istanbul escort

istanbul escort

kaçak iddaa kaçak bahis güvenilir bahis siteleri iddaa siteleri en iyi bahis siteleri illegal bahis en iyi canlı bahis siteleri casino siteleri canlı bahis siteleri ensobet üyelik bonus veren siteler

Ali Bulaç Yazdı: İslam dünyası, kendi zenginlikleri ve aklıyla değişmeli, İslam birliği kurulmalıdır...

2011-Arap baharı” ve sonrasında Ortadoğu´da meydana gelmekte olan olaylar, toplumsal patlamalar aslında İran İslam devriminin harekete geçirdiği bölgenin derin tabakalarına ulaşmış olmasıdır. Bazı düşünceler ve değişim idealleri doğru faaliyet gösteren zihinlerden çıkıp toplumsal bir nitelik kazandı.

Ali Bulaç Yazdı: İslam dünyası, kendi zenginlikleri ve aklıyla değişmeli, İslam birliği kurulmalıdır...
Ali Bulaç Yazdı: İslam dünyası, kendi zenginlikleri ve aklıyla değişmeli, İslam birliği kurulmalıdır... Zehra

21. Yüzyılda yeni bir düzen kuruluyor. Bu düzene isim koymak zor. Ancak ana parametreleri itibariyle Batı modernitesinin ve baş patron ve postmodern-sömürgeciliğin anavatanı konumundaki Amerika´nın bu düzenin kurucu ve vasisi olduğunda kuşku yok. Bugün milliyetçiliklere rağbet olduğu gözükse de bu bir “küresel düzen”dir. Küresel hegemonya milliyekçilikleri birer manivela olarak kullanmaktadır. 1990´ların başında baba Bush “Yeryüzünde 100 yıl sürecek bir düzen kurduklarını” söylemişti. Aradan hayli zaman geçti, yeni dünya düzenine henüz görünür bir alternatif çıkmadı. İngiltere´nin AB´den ayrılması; Rusya, Çin ve Hindistan´ın yükselişi; liberal demokrasileri popülist milliyetçi/ulusalcı ideoloji ve siyasetlerin zorlaması, Batı´nın inisiyatif kaybettiği anlamına gelmez. Tam aksine AB, Rusya, Çin ve ulusalcı/milliyetçi popülist yönetimler yeni dünya düzenini takviye ediyorlar.

Bu düzenin üç önemli değişimi beraberinde getirdiğini söylemek mümkün:

Birincisi, bu küresel bir düzendir, yani Arapların “avlemiyye” dediği, bütün alemi içine alan bir düzenle karşı karşıya bulunuyoruz. Mısırlılar, Persler, Romalılar, Abbasiler, Osmanlılar hiçbir zaman yeryüzünün tamamına hükmetmediler; yeni düzen sadece yeryüzünün tamamını denetimi altına geçirmekle yetinmiyor, beşeriyetin zihin ve ruh evrenini de dönüştürüyor, şimdi de gözünü uzaya dikmiş bulunuyor.

Ekonomik, idari ve askeri alanda bu küresel düzende, ulus devletler -popülist ve bıktırıcı ulusalcı/milliyetçi söylemlerine rağmen- egemenliklerinin bir bölümünü bölgesel, yöresel, yerel veya  küresel yeni süreçlere, aktörlere devrediyor. Ulus devlet bütünüyle ortadan kalkmıyor, fakat egemenliğinin bir bölümünden vazgeçmek zorunda kalıyor. Popülist yöneticilerin ulusa/milliliğe yaptıkları abartılı vurguya rağmen küresel olan ulusal ve yöresel/yerel olanı yutuyor.

İkinci önemli özelliği, bölgesel entegrasyonlar öne çıkıyor. Yani dünya doksanlardan sonra “tek kutuplu ve hiç dengeli” bir durumda iken yeni beşeri durumda “hiç-dengeli ve çok-kutuplu” bir yöne doğru evriliyor. Burada her kutup kendi ekseninde yeni bir bölgesel entegrasyon doğurma ihtiyacını hissediyor. Ulusal/milli olana yapılan vurgu küresel başat karakteri yok etmediği gibi “bölgesel birleşme” zorunluluklarını ortadan kaldıramıyor. Bir ülke yakın ve akraba ülkelerle, beşeri havzalarla yeni birlikler kurmakta geç kaldığı oranda yeni süreçte anakronik kalmakta devam edecektir.

Yeni düzen yeni bir politik kültüre ihtiyaç hissettiriyor.  Yani aydınlanma 18. ve 19.yy ulus devleti ve Fransız devrim ideallerinin beslediği siyasi kültür yerini yeni bir siyasi kültüre bırakmak zorunda kalıyor ve bunun tabii ki sancıları yaşanıyor.

Üçüncü önemli özelliği, modernite  ve pozitivizm sona ererken post-modern döneme girilmesi ile yeni bir hakikat arayışı başlıyor. Daha kestirme ifade ile Aydınlanmanın temel felsefi varsayımlarının beslediği batılı paradigma yerini yeni bir paradigmaya bırakıyor. Yeni paradigmayı inşa etmek üzere sahneye giriş yapan ana ögeler din, deizm, nihilizm ve sefihlik boyutlarına ulaşan tüketimdir.

Bu açıdan İslam dünyasına baktığımız zaman, İslam dünyasında ilk büyük hareketliliğe rastlıyoruz: büyük taşları köklü bir biçimde yerinden oynatan ana hareket 1979 İran´da vuku bulan İslam devrimiyle başladı. “2011-Arap baharı” ve sonrasında Ortadoğu´da meydana gelmekte olan olaylar, toplumsal patlamalar aslında İran İslam devriminin harekete geçirdiği bölgenin derin tabakalarına ulaşmış olmasıdır. Bazı düşünceler ve değişim idealleri doğru faaliyet gösteren zihinlerden çıkıp  toplumsal bir nitelik kazandı.

Söz konusu patlamalarda üç önemli faktör rol oynadı. Bir tanesi otokrat-otoriter rejimlere ve diktatörlüklere karşı bir baş kaldırı ortaya çıktı. Tunus´tan Mısır´a Suriye´ye, Bahreyn´e, Yemen´e varıncaya kadar bütün Ortadoğu´yu, hatta Kafkasya´yı içine alan bu rejimlere karşı bir ayaklanma  meydana geldi.

İkinci önemli özelliği, bölge adil gelir bölüşümünden yoksun, istihdam yaratmayan üretken olmayan tüketici,  gösterişe dayalı ve eşitsiz bir ekonomi -ekonomi denmeyecek bir ekonomi- içinde yaşıyor. Sistemin mağdurları, kızgınları ve vicdan sahipleri bu yaygın yoksulluk ve sefalete karşı başkaldırdılar. Bu tabi ki bir adalet arayışının da ifadesiydi.

Patlamalarda rol oynayan üçüncü faktör, Arapların ve genelde Müslümanların batı karşısında incinmiş gururları, yani her defasında İsrail ile savaşıyor ve yeniliyor olmalarıdır. 1948, 1956, 1967, 1973 savaşları Arap-Müslüman gururunu derinden incitti.

“Arap baharı”nı dış güçlerin kurgusu ve manipülasyonu görenler, yukarıda saydığım üç faktörü görmezlikten geliyorlar. Gerek depremlerden gerekse tarihsel çalkantılardan biliyoruz, bir kere patladıysa, bir kere daha patlayacak ve fay hatları sağlam zemine oturuncaya kadar patlamalar, şiddetli sarsıntılar devam edecektir. Bundan “dış güçler” veya ehl-i rahat iç iktidar payandaları hiç kuşku duymasınlar.

Ancak ortada ciddi bir sorun var:

Küresel ölçekte yeni düzenin kurulabilmesi için İslam dünyasının stabilize olması lazım. Düzen, İslam dünyası  bir istikrara kavuşursa kurulacak; İslam dünyası bir istikrar bulmayacak olursa periferi durumundaki  hegemonik güçler rahat etmeyecek. Çünkü İslam dünyası mevcut haliyle küresel sürece uyum sağlayamayan boşluktur. ABD, Çin, Avrupa Birliği, Rusya yer küresine göre periferidirler. Dünya´yı domino edemezler, kenarda dururlar. Büyük güreşçiler dünyanın neresinde yetişirse yetişsin, bizim bölgemizde kurulan minder üzerinde güreşirler. Güreşin ve savaşın alanı burasıdır. Dolayısıyla kim buraya hakim olursa, dünyanın düzenini de o kurmuş olacak. ABD, Avrupa ve Rusya hem periferidir; hem tarihe geç dahil olmuşlardır. Yeni çatışmalarda kutuplardan diğerinin önüne geçmesi yine bu bölgedeki savaşın sonucu tayin edecektir. İslam dünyasında da iç dinamiklerin bastırılmasını, yine bu bölgede verilen kavga tayin edecektir.

Gerçek olan şu ki, ülkeler diyelim ki İran, Çin ve Rusya ile iyi ilişkiler içindedir. Diyelim ki Türkiye NATO ittifakının bir üyesidir. Avrupa birliği üyelik sürecinin takip etmektedir. ABD ile model ortaklığı vardır. Stratejik çıkar birliği vardır. Diyelim ki Mısır batı yörüngesinde bugüne kadar hareket etti. Bundan sonra nasıl bir politika izleyeceğini şu an da bilemiyoruz. Bu ülkeler bu devletlerin jeostratejik tercihleri ve politik rejimleri ne olursa olsun, aydınları ve iktidar seçkinleri, askerleri, yüksek yargıları, sivil bürokratları, üniversiteleri, büyük sermayeleri nerede durursa dursun, İslam ve İslam dünyası ile batı arasında giderilmesi mümkün olmayan dört anlaşmazlık konusunu görmezlikten gelemezler. Ya batı hakkaniyet temeli üzerinde İslam ve İslam dünyasıyla adilane bir diyaloga girecek ya da çatışma sürüp gidecektir.

Çatışmaya yol açan anlaşmazlık konularından biri şudur: enerji kaynaklarının yüzde 65´i, Orta Afrika´yı da hesaba katarsak yüzde 72´si İslam dünyasındadır. Enerji kaynaklarını ve enerji nakil hatlarının kontrolü kimin elinde olacaktır? Müslümanların mı, yoksa hegemonik güçlerin mi? Batı kategorik olarak bu kaynaklar ve bu hatlar üzerinde söz sahibi benim diyor.

İkinci çatışma noktası İsrail´in yol açtığı Filistin sorunudur. Bütün sorunların anası olan bir sorundur bu (Ümmü´l kadaya). Batı blok halinde İsrail´in yanında ve arkasında durmaya devam etmektedir. Filistin sorunu beş noktada düğümlenmektedir: a)İsrail 1967 öncesi sınırlarına dönecek mi, dönmeyecek mi? b) Beş milyona yakın mülteci Filistinli kendi anayurtlarına dönecek mi, dönmeyecek mi? c) Dünyanın her tarafından gelen Yahudiler yerleşim yeri açmaya devam edecek mi, etmeyecek mi? d) Kudüs´ün statüsü ne olacak? İsrail´in mi, Filistinlilerin mi başkenti olacak, yoksa iki taraf arasında mı bölünecek? e) Mescidi aksanın durumu ne olacak? Bu beş temel konuda bir uzlaşma sağlanamadığı müddetçe Filistin sorunu çözülmez Filistin sorunu çözülmediği müddetçe bölge istikrara kavuşamaz.

Üçüncü çatışma noktası şu: İslam dünyası kendini değiştirmek, reform yapmak zorundadır. İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Suriye vs. Bütün İslam dünyası siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel alanlarda köklü reformlar yapmalı.  Bu tartışılmaz, çünkü mevcut durumum iyi değildir. İslam dünyasının tamamı baskı yönetimleri altındadır; yöneticiler ve iktidar seçkinleri gırtlıklarına kadar yolsuzluklara batmışlardır; hukukun üstünlüğünden, kuvvetler ayrılığından söz edilemez; ifade ve örgütlenme özgürlüğü yoktur; kaynaklar son derece verimsiz kullanılmakta, yöneticiler ve onlarla irtibatlı olan küçük zümreler israf ve debdebe içinde yüzmektedirler; gelir bölüşümünde can acıtıcı adaletsizlik, yaygın yoksulluk, çarpık kentleşme, ahlaki yozlaşma toplumu içten içe çürütmekte; bu arada fatura İslamiyet´e çıkarıldığı için “din ve dindar” hızla itibar kaybına uğramaktadır. Bütün bunlar birer gerçek.

Anahtar soru şudur: Bu reform paketini biz mi hazırlayacağız yoksa batının hazırladığı reform paketini mi takip edeceğiz? Batı kendi reform paketinin takip edilmesini istiyor, hatta empoze ediyor. Bu 200 senedir devam eden bir kavgadır. Hiç kuşkusuz batının tarihi tecrübesinden ve bugün sahip olduğu formasyonlardan öğreneceğimiz çok şey vardır, ama değişim Kemalistlerin zannettiği gibi bir iktibas ve intihal değildir. İslam dünyası, kendi zenginlikleri ve aklıyla değişmelidir.

Dördüncü çatışma noktası “dinin modern dünyada ki rolü” ne olacaktır? Batı kategorik olarak, İslamiyet´in diğer dinler gibi özel alana çekilmesini, izafileşmesini ve marjinal kalmasını istiyor. Müslüman entelektüeller ve doğru düşünen ulema, İslam´ın toplumsal ve kamusal iddiasının canlı tutulmasını, İslam´ın toplumsal ve kamusal düzenleyici kapasite ve potansiyele sahip olduğunu savunmaktadırlar.Yahudiliğin Babil sürgünü sırasında ve Hıristiyanlığın Rönesans ve Reform zamanlarında kendini reforme ettiği gibi İslamiyet´in reforme ihtiyacı yoktur. Yahudilik yanlış ve kasıtlı yoruma, Hıristiyanlık teolojik doktrine karşı reforme edildi. İslamiyet´in sorunu tarih boyunca ve bugün kendi sahici zemininde gelişip serpilmesine fırsat vermeyen siyasettir. Müslümanların siyasi tarihi iki ana mezhebin çatışması üzerinden yürür: Bir tarafta baskı yönetimleri kuran Zalimun, diğer yandan adalet arayan Kasitun mezhep mensupları arasında çatışma. Sünni ve Şii; Harici ve Zeydi mezheplerin ve tarikatla cemaatlerin; parti ve örgütlerin tamamını ya Zalimun mezhebi ya Kasitun mezhebi tarafında görebiliriz. Bugün de çatışma bu iki mezhep arasında sürmektedir. Bu açıdan İslam dünyası köklü bir değişim geçirecekse, değişimin paradigmasını İslam ve Kasitun mezhep mensupları sağlayacaktır.

Bu açılardan baktığımız zaman yeryüzünde yeni bir düzen kurmak isteyenler İslam dünyasını şöyle tanımlıyorlar. Burası “entegre edilmeyen boşluk”tur. Bu boşluğu entegre edebilmek “yaratıcı kaos doktrini”ni uygulamayı gerektirir. Bölge Doğu Avrupa ve İkinci Dünya savaşından sonra İtalya, Almanya ve Japonya´da olduğu gibi çok yumuşak güç ve iç dinamiklerle sistemimiz içinde yer alma istidadı göstermediğinden bütün yapıları, taşları yerinden oynatmalı, bölgenin tamamını hallaç pamuğu gibi atmalı, bölgeyi kendi son bileşenine ayırmalı, her bileşeni özerk kılmalı ve ayrıştırılan bileşenler arasında çatışma yaratmalı. Bölgeyi yormalı ki iyice bitkin duruma düştükten sonra değişim projemizi kabul edecektir. Buna “yaratıcı kaos” denir. Yaratıcı kaos iki yöntemle yürütülebilir:

  1. Bush ve ekibinin takip ettiği işgal yöntemi, yani kaba güç kullanmak. Afganistan ve Irak bu yol takip edilerek işgal edildi. Her iki ülkenin sadece fiziki altyapıları değil, sosyal dokuları da tahrip edildi, ama hedeflenen sonuç alınamadı.
  2. Yumuşak güç kullanmak.Türkiye´nin 2011´e kadar takip ettiği yol. Türkiye, bölgenin “yükselen yıldızı” sıfatıyla bölgeye dahil oldu; kadın hareketleri, sivil toplum kuruluşları, insan hakları ve insani yardımlaşma dernekleri, eğitim ve yerel modeller ile özünde laik bir devletin dindar siyasetçilerle yönetilebilir olması vs.

Yumuşak güç üç şeyi çözmeyi hedefliyordu: Dini, geleneği ve aileyi. Din, gelenek ve aile bölgede çözülünce ya da askeri işgalle bir ABD veya Anglosakson güçler bir ülkeye girince bütün bileşenler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Buradaki bileşenler nedir derseniz; ister yumuşak güç veya askeri işgal  kadim bir yöntemdir. Buna Farsça da zer-u zor-u tezvir derler. Muaviye´nin de yöntemidir bu. Sözün geçtiği yerde söz, doların geçtiği yerde dolar, kılıcın geçtiği yerde kılıç! Önemli olan sonuçtur.

 Bölgede bileşenler dört ana unsura ayrılır. Din, mezhep, etnisite ve sınıf. Batılı anlam da kullanmıyorum fakat sosyo ekonomik katmanlar manasında anlaşılır olması bakımından da “sınıf” diyorum. Eğer bölge kendi bileşenlerine ayırılıp kutuplaştırılırsa, Müslüman ve Hıristiyan, Marunî ve Ermeni, Rum ve Ortodoks ya da Süryani vs. . bu kimlikleri sert bir biçimde aşılarsak herkes kendi kimliği üzerine kapanır; “öteki” ile belli bir hukuk zemininde yaşaması mümkün iken, çatışır. Halbuki biliyoruz ki genelde Emevilerden, Selçuklulara, Abbasilerden Safavilere ve Osmanlılara kadar  bölgemiz büyük devletler, büyük imparatorluklar tarafından yönetilmiştir. Büyük devletler ve büyük imparatorluklar şemsiye açar; bu şemsiyenin altında sadece Müslümanlar değil, gayrimüslimler de yaşar. Muasırları, mesela Avrupa ile mukayese edildiğinde gayrımüslimlerle müslümanlar görece daha iyi yaşamışlardır. Her bir dini grup diğerinin “öteki”sidir, ama hukuk ve ihtiram zemininde öteki, “ötekileştirilmeden, şeytanlaştırılmadan” varlığını, dini kimliğini ve özerkliğini korur.

İkinci önemli enstrüman bölgeyi mezheplerine ayırmak. Mezheplerine ayırdığınız zaman Sünni Şii Sünni-Alevi, Zeydi Şafii, Selefi-Sufi.. her biri kendi mezhebi kimliğini yüceltir, merkeze koyar ve üstüne kapanır.  Kendini dinin merkezinde gören hak ve hakikatin yegane taşıyıcısı rolünü oynamaya kalkışır. Kendi mezhebi kimliğine sahip çıkarken diğerlerini ötekileştir. Kimliklerin içinde yok olduğu eritici kazan formülüne başvurmadan şu veya bu kimliği “öteki” kabul etmenin bir zararı yoktur, belki faydası vardır. Çünkü herkes diğerine göre “öteki”dir. Ama kişi ötekini ötekileştirmediği sürece onu şeytanlaştırmaz. Şii´dir, Müslümandır, Hristiyandır, kadındır, Türk´tür, Kürt´tür vs.  Bir köpek beni rahatsız etmez ama ne zaman ki birisi köpeğin kuduz olduğunu söylese -velev ki kuduz olmasın- işte o zaman rahatsız olurum. “Ötekileştirme” benim dışımdaki kimliğin beni tehdit eder şekilde tanımlanması, tasvir edilmesidir. Mezhepleri bu şekilde tanımladığımız zaman kendi bileşenlerine ayırmış olur, çatıştırmaya müsait hale getirmiş oluruz.

Etnisiteler için de bu böyledir. Etnisitelere baktığımız zaman Arap ve Fars, Türk ve Kürt; Peştu ve Pâki (Müslüman Hindu) vs. bunlar birbiriyle çatışabilir. Bu dönemde Şii dünya´nın uğradığı iki önemli değişim oldu. Bu aslında biraz kendiliğinden de oldu. Bunlardan biri Şiiliğin siyasallaşması bu Amerika´nın Irak´ı işgal etmesinden sonra ve İran´ın İslam devrimini bloke etmek ve onun yayılmasını engellemek istemesinden sonra meydana geldi.  İkincisi yeni bir siyaset biçimi, Şii eksende yeni bir siyaset dalgası ortaya çıktı. Birileri bize demeye başladı ki aslında Şii´ler uyuyan bir devdi, yeni dönemde ortaya çıkıp siyasallaştılar ve bu Sünnileri tehdit ediyor. O zaman Şia´ya karşı ya sert Selefi-Vehhabi bir kimlik çıkarmalı yâ da Sünni bir kimliğe aşırı vurgu yapmalı. Gerçekte ise ihtilafın önemli olmadığını, İslam akidesini parçalayacak ve içinden çatışma unsurlarını çıkaracak boyutlarda önemli olmadığını düşünüyorum. Ne var ki ihtilaf siyasi alana taşındığı zaman kolayca çatışma sebebi olabiliyor.

Geldiğimiz noktada şunun farkında olmamız lazım: Yeni dünyanın küresel düzeni mezhep, etnisite/kavim veya ulus/milli devlet temelinde kurulamayacak. Bu açıdan müslüman ülke elitlerinin ve karar vericilerinin sürecin dipteki hareket yönünü ve mahiyetini doğru tanımaları lazım. Eğer Türkiye, İran ve Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan, Malezya ve Endonezya salt milli çıkar veya tahakkümcü/hegemonik temelde bölge politikası takip edece olurlarsa anakronik bir duruma düşmüş, kendi halklarının da refah ve güvenliğini tehlikeye düşürmüş olurlar. Ekonomi, bilim, teknoloji, ulaşım, iletişim, sağlık ve insan faktörünün bilgisayarca üstlenildiği dünyanın genel gidişi ulus devletlerin egemenliklerinin bir bölümünü devretmek zorunda oldukları bir döneme işaret ediyor. Hiçbir mezhep ne Şiilik ve ne Sünnilik, ne Hanefilik, Malikilik küresel krizi aşabileceğimiz potansiyel bilgileri ve entelektüel malzemeyi bize veremez. Eş´ari ve Maturidi kendi zamanlarının sorunları üzerinde kafa yordular; “cüz´ün la yetecezza” önermesinden hareket eden Kelamcılar atomun parçalandığı bir dünyaya çok yabancı. Fakihler sahabe içtihadını ve mezhep otoritelerini dogmatikleştirdikleri sürece bugünü anlamaları mümkün değil. Her yer kontrol altında olduğundan -size gideceğiniz yerin adresini Yandex veriyor- Sufinin nefsini öldürmek üzere modern dünyada kendini atacağı bir mağara kalmamıştır. Hepsinin ciddi bir zihinsel ve ruhsal silkinmeye ihtiyaçları var.

Bu hüküm cümleleri, tarihin nihilistçe inkarı anlamına gelmez. İslam´ın tarihsel mirasını bir arada düşündüğümüz zaman yani Selefisinden Şii´sine, Sufisinden Meşşaisine, İşarakisinden Mutezilesine kadar bunların harmanlandığı yeni bir İslam paradigması bu küresel süreci anlamlandırabilir ve onu bir düzene sokabilir. Bir bölgesel entegrasyon kendiliğinden ortaya çıkıyor. İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan istedikleri kadar buna karşı olsunlar. Bu entegrasyon onları zorlayacaktır ve bu bir İslam birliği kurulacaktır. Elbette bu bütün sınırların ortadan kalktığı hayali bir İslam birliği olmayabilir. Buna gerekte de yoktur. Türkiye İslamcıları 1910 yılında yani bir asır küsur önce buna İttihad-ı İslam, İttihad-ı anasır-ı İslam adını vermişlerdir. Bu çok doğru bir tanımlamadır. İttihad-ı anasır-ı İslam Müslüman unsurların kendi özerk varlıklarını koruyup diğeriyle bir arada yaşama iradesini gösterdikleri bir birlik projesi. Hiç kuşkusuz süren çalkantılara rağmen bölgemiz bu yöne evriliyor. Söz konusu evrimin kalbinde de kalıcı çözüm bekleyen Kürt sorunu ve Filistin meselesi yatmaktadır.

Bölgede kurucu unsur üç büyük ülkedir: Türkiye, İran, Mısır. Bu üç aktörün mutlaka iş birliği içinde olmaları mecburiyeti vardır. Teşbihte hata olmasın, nasıl Avrupa Birliği´nin temelini önce Almanya ve Fransa attı, sonra İngiltere dahil olduysa; ikinci halkada Polonya, İtalya, İspanya dahil olduysa; üçüncü halkada balkan ülkeleri yer aldıysa, böylece bir birlik ortaya çıktıysa, bu yeni bölgesel entegrasyonun da kurucu aktörleri Türkiye, İran, Mısır olacak, sonra buna Suriye, Suudi Arabistan ve diğerleri katılacaktır.

Küresel barışın esasları neler olabilir?

Tarihte Pax Romana´ya şahit olduk. İngilizler 300 sene üzerinde güneş batmayan imparatorluk kurdular. Bugün hükmünü sürdüren Pax Amerikana´dır. Üçünün de ortak vasfı baskı ve zulüm, yağma ve sömürgeciliktir. “Barış”tan anladıkları istikrar, istikrarı sağlayan zorba yönetim ve askeri güçtür. Bugün Amerikan istikrarını koruyan askeri gücün tahakkümü ve tüketici kültürün hegemonyasıdır. Eğer Pax İslama´dan söz edeceksek, bunun kurucu unsuru ahlaki üstünlük olacaktır. Müslümanlar, Peygamberlerinin mirasını canlandırarak özgürlük, ahlaki dürüstlük, hukuk-adalet ve bir arada yaşama iradesini yücelterek yeryüzünün tamamını içine bir barış kurabilirler, kurma teşebbüsleri müslüman olma misyonlarının gayesidir. “Adalet yok ise barış da yoktur.” Dünyada adalet yoktur asla barışta olmayacaktır, adalet oluncaya kadar. Modernite beşeriyete özgürlük, güvenlik ve refah vaat etti. Moderniteyi dünya çapında yaygın kılan bu üç ideal oldu, fakat bu üç ideal de gerçekleşmedi. Eğer Müslümanlar adaleti, hakkaniyeti, özgürlüğü, sözleşme temelinde bir arada yaşamayı ve ahlaki üstünlüğü temsil edebilirlerse, Allah´ın izniyle hem bölgelerinde kendi düzenlerini ve kendi birliklerini kuracaklar, hem de dünyaya da yeni bir mesaj verecek, ölü cesetlere yeni bir ruh üfleyeceklerdir.

Ama öncelikle “İman edenlerin (iman ettiğini zanneden mü´minler)in (bir daha ve yeniden) iman etmeleri” (4/Nisa, 136) ve sonra “Bütünüyle (eksiksiz olarak) İslam´a girmeleri” (2/Bakara, 208) gerekir.

Hiç şüphesiz dünyayı hakiki barışı getirecek olan takva sahibi müslümanlardır. Çünkü “güzel akibet takva sahiplerinindir.” Ancak iman, salih amel ve takva bir araya geldiğinde, bilumum askeri, ekonomik ve ekonomik zenginlikler zayıflar, ahlaki üstünlük sağlanır. Bütün peygamberleri ve Son Peygamber (s.a)´i güçlü kılan ahlaki üstünlüğü elinde tutmalarıydı. Müslümanların sosyo-ekonomik zayıflıkları ve ahlaki zaafları “takvasızlıkları”ndan kaynaklanmaktadır.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İmam Musa Sadr’ın Mübarek Ramazan Ayı  Mesajı Yıl 1971...
İmam Musa Sadr’ın Mübarek Ramazan Ayı Mesajı Yıl 1971...
Serdar Duman Yazdı: Gün, Amerika’ya karşı bağımsızlık için direnme günüdür.
Serdar Duman Yazdı: Gün, Amerika’ya karşı bağımsızlık için direnme günüdür.