdür; ya siyahtır, ya da beyazdır; ya güzeldir, ya da  çirkindir. Bu yaklaşım asla ara ton tanımaz. Halbuki hayatın ve eşyanın tabiatı bu yaklaşıma tamamen zıttır.

Lineer mantık, bizde ayrıca sublimasyon, yani gereksiz derecede yüceltme, adeta tanrılaştırma denen bir hastalığın yerleşmesine yol açmıştır. Fatih’i, Yavuz’u veya Kanunî’yi mi seviyoruz, onların da insan olduğunu, etten kemikten yaratıldıklarını, aşklarının, sevgilerinin, nefretlerinin, korkularının, endişelerinin ve zaaflarının olduğu gerçeğini unutuyoruz. Sultan Abdülhamid’i mi seviyoruz, onun etrafında efsaneler üretiyor ve onu adeta kutsuyoruz. Atatürk’ü mü seviyoruz, işi adeta tapınma derecesine vardırıyoruz. Tam tersine eğer bu tarihi şahsiyetleri sevmiyorsak, işi nefret derecesine vardırıp sabah akşam onlara hakaret ediyor, iftira ediyor hatta küfrediyoruz.

Bir milletin milli hatıraları olan tarihe ve tarihi şahsiyetlere bu şekilde yaklaşmak aynı zamanda patolojik bir vakıadır. Çünkü aşk kusur göstermez; kin ve nefret de iyilik ve sevap göstermez. Hele ki, aşklarımızı ve nefretlerimizi ideolojik saplantılarımız belirliyorsa takım tutar gibi padişah, devlet adamı, şair ve yazar tutmaya başlarız. En iyi şairi, dünya görüşümüze, ideolojik tercihlerimize uymuyor diye yok sayarız. Halbuki, bir sanatkarı sadece İdeolojik kriterlere göre değerlendirmek bülbülü eti için öldürmek gibidir. 

Bir başka sıkıntı da, tercihlerimizin reaksiyoner olmasıdır. Solcular, KemalistlerSultan Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” mı diyor, o zaman, o, bizim için “Ulu Hakan”dır. 

Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki Partisi’nin kötü yönetimi, bir kez daha “Gelen, gideni aratır.” atasözüne hak verdirdi. Daha önce sırılsıklam Abdülhamid muhalifi olan bir çok şair ve yazar, bu yönetimi görüp yaşayınca,Sultan’dan özür dileyen, pişmanlıklarını dile getiren yazılar ve şiirler yazdılar. Burada üzerinde durulması gereken husus şudur: Gelenin daha kötü olması gideni iyi yapar mı?Yine bir atasözümüz der ki “körler memleketine şaşılar padişah olur” Körlüğe karşı şaşılık daha iyi olabilir ama bu bizim şaşıya badem gözlü dememizi gerektirir mi? Komünizm çok kötüydü. Komünist diktatörler milyonlarca insanın kanına girdiler. Sonunda komünizm çöktü. İnsanlar düğün bayram ettiler. Ne var ki, eski komünist yöneticiler bir anda kapitalist oldular ve kapitalizmi en vahşi şekliyle uygulamaya başladılar. Yeni dönemin ultra zenginleri yanında geniş halk kitleleri sefil oldular. Bundan dolayı demir perde ülkelerinin önemli bir kısmında bugün iyileşen şartlara rağmen, komünist döneme ciddi bir özlem var. Bu durum, komünizmin iyi olduğunu gösterir mi? Aynı şekilde, İttihatçıların devlet yönetimine acemiliği, zorbalığı ve çeteciliği bulaştırması,Sultan Abdülhamid dönemini İstibdat Dönemi olmaktan çıkarır mı?

İdeolojik muhalif ve muarızlarımız, genel olarak Osmanlı padişahlarından nefret mi ediyor, o zaman biz onlara adeta “ismet sıfatı”nı layık görüyoruz. Halbuki İsmet sıfatı, yani günahsızlık peygamberlere hastır. Peygamberlerin dışındaki şahıslar Halife de olsalar onlara bu sıfatı veremeyiz. Unutmayalım ki başta, Yezid olmak üzere, Emevi ve Abbasiler’in hilafeti acımasız bir saltanata dönüştüren bütün halifeleri, Osmanlıların, görünüşte devletin bekası için, kundaktaki kardeşlerini katleden padişahları da “İslam Halifesi” ünvanlarını taşıyorlardı.

İşin özü mazi düşmanlığı, tarih ve ecdat düşmanlığı ne kadar hastalıklı bir ruh hali ise “maziperestlik” yani geçmişimizde, tarihte ne varsa bunları kutsama yaklaşımı da o kadar hastalıklı bir ruhun tezahürüdür.
Tarih, ibret ilmidir. Biz tarihi, geçmişte düşülen hatalara bugün tekrar düşmemek, geçmişteki iyi ve güzel şeyleri ise günümüze ve geleceğimize ışık tutmak için okur ve okuturuz. Ne var ki, okuduğumuz veya okuttuğumuz tarih doğru olmalı. Ders kitapları veya dizilerle süsleyip boyadığımız tarihin, günün birinde boyaları döküldüğünde genç nesiller sonrasında kendisine öğretilen hiç bir şeye, doğru da olsa inanmamaya başlar.

Tarih okumak, araba süren bir kişinin arada bir, ihtiyaç oldukça dikiz aynasına bakması gibidir. Unutmayalım ki, ön cam dikiz aynasının yüz katı büyüklüğündedir. Ön cama bakıp araba sürmesi gereken bir sürücü, sürekli dikiz aynasına bakarsa arabayı ya duvara ya da bir kayaya bindirir. Bilinmelidir ki günümüzün zayıflık ve eksikliğini geçmiş süslemeleriyle telafi edemeyiz. Hayallerini, hatıralarının önüne geçiremeyen kişiler veya toplumlar gerçek anlamda başarı hikayeleri yazamazlar.

Sultan Abdülhamid de bütün faniler gibi, hatasıyla sevabıyla izler bırakarak bu alemden göçüp gitti. Bize düşen övgü ve sövgü saplantısına düşmeden onu gerçek yüzüyle tanımak ve tanıtmaktır. Onun sıkı idaresine, “Devlet-i Ebed-müddet”, “Devletin Bekası”, “Hilafetin Bekası” gibi mazeretler üretenler bilsinler ki, yanılıyorlar. Çünkü bütün despot rejimler bu ve benzeri mazeretlere sığınıyorlar. Unutmayalım ki, yönetimde esas olan, insanların huzur ve mutluluğudur. Devlet bunu sağlıyorsa bir anlam ifade eder. Günümüz dünyasında da özgürlükleri, güvenlik kaygısına feda eden yönetimler de “kamu düzeni ve güvenliği”, “devletin bekası”, “milli menfaatlerimiz”, “asayişin temini” gibi gerekçeler ileri sürüyorlar.

Tarih gösterdi ki, Osmanlı Devleti dahil, hiç bir devlet için “bâkilik” söz konusu değildir. Esasen” Ezelî” ve “Ebedî” sıfatları Allah’tan başka hiç bir şey için kullanılamaz. Mezarlarımızın bile neredeyse hepsinin üstünde “El Bâki, Hüve’l- Bâki” diye yazar. Yani, “Bâki olan sadece O’dur”. Bırakın Bâki olmayı, birçok Müslüman fatih, “Gâlip” olmayı bile, inancının gereği olarak, Allah’a mahsus bir şey olarak kabul etmiştir. Bu yaklaşımdan dolayıdır ki, İspanya’nın güneyinde muhteşem bir medeniyet kuran Endülüs Müslümanları, başta Elhamra Saray’ı olmak üzere, yaptıkları her eserin neredeyse her taşına Yusuf Suresi 21. Ayetten ilham alarak “La Gâlibe İllallah” yani, “Allah’tan başka gâlip yoktur.” sözünü kazımışlardır. Bizim,tarihte galip ve muzaffer diye bildiğimiz kimseler, yaşadıkları sürece kimseye mağlup olmasalar da eninde sonunda ecele yani ölüme mağlup olmuşlardır.

Bu uzun ve genel girişten sonra Sultan Abdülhamid özeline geçebiliriz. Umarım ki, her türlü peşin hükümden sıyrılarak ortaya bir Sultan Abdülhamid portresi koymaya çalışacağım.

Sultan Abdülhamid, başını Hüseyin Avni Paşa ile Mithat Paşa’nın çektiği bir askeri darbe sonucu padişah olmuştur. Tahttan indirilen amcası Sultan Abdülaziz, kısa bir süre sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ölü bulunmuştur. Ölüm şekli intihar mı, cinayet miydi ? Bu hâlâ tartışılan bir konudur. Yerine yeğeni ve Sultan Abdülhamid’in ağabeyi V. Murattahta geçirilmiş ancak 93 gün sonra V. Murad halledilmiş ve yerine darbecilerin bütün taleplerini karşılamayı kabul eden Sultan Abdülhamid tahta geçirilmiştir. Mizaç olarak zaten evhamlı bir insan olan Sultan Abdülhamid’in ruh hali üzerinde, amcası Sultan Abdülaziz’in trajik ölümü ile Çırağan Sarayı’na kapatılan ağabeyi V. Murad’ın, kendisi için tehdit oluşturan varlığı çok olumsuz etkiler yapmıştır. Yine kardeşleri Mehmet Reşat veVahdettin’in olgun yaşlarda ve potansiyel padişah adayı olmaları Sultan Abdülhamid’in uykularını kaçıran faktörlerdendir.

Tarihte birçok örneğine rastladığımız gibi, Sultan Abdülhamid, işe kendisini iktidara getiren muktedirleri ortadan kaldırmakla işe başlamıştır. Çünkü sizi iktidara getirme gücüne sahip olanlar, günün birinde işlerine gelmediği zaman sizi iktidardan uzaklaştırabilirler de. Bunun için kilit isim, 1876 Anayasası’nın babası olan Mithat Paşa’dır. Mithat Paşa, Anayasa’ya ısrarla bir madde koydurmuştur. Söz konusu 113. maddeye göre, Padişah istediği zaman istediği devlet adamını, istediği yere sürgüne gönderebilecektir. Mithat Paşa’nın amacı, bu maddeyi kullandırarak bütün rakiplerini İstanbul’dan sürdürmek ve daha sonra rahatça sadrazamlık yapmaktır. Kaderin cilvesine bakın ki, genç Sultan Abdülhamit, 1876 Anayasası yürürlüğe girer girmez 113. Maddeyi ilk olarak Mithat Paşa’ya uygulamıştır. Başkaları için hazırlanan kuyuya Mithat Paşa’nın kendisi düşmüştür. Diyar diyar sürgünden sonra Mithat Paşa’nın Taif’te bir zindanda boğdurularak öldürülmesi, Sultan’ı bir süreliğine rahatlatmıştır.

Anayasa, Meclis ve Abdülhamid

Genç Abdülhamid, Anayasal düzene geçmeyi kabul etmiş, 1876’da Kanun-ı Esasi’yi yayımlayarak I. Meşrutiyet’i ilan etmiştir. Bizde Parlamenter sistemin başlangıcı olan bu dönem, yine bizzat padişahın Osmanlı Mebusan Meclisi’ni dağıtması ve Anayasa’yı 1908’deki II. Meşrutiyet’in ilanına kadar 31 yıl süreyle rafa kaldırması ile çok kısa süreli olmuştur. Meşrûtiyet, padişahın yetkilerini kısıyordu, padişahın yanında, halk adına karar verecek bir Meclisi de beraberinde getiriyordu. Malum, saltanat ortak kabul etmez. Adı ister padişah, ister Sultan, ister Şah, ister Kral, ister Melik, ister Emir ne olursa olsun Monarklar, kendilerinin bir güç tarafından sınırlandırılmalarından asla hoşlanmazlar. Hz. Peygamber dönemi ile dört Halife devri adı konmamış birer Cumhuriyet uygulaması iken, devleti yönetecek kişiler liyakat esasına göre ve bir çeşit seçimle iş başına getirilirken, sonraki dönemlerde İslam dünyasının tamamına hakim olan, hanedan aileye dayalı, saltanat yönetimleri, bizzat Kur’an- ı Kerim’in hükümlerine ve Asr-ı Saadetuygulamalarına ters düşmüşlerdir.

İstibdat ve Sultan Abdülhamid

Hiç şüphe yok ki, Sultan Abdülhamid dönemi, gerekçesi ister devletin bekası, ister saltanatın bekası, ister hilafetin bekası ve isterse de şahsının bekası olsun, gerekçe ne olursa olsun bir İstibdat devridir. Devletin kurduğu hafiye sistemi terör estirmiş, jurnalcılık ve muhbirlik geçim kapısı haline gelmiştir. Bizim muhafazakar camia, Sultan Abdülhamid devrinin “İstibdat Devri” olarak nitelendirilmesinden hiç hoşlanmaz. Gerekçe olarak da “o zamanın şartları”nı ileri sürerler. Bu yaklaşımla, ulusalcı Kemalistlerin tek parti dönemindeki baskıcı uygulamalara, meşrulaştırıcı kılıflar uydurmaları arasında özünde bir fark yoktur.


Malum, baskıcı rejimler, maskeli insanlardan oluşan münafık bir toplumun oluşmasına yol açarlar. Siz, insanların kendi ülkelerinde, hür zeminlerde, kendilerini ifade etmelerine veya itirazlarını dillendirmelerine müsaade etmezseniz iki şey olur: Bu insanlar, ya yurt dışına çıkarlar veya faaliyetlerini yer altına indirirler. Her iki durumda da kontrolünüzün dışına çıkıyorlar demektir. Konuşan toplumlarda patlamalar olmaz. Ancak susturulan toplumlarda adeta gaz birikmesi gibi sıkışmalar meydana gelir. Böyle durumlarda çoğu zaman küçük bir kıvılcım adeta grizu patlaması gibi sonuçlar doğurur.

Nitekim, Sultan Abdülhamid döneminde de böyle olmuştur. Sultan Abdülazizdöneminde İstanbul’da, dertlerini dile getirmelerine müsaade edilmeyen ve sürgünlere gönderilen Yeni Osmanlılar’ın, (Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve diğerleri) yurt dışında yürüttükleri muhalefet, onların oluşturduğu fikrî ve politik zemin üzerine I. Meşrûtiyet ilan edilmiştir. Kısa bir süre sonra Meşrûtiyet’in, yani padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ve Millet Meclisi’nin kurulmasını esas alan rejimin ortadan kaldırılması, Türkiye’deki ikinci nesil muhalefet hareketi olan Jön Türkler’in ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ağırlıklı olarak Kahire, Londra, Cenevre ve Paris’te faaliyet gösteren Jön Türkler, içerdeki sivil ve asker gayrimemnunlarla da sıkı bağlar kurunca II. Meşrûtiyet’i, bir emrivaki ile ilan ettiler ve Sultan buna boyun eğmek zorunda kaldı. Partileşen örgüt,İttihat ve Terakki olarak kısa zamanda bütün iktidarı eline aldı.

Nitekim Milli Şairimiz Mehmet AkifII. Meşrûtiyet’in ilanının ardından İstanbul’da galeyana gelmiş kalabalıkları, neşterin altındaki kör çıbanın patlamasına benzetmiştir.

Devam edecek

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Konfor/çıkar/iktidar alanına kapanmak, entelektüel özgürlükten vazgeçmek demektir.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Konfor/çıkar/iktidar alanına kapanmak, entelektüel özgürlükten vazgeçmek demektir.
Cihan Aktaş yazdı: Toplumsal cinsiyet ve aile
Cihan Aktaş yazdı: Toplumsal cinsiyet ve aile