vr etkinlik

ankara evden eve nakliyat

istanbul escort

kaçak iddaa kaçak bahis güvenilir bahis siteleri iddaa siteleri en iyi bahis siteleri illegal bahis en iyi canlı bahis siteleri casino siteleri canlı bahis siteleri ensobet üyelik bonus veren siteler

Cevdet Işık Yazdı: Kayıpların En Büyüğü ‘Hakikat Bilincinin Kaybı’dır

“Umutla, direniş arasında çok yakın bir ilişki vardır. Hangi nedenlerle olursa olsun, insani yanımız zaafa uğradığında, zaafa uğramayan hiçbir yanımız kalmaz.”

Cevdet Işık Yazdı: Kayıpların En Büyüğü ‘Hakikat Bilincinin Kaybı’dır
Cevdet Işık Yazdı: Kayıpların En Büyüğü ‘Hakikat Bilincinin Kaybı’dır Zehra

Atasoy Müftüoğlu’nun ‘Hakikat Bilincinin Kaybı’ kitabı üzerine bir kritik yapmayı düşündüğümde, kitaba vasıf olarak ‘haykırış’ kelimesi zihnime adeta hücum etti. Aslında Atasoy Müftüoğlu’nu tanıyanlar, kitaplarını okuyanlar, onun bütün bir hayatının hakikat uğruna biteviye bir haykırıştan ibaret olduğunu görmüşlerdir. O, insanlara hakikatin ne olduğunu, içinde bulundukları dünyanın nasıl bir dünya olduğunu, yaşadıkları hayatın kimin hayatı olduğunu, kimler tarafından nasıl güdüldüklerini, içinde bulunulan sarhoşluk/uyuşukluk halini ve bu uyuşukluktan kurtuluş için ne yapmaları gerektiğini haykırmıştır. İlerlemiş yaşına rağmen, hakikatten ödün vermeyen bir inanç ve karakterin gereği olarak, sahip olduğu gençlik ruhunu muhafaza etmiş ve insan olmanın, müslüman olmanın, entelektüel olmanın, bir dava adamı olmanın sorumluluğunu yerine getirmenin heyecanından herhangi bir eksilme/düşüş olmadan haykırmaya devam etmektedir.

Varoluş

‘Hakikat Bilincinin Kaybı’ kitabı, adını, son bölümdeki yazının başlığından alıyor. ‘Kayıp’ kelimesi üzerinde durarak kitabın dikkatimize sunduğu ana sorunlardan bazılarına değinmeye çalışalım. Bu ana sorunlardan bir tanesi varoluştur. Eğer bir kayıptan söz ediyorsak, bir varlıktan da söz ediyoruz demektir. Zira olmayan bir şeyin kaybı da olmaz. Müslümanlar için var olan, var olması gereken, İslami varoluştur. “İslami varoluş, farkındalık, tanıklık ve etkinlik, Allah’ın (c.c) iradesinin hayata ve tarihe müdahalesiyle başlar.”(s.123) “İslami varoluş İlahi vahyin belirlediği sınırlar içerisinde akletmek, düşünmek, üretmek, çözümlemeler yapmak, içtihat etmek, eylemde bulunmakla somutlaşır.” (s.124) Kayıp olarak karşımızda duranın nasıl bir varlık-yokluk sorunu olduğu görülmektedir. Zaten aslında bir müslüman için imanın, salih amelin, şehadetin olması için, Allah’ın iradesi olan İlahi Vahyin sınırları içinde kalarak akletmek, düşünmek, üretmek, çözümlemelerde bulunmak ve içtihat etmekten ibarettir. Bu niteliklere sahip olmayan Müslümanların varlığından söz etsek de herhangi bir kıymeti harbiyesi olur mu?

Aslında günümüz dünyası niteliklerin değil, niceliklerin dünyasıdır. Varoluşların geçerli ölçütü sayılar olmuştur. “İnsani varoluşu anlamlı kılan ahlak, göreli hale getirildiği için, insani varoluş bugün büyük ölçüde biyolojik varoluşa indirgenmiştir.” (s.128) “Varoluşsal tercihler, ahlaki temeller, kaygılar ve eylemlerle somutlaşır. Düşünce; varoluşsal, tarihi, hayati bir gerçekliktir. Bu varoluşsal, tarihsel gerçekliğe kayıtsız kalarak, bu gerçekliği yok sayarak, hafife alarak, tarihte özne olarak yer edinmek hiçbir şekilde mümkün olamaz.” (s.117) “Varoluşun tüm süreçlerinde etkin bir biçimde var olabilmek için, tarihsel bir üretkenlik içerisinde bulunmamız, tarihsel-yapısal bir perspektif eleştiri ve vizyon ortaya koymamız, yeniden inşa’yı gündeme getirebilmek için temel sorular-cevaplar üzerinde yoğunlaşmamız gerekir.” (s.198)

Sekülerizm

Biz müslümanlar kimliğimizi oluşturan niteliklerden uzaklaştığımız günden beri, başkalarının güdümünde bir hayatın müdavimleri olduk. Sahip olmamız gereken sorumluluk bilincinden uzaklaştık, fark etmemiz gereken sorunların da farkına varamadık. Daha doğrusu başka ortamların, başka kültürlerin, başka yaşam tarzlarının oluşturduğu yeni kategorileri ve yeni gündemleri sahiplendik. Bunlardan birisi de, bizi köklerimizden kopararak darma dağınık bir hale getiren sekülerizmdir. “Batı Hıristiyanlığına özgü bir kategori olan sekülerlik, toplumumuzda/toplumlarımızda olağan bir insanlık durumu haline gelebiliyor, küresel bir sürece dönüşebiliyor. Seküler aklın, seküler mantığın diktatörlüğü yoluyla, seküler siyasetin hegemonyası kurumsallaşıyor.” (s.8) “Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde 1800’lü yılların başlarından itibaren gerçekleştirilen büyük ölçekli sekülerleştirme hareketleri/girişimleri ve reformlar aracılığıyla, hayat İslamsızlaştırılmaya başlandı. Toplumun İslamsızlaştırılması; İslami düşünme biçiminden, algılama tarzından vazgeçmesiyle, İslam’ın birincil kimlik olmaktan çıkarılarak, ulusal bir din ve kültürel bir kategori haline getirilmesiyle sonuçlandı. Burada II.Mahmut döneminde devletin, idarenin, hukukun ve eğitimin modernleştirilmesi için, eğitim dilinin ‘Fransızca’ya dönüştürülmüş olduğunu hatırlamak/hatırlatmak aydınlatıcı olabilir.” (s.111) “Modern/seküler burjuva uygarlığı, ideolojik ve ırkçı temelde elit azınlıklar için tasarlandı, konumlandırıldı ve uygulamaya konuldu. Irkçı liberaller, modern zamanlar boyunca bütün kavram ve kurumları beyaz ırkın özel ayrıcalıkları olarak gördüler. Eşitlik ve özgürlük hep söylem düzeyinde kaldı, “demokrasi” de her zaman bir süs eşyası olarak kullanıldı.” (s.64) “Seküler bir dünyada bütünü, bütünlükleri düşünmek ve yaşamak hiçbir şekilde mümkün olamaz. Bütünlük bilinci bozulunca her şey bir yığın ayrıntıya dönüşür. İslami bütünü, bütünlüğü temsil bilincini, ahlakını, hassasiyetini, sorumluluğunu kaybetmek göreliliğe savrulmak demektir. Göreliliğe savrulmakla, hiçliğe savrulmak arasında hiçbir fark yoktur.” (s.68) “Sekülerizmin meşrulaştırılması tartışma ve sorgulama konusu olmaktan çıkarılması sömürgeleşmenin içselleştirildiği anlamına gelir.” (s.68) “Seküler tahakküm sebebiyle İslami bütüne o kadar yabancılaştık ki, İslam’a özgü gerçek aidiyet niteliklerinin, değerlerinin neler olduğunu bilmiyoruz.” (s.148)

Hakikat Bilinci

Batı uygarlığının mantalitesini, ötekiler olarak adlandırdığı Batılı olmayanlar üzerinde bir tahakküm oluşturmaktadır. Bunun için oluşturulan modern uygarlığın kavram ve kurumlarını mutlak doğrular olarak dayatmanın yollarını araştırdılar. Yapılan teknolojik yeniliklerin yardımıyla gücü tekellerine alarak, zihni ve fiziki dayatmalarda bulundular. Dünya savaşları ve halen devam etmekte olan sınır belirleme mücadeleleriyle kurdukları sömürgeci/kolonyalist düzenlerinin devamını sürdürmeye çalışıyorlar. Bunun için de ilk müdahale ettikleri alan, insanın zihin dünyası olmaktadır. İnsan zihninin en kolay bir şekilde yönlendirilmesi ise eğitim yoluyla mümkün olmaktadır.

“Türkiye’de eğitim sisteminin/reformlarının, İsviçreli Albert Malche (1932) tarafından belirlendiğini, Cumhuriyet Türkiyesi kültürünün Alman filologlar tarafından tanımlandığını, temellendirildiğini hatırlamak bile istemiyoruz.” (s.34-35) “İngiliz sömürgeciliğinin, Hindistan’da, 1854’lerde, Kamu Eğitim Komitesi Başkanı olan Thomas Babington Macaulay “Kanı ve rengi Hintli, ancak, zevkleri, görüşleri, algıları ve zihin dünyaları İngiliz olan yeni bir insan topluluğu” yaratmak üzere, İngiliz eğitim sisteminin hayata geçirildiğinden söz ediyordu.” (s.185) “Hangi güç ve irade tarafından sömürgeleştirilmiş olursa olsun, sömürgeleştirilen her zihin insanlıktan çıkmış, çıkarılmış demektir.”(s.56)

“Kolonyalist-sömürgeci düşünce ve irade tarafından bilincimiz sömürgeleştirildiği için, İslami düşünce/kültür/ilahiyat hayatı, İslam toplumlarının nasıl, hangi yollarla bireysel dindarlığa ikna edildiklerini, edilebildiklerini hiçbir şekilde konuşmuyor, tartışma konusu yapmaya cesaret edemiyor, ya da tartışma konusu yapmaya değer görmüyor.” (s.104) “Bilincimiz sömürgeleştirildiği için, düşünsel/kültürel/felsefi özgünlükleri bütünüyle yok eden, taklit, kopya ve öykünme süreçlerini sürdürüyoruz.” (s.105)

“Hangi bağlamda olursa olsun, hangi dünya görüşü adına olursa olsun belirlenmiş bilinçle yaşamak çok kolaydır. Belirlenmemiş bilinçle, bilgi ve düşünceyle yaşamak yüksek düzeyde farkındalık sahibi olmayı, çok derin kapsamlı sorgulamalar yapabilmeyi, ısrarla bütünlük bilincinin peşinde koşmayı, bütün boyutları görebilmek için her an yüksek düzeyde zihinsel teyakkuz ve dikkat içerisinde bulunmayı zorunlu kılar.” “Belirlenmiş bilinç-algı propagandaya dayalı tercihler yaparken, belirlenmemiş bilinç-algı bilgi ve bilince dayalı tercihler yapar”(s.129)

“Belirlenmiş bilinç eleştirel olmayan kabullere dayanıyor. Her ülkede, belirlenmiş bilinç, icat edilen geleneklerle güçlendiriliyor. Modern dünyada ise, halklar, daha çok ideolojilerin, ırkçılıkların belirlediği bilinçle olayları değerlendiriyor. Olaylara belirlenmiş bilinçle baktığımızda adalet duygusunu kaybediyoruz. Durum böyle olunca, hayatlarımızı sözde farkındalıklarla, sözde tanıklıklarla geçirmiş oluyoruz. Belirlenmiş bilinç sebebiyle adalet duygusunu kaybettiğimiz için, kimi isimleri, kimi akımları, kimi hareketleri ya sorgusuz sualsiz göklere çıkarıyor, ya da tam tersi yerden yere vuruyoruz. Belirlenmiş bilinç yoluyla hareket ettiğimizde, hiçbir zaman büyük resmi, büyük ufku ve bütünlükleri göremiyoruz. (…) Belirlenmiş bilinç yani bağımlı, yönlendirilebilir, kontrol edilebilir, azaltılabilir, çoğaltılabilir bilinç, bireyleri olduğu kadar kitleleri de çıkar gözetmeyen amaçlara, değerlere ve ilişkilere yabancılaştırıyor. Bu durumda, herkes bireysel özelliklerini öne çıkarmaktan, bunları yüceltmekten çekinmiyor.” (s.123)

“Düşünce, kültür, ilahiyat hayatımız/dünyamız, İslami bağlamda bütün tartışmaları, sömürgeleştirilmiş bilincin ufku/imkânları içerisinde sürdürüyor. Sömürgeleştirilmiş bilinç, bağımsız İslami ufku, modeli, dünya görüşünü, bireysel dindarlığa indirgeyince, Müslümanlar, İslamcılar, düşünce adamları için devlet mantığına, piyasa mantığına, etno popülizmlere, mezhepçi popülizmlere iltica etmekten başka bir yol kalmıyor.” (s.105)

“Hangi toplumda ve kültürde olursa olsun, popülizmlerin, dini ve politik popülizmlerin kurumsallaşması, tartışma, eleştiri ve sorgulama konusu olmaktan çıkarılması, hakikat bilincinin, hakikate sadakatin ve varoluş bilincinin kaybı anlamı taşır.” (s.191) “Hakikat bilinci, İslam’ı, tüm tercihlerin üzerinde tutmamızı gerektirirken, karşı karşıya bulunduğumuz ahlaki kayıtsızlıklar, kararsızlıklar sebebiyle, bugün kimi tercihler arasında bir tercih noktasına getirilmiştir.” (s.193)

Popülizm

“Popülizmlerin kurumsallaşması düşüncesizlikleri meşrulaştırdığı gibi, toplumsal farkındalıkları da büyük ölçüde zaafa uğratır.” (s.192) “Kitle insanı üreten, her tür özgünlüğü ve üretkenliği yok eden homojenleştirici popülist dil ve söylemin egemenliği sebebiyle hayatın her alanında nicelikler niteliklerin, geçicilikler kalıcılıkların, maddi olan ahlaki olanın yerine geçiyor. Popülizmler hiçbir şekilde düşünce, derinlik, bilinç ve kültür içermezler. Politik popülizmler de, dini popülizmler de niteliklere ihtiyaç duymazlar.” (s.195) “Her tür popülizmin, her dönemde, her toplumda gerçek inşa çabalarını kesintiye uğrattığını hatırlamak gerekir. (…) Popülizmler hiçbir zaman gerçekleşmeyecek kimi vaatlerin tezahürleridir.” (s.196)

Muhafazakârlık

“Muhafazakârlık, statükoyu ve konformizmi seçmek, rahatlığı ve çıkarı seçmek, ayrıcalıklı konumları seçmek şeklinde tezahür ediyor. Muhafazakârlığı, konformizmi seçmek, hiçbir şeye direnmemek gibi köleleştirici sonuçlar doğuruyor.” (s.88) “Kültürel muhafazakârlığın bireyciliği sebebiyle, bugün, İslam dünyası toplumları pek çok hayati sorunla karşı karşıya bulunduğu halde, bu sorunlarla yüzleşemiyor. Tasavvufi ilgiler, yoğunluklar, toplumlarımızda zihni etkinliğin sonunu hazırlarken, kültürel muhafazakârlıklar da, düşünsel, felsefi hareketsizliğe, içe kapanmaya neden oldu.” (s.124-125) “İçerisine kapandığımız, kapatıldığımız kültürel muhafazakârlık sebebiyle, Avrupa tarihini, kültürünü, uygarlığını, aklını, bütün tarihlerin, kültür ve uygarlıkların ve akılların öznesi saymak gibi derin bir patolojiye katlanıyoruz.” (s.125) “İslam dünyası toplumlarında kültürel muhafazakârlık, bütün ayıplarımızı, zaaflarımızı, teslimiyetçiliğimizi, statükoculuğumuzu, çıkarcılığımızı, bilinçsizliğimizi, tembelliğimizi vb örtüyor, gizliyor. Kültürel muhafazakârlıklar sebebiyle İslami farkındalığın, inceliğin, dikkatin, ölçünün, ilkenin kaybını görmüyor, idrak etmiyoruz. Sözünü ettiğimiz muhafazakârlık, vasıfsız, niteliksiz bağlılıkları, kaygıları, umutları ve umutsuzlukları da cesaretlendiriyor.” (s.169)

Ahlâk

“Ahlâki hassasiyetlerimizi kaybettiğimizde, her şeyimizi kaybetmiş oluruz. Ahlaki hassasiyetlerimizi ve ölçütlerimizi titizlikle koruduğumuzda, kaybettiğimiz her şeyi yeniden kazanabiliriz. Nerede olursa olsun, hangi şartlar altında olursa olsun, her Müslüman için ahlaki hassasiyet ve adalet duygusuna bağlılık vazgeçilemez ölçütlerdir.” (s.57) “Ahlâki bağımsızlığımızı kaybettiğimiz için, bütün koşullarla uzlaşabiliyoruz.” (s.71) “Ahlaki bağımsızlığını kaybeden kim olursa olsun, birey ya da toplum, bu kayıpla birlikte her tür vesayete açık hale gelir. Ahlaki bağımsızlıklarını kaybedenler, elastiki kavramlarla, elastiki konumlarla, elastiki ilişkilerle ve politikalarla hayatlarını sürdürürler. Bu hayatlar, derin çelişkilerden ibaret hayatlar haline gelir. Bu duruma, bir de ekonomizmin ve teknokratizmin işgal ve istilası eklenince, hayatlarımız insani olma özelliğini de bütünüyle yitirir. (s.104) “Zenginlikler ve iktidarlar yoluyla hayatımıza giren ahlaki yozlaşmalar derinleşiyor.” (s.178) “Ahlâk, gerçek ahlâk, öteki sayılanların, ‘farklı’nın acılarını paylaşmakla başlar. Kayıtsızlık büyük bir ahlâksızlıktır.” (s.206)

Atasoy Müftüoğlu’nun ‘Hakikat Bilincinin Kaybı’ kitabı da diğer kitapları gibi, yavaş yavaş sindire sindire okunması gereken bir kitaptır. Her yazısı bir kitap hacminde olacak şekilde derin anlamları muhtevi olan kitabın, şüphesiz bir okuma değil birden fazla okumayı hak etmektedir. Çıkarmış olduğum onlarca nottan bir demet yazabildik. Yazamadığım notların konusunu şu şekilde sıralamak mümkündür: Akıl, modern uygarlık, Batı dünyası, tarih yapmak, kültür, şeyleşme, İslami kimlik, bağımlılık, zihni kontrol, düşünme, dini hayat, anlama, İslami bilgi, ideoloji, gerçeklik, hesaplaşma, sorumluluk, insanlık, yabancılaşma, tecrübe, putları parçalamak, tercih, küreselleşme, egoizm, laiklikler, mutlakiyetçilik, medya tahakkümü, liderler, ütopyacılık, şimdi’de yaşamak, medeniyet, zaman, yeniden yapılanma, ontolojik kırılganlık ve güvensizlik, duygusal yanılsamalar, aydınlanma, farklılıklar, Kur’an, statüko, paradigma savaşları, fanatizm, hizipçilik, ırkçılık, köleleştirme…

Umut ile ilgili birkaç cümleyle yazıyı nihayete erdirmek istiyorum:

“Umut bir dayanışma iradesi, bilinci ortaya koyduğumuzda başlar. Dayanışma ruhu ve bilinciyle tarihin gidişatının üzerimizdeki olumsuz etkilerine son verebiliriz.” (s.66)

“Umutla, direniş arasında çok yakın bir ilişki vardır. Hangi nedenlerle olursa olsun, insani yanımız zaafa uğradığında, zaafa uğramayan hiçbir yanımız kalmaz.” (s.120)

 “Umut bağımsız bir dil ve bilgiyle başlar.” (s.144)

“Umudun her zaman bir düşünce-bilinç zemininde öğrenilmesi, yaşanması ve temsil edilmesi gerekir.” (s.145)

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İmam Musa Sadr’ın Mübarek Ramazan Ayı  Mesajı Yıl 1971...
İmam Musa Sadr’ın Mübarek Ramazan Ayı Mesajı Yıl 1971...
Serdar Duman Yazdı: Gün, Amerika’ya karşı bağımsızlık için direnme günüdür.
Serdar Duman Yazdı: Gün, Amerika’ya karşı bağımsızlık için direnme günüdür.