Abdurrahman Arslan yazdı: İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor? - 6

Şimdi acaba böyle bir durumda eğer bu bilgi bizi kirletiyorsa, ben artık dünyaya Müslüman’ca bakamıyorsam ya da arızalı bakıyorsam, zira benim zihnimi bu bilgi kirletmiştir büyük nispette, o halde ben dünyaya yeniden Müslüman’ca nasıl bakabilirim?

Abdurrahman Arslan yazdı: İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor? - 6
Abdurrahman Arslan yazdı: İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor? - 6 Zehra

İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?*

Yazar Abdurrahman Arslan'ın Araştırma Kültür Vakfında yapmış olduğu Konuşmasını, Umran Dergisinin Temmuz 2012 Sayısında yayınlanan "İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?" başlıklı yazısınının 6. bölümünü siz değerli okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

6. bölüm

Bizdeyse benim kanaatime göre aşağı yukarı 1960’lardan itibaren bizde alimin önderliğinin, bilgi üreten ve topluma da önderlik eden alimin yerine entelektüeller geçmeye başladı, özellikle de mühendis nitelikli entelektüeller. Yani teknik, teknolojik bilgi öğrenmiş insanlar, hani o İslâmcıların çok canının çektiği, istediği fen ve fünun, ilim ve fennini alalım dediği o tip çıktı ortaya. O zaman onların söylediği diğerlerinden daha değerli olmaya başladı.

Böyle olunca da toplumsal önderlik bir bakıma onların eline geçti. Yani entelektüellerin eline geçti. Sonra üniversiteler de kuruldu, şimdi üniversitelerde çocuklarımızı okutuyoruz. Erkekler okudu, şimdi kızlarımız okuyor ve bütün bu bilgiyle -sadece erkekler değil kızlarımızın da zihni- hepimizin zihni birbirine benzedi. Yani ortada öyle çok fazla bir şey de kalmadı.

Şimdi acaba böyle bir durumda eğer bu bilgi bizi kirletiyorsa, ben artık dünyaya Müslüman’ca bakamıyorsam ya da arızalı bakıyorsam, zira benim zihnimi bu bilgi kirletmiştir büyük nispette, o halde ben dünyaya yeniden Müslüman’ca nasıl bakabilirim?

Yani yaşadığım gerçeklik, sorunlar hakkında Müslüman’ca bir teşhiste nasıl bulunabilirim? Psikiyatrinin, sosyolojinin, psikolojinin değerleriyle, iktisadın değerleriyle değil ya da modernliğin kültürüyle değil, İslâm’ın değerleriyle nasıl bakabilirim? Çünkü İslâm bazı şeyleri sorun yapıyor, modernlik sorun yapmıyor. Dolayısıyla da bunu daha sahih bir şekilde nasıl öğrenebiliriz? Şöyle düşündüm: Muhtemelen bu zihnin böyle kirlenmemesi için bu zihnin geçmiş klasik dönemdeki gibi 4-5 yaşında Kur’ân’la tanışması gerekir.

Çünkü İslâmi eğitimin başlangıç noktası bu, Muvatta’yı yazan kimdi? İmam Malik, Allah ondan razı olsun. Denilir ki, bir yerde okumuştum, 4 yaşındaydı, Kur’ân’ı hıfzetmişti.

Şimdi bu eğitimin ilk başlangıcı, dolayısıyla burada bu eğitimle birlikte başlayan bir de Müslümanların tarihsel tecrübesi içinde Batının metodolojisinden farklı bir usul geleneği var.

Çünkü usul bir bilgi üretmedir, içtihatta bulunmak da bir bilgi üretmektir. Biz tabiatta bilgiyi aramıyoruz, yani burada mukayeseye girerek işi uzatmak istemiyorum. Biz kitaptan bilgi üretiyoruz. O ürettiğimiz bilgiyle tabiata bakacağız. Tabiattan ürettiğimiz bilgiyle tabiata, insana bakmayacağız. Çünkü dedik ya, akıl kimliği belirsiz bir varlıktır, önce onun ışığa ihtiyacı var.

Akıl tabiattan elde ettiklerinin ne kadar sağlıklı olduğunu, ne kadar insana yardımcı olacağını bilmez. O yasa peşindedir, yasa, nitekim postmodernizm dedi ki, bırak bu hikayeyi, yasa masa olmaz.

Bundan dolayı krize girdi modern bilgi. Teknik detaydan kaçınarak söylüyorum, modern bilginin teorik yapısında bir kriz yaşandı. Postmodernizm onun bir neticesi olarak ortaya çıktı. Bu teorik yapı nelerin üzerine kurulu ayrı bir mesele, ama böyle bir kriz yaşıyoruz.

O zaman ben kendi dünyama dönüp -kendi dünyamın içinde bu bilgi mademki o eski hegemonyasını da artık yitirmeye başladı, sağlıklı değil, zaten ben de biliyordum bunun sağlıklı olmadığını- acaba bunu nasıl yapabilirim? İşte onun için çıktığında önüme neticede İslâmi bilgi onu üretecek bir usul ki, usul geçmişte de tecrübe edildi, çünkü usul ithal edilemez.

Bugün bazı -kusura bakmasınlar- ilahiyatçılarımızın hermenötik falan filan alıyorlar, az önce onun için söyledim, her usul bir dünya görüşünü taşır ve bugün hem bilginin kriz içinde bulunması, hem postmodernizmin ortaya çıkmasının temel sebebi Batıdaki yöntemin krizidir, bir yöntem krizidir. Dolayısıyla da yöntem krizinden, bilimsel yöntemin krizinden sonra ancak hermenötikten bahsedilmeye başlandı.

Hermenötik zaten kilisenin kullandığı bir yöntemdi, ama o bilimsel olmadığı için kabul edilmiyordu. Ne zaman postmodernizm dedi ki, hakikat yoktur, sadece hakikate yaklaşmaktan söz edebiliriz. Bu ne demekti? Demek ki, her kişiye ait bir yorum meselesi var, yorum ön plana çıkınca o zaman hermenötik ortaya çıktı. Çünkü hermenötik de yorumlama demek, yorumlama bilgisi demek. Şimdi bu başka bir dünyaya ait bir metot, siz bunu İslâm’a nasıl uygulayabilirsiniz? Bir de size kim söyledi o usulün yetersiz olduğunu?

Aynı şeyi medresede de görüyoruz. Efendim, medrese zaten çürümüştü, sorunlarımıza cevap vermedi. Eyvallah, elbette ki İstanbul’daki ya da bilmem neredeki medreseler çürümüştü doğrudur, olabilir, üniversiteler de çürüyor. Yeni üniversiteler kuruluyor ya da üniversiteler revize ediliyor. Peki kardeşim, sorunlara cevap vermedi dediğiniz medreseden size ne bekliyordunuz, ne söylemesi gerekirdi? Önce bunu bir bilelim, bakalım ondan sonra hakikaten size bu zavallı medrese bir şey demiş mi, dememiş mi? Dememişse eyvallah doğru, ama önce siz ne bekliyorsunuz, sizin sorularınız ne? Sizin sorularınız bakalım medresenin iştigal alanla ilgili mi, değil mi?

Bu soruların gündeme gelmesi lazım. Çünkü benim bu söylediklerimin ışığında dediğim gibi entelektüelin yerine yeniden toplumsal önderliğin sahibi olan alimin geçmesi gerekir. O, Peygamber varisidir bir hadisi şerifte de buyrulduğu gibi.

Bu bize şunu getiriyor: İslâmi bir bilgi, entelektüelin yerine alim, ondan sonra da medrese, o bilginin ve usulün iştigal alanı olan o kurum. Medrese sıradan binaların oluşturduğu bir yer değil, o belli kendi adamı içerisinde diyelim, kendi usulü içinde bilgi üreten, ama ürettiği bilgiyi de bizzat kendisine talim ve terbiye edilen yerdir. Talim ve terbiye diyorum, bizim edepli insanlara ihtiyacımız var, yani ben torunumun edepli olmasını istiyorum.

Edebin, hayanın, saygının, itaatin olmadığı bir Müslüman toplum düşünemiyorum ben, az önce birey derken orayı unuttum söylemeyi, tam da birey meselesini konuşurken birden bire aklıma itaat kavramı geldi. Bunu da sık sık söylüyorum her yerde. Bir yerde konuşma yapıyordum. Ben de itaatten bahsettim.

Allah’a, Rasûlüne, alimlere, anneye-babaya, kocaya itaatten bahsettim. Konuşmam bitti, iki tane bayan, üç tane delikanlı dikildi önüme: “Hocam, bunu biraz açıklayın!”Anlıyorum, çünkü itaat kölelik gibi algılanıyor. Bu yeni postmodern kültür size bunu böyle algılatıyor artık, itaat etmek ne demek?

Köleliktir, öyle düşünülür mü? Gerçekten de böyle algılıyoruz artık, birbirimizi kandırmayalım. Biz Müslüman’ız, itaat ederiz, ilim ehline itaat ederim ben. Tabii ki o Allah’ın ilmini benden daha çok öğrenmiştir, ben kimim?

Arapça bilmiyorum, ancak sizin için konuşuyorum, keçinin bulunmadığı yerde Abdurrahman Çelebi misali böyle ilim olmaz. Benim Arapça bilmem lazımdı, ama ben modern ilmi öğrenmek için İngilizce öğrenebilmişim. Bu doğru mu? Hayır, doğru değil, bir kere her şeyi yerli yerine oturtalım. Bakın, otobüste gidiyorsunuz, bir tane yaşlı geldi, siz kalkıp yerinizi verdiniz, bu da bir itaattir, ama gönüllü bir itaattir. O kadar kötü değil itaat, ama tabii ki kadının kocasına itaat edeceği yerler vardır, etmeyeceği yerler vardır, benim ilim ehline itaat edeceğim yerler, itaat etmeyeceğim yerler vardır, çocuğumun bana itaat edeceği yerler vardır, itaat etmeyeceği hususlar vardır. Eyvallah, ama biz itaati hayatımızdan kovamayız, kategorik olarak reddedemeyiz.

O zaman İslâm ahlâkının yarısını alır götürürsünüz.

Çünkü bir yarısı Allah’a itaattir. İslâm ahlâkı dediğiniz sadece bunu yap-yapma değil ki, kim İslâm’ın ahlâkının birazıyla hareket ederse Efendimizin ahlâkıyla hareket ederse, farkına varmadan aynı zamanda adil bir insan olur. Çünkü İslâm ahlâkı adalete içkindir. Onun için İslâm, ahlâk ve adaleti yani hukuku, yani kanunu birbirinden ayırmaz.

Hıristiyanlık o hatayı yaptı, onun için bir ahlâk dinine dönüştü. Şeriatı ihmal etti, kötülüğünden değil, ama bugün bakın, Müslümanlarda da bu var.

O yüzden İslâm’ın fıkhını Müslümanlar ihmal ettiler. Onun için hayatımızda İslâm’ın fıkhı yok, onun için biz bir cemaat olamadık. İstediğiniz kadar devlet kurun ne yazar?

Siz cemaat olmamışsınız. Siz hâlâ üç kişi yolculuğa çıkarken bile içinizde bir kişiyi, size önderlik edecek adamı bile seçme basiretinde bulunamıyorsunuz.

Bu ne demektir?

Sizin bir fıkhınız yok demektir.

Müslümanlar fıkıhları olan insanlardır. Çünkü o İslâm ahlâkı bunu gerektirir. Fıkhın olmadığı yerde ahlâk olur mu? Ahlâk bir müddet sonra yaptırımcı gücünü kaybeder, biter.

Şimdi özür diliyorum çok uzattık, ama bu benim için önemli bir şey, gerçekten bunu böyle çok yürekten savunuyorum tabii kendi çapımda, çok öyle her şeyi bildiğimden dolayı değil. İyi-kötü biraz bu işin mürekkebini yalayanlar da medresenin çürüdüğünü söylüyorlar biraz evvel arz ettiğim gibi. Oysa benim konuşmak istediğim ya da çarpmaya çalıştığım sadece medrese değil, herhangi bir yerdeki çürümüş medrese değil, genel bir medrese kavramı.

Mesela, üniversite deyince aklınıza hiç çürümüş üniversite gelmiyor ya da basitçe bir üniversite gelmiyor. Hepsi muhterem. Hatta ve hatta ben diyorum ki, otoriteye karşıyım, eyvallah, tamam da, ama üniversitenin ürettiği bilginin otoritesine karşı değilsiniz. Mesela, bizim genç arkadaşlar şöyle söylüyor: Bilgi kutsal, İslâm kutsaldı, ama oradan elde edilen bilgi kutsal değildir. Yani mecbur değiliz o zaman.

Eyvallah, peki sen aynı sözü niye üniversitede öğreten, bilgiyi üreten hocalara ve o bilgiye yöneltmiyorsun? Çünkü o bilgi bugün hayatımızı tanzim ediyor.

Ölen bir adam hakında adli tıpta kim karar veriyor? Bu bilgiyle karar veriliyor.

Az önce onun için dedim, bilgi masum değil. Siz kavga edip mahkemeye gittiğinizde kim karar veriyor? O bilgiyle oluşturulmuş yasalarla karar veriliyor.

Yani yasa gibi görüyoruz, ama mesele bir bilgi biçimidir o, tanzim edilmiş bir bilgi biçimi olarak önümüze geliyor. Ben onu kastetmiyorum, bundan dolayı Batının meşhur üniversitelerinden örnek vermeye çalışıyorum.

Mesela, Sorbonne belki iyi bilmiyorum da, ama gene de söylüyorum, mesela Harvard, ama mesela kısmen biraz bilgi sahibi olduğum Oxford ve Cambridge’de bir kere her şeyden önce burada eğitim bir seçme işidir, öğrenci hocasını seçer, ama hoca da öğrencisini seçer. Gidersiniz hocanızın önüne, şimdi öyle midir değil midir bilmiyorum, ama yirmi küsur sene önce öyleydi. Gidersiniz, hoca da bakar, sizi tartar, eğer uygun bulursa o da sizi seçer.

Bu karşılıklı bir seçme, aslında bizim medrese geleneğinde de biraz böyledir. Sonra meşhur Batı üniversitelerinde şu vardır:

Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir konuda orijinal tezleri olan, orijinal düşünceleri olan, akademi tarafından da tartışılan insanlara giderler, derler ki, sen arkadaş bizim üniversiteye gelip ders verir misin? 1 yıl, 2 yıl, 3 yıl, 4 yıl, yani biz seni buraya davet ediyoruz. Orada 3.000 dolar alıyorsa ona 5.000 dolar, gerekirse 10.000 dolar verirler, alırlar, getirirler onu o Oxford’a, Cambridge’e ya da Harvard’a ya da Kaliforniya’daki bir üniversiteye, ona 2 sene, 3 sene, 4 sene ders verdirtirler ve orijinal teorisi olan o zeki insanlarla öğrenciler tanıştırılır ve onlara ders verdirirler. Bu aşağı yukarı bizde de biraz var.

Birkaç yıl önce tanıdığım bir Hintli Müslüman Bilkent’e gelmişti. İstatistik üzerine orada 2 yıl ders verdi. Meğer adam -kardeşim vasıtasıyla tanışmıştım- dünyanın meşhur istatistikçilerinden biriymiş. Şimdi düşünün, siz de böylesiniz, mesela, Afrika’da usul üzerine bir adam var Tanzanya’da, gidip onu getirebilirsiniz. Tabii bu bir ütopya, bu ülkede buna müsaade etmezler, ama olsun insanlar ütopyayla yaşarlar, bir de gerçek ütopya olmadan değiştirilemez. Bırakınız ütopyalarımız olsun. Efendim, Pakistan’da belki bir fıkıh üzerine alim var, onu getiririz, başka birini getiririz, yani bunu dinamik olarak böyle kurabiliriz.

O zihinleri Kur’ân’la tanıştırıp, o Kur’ân’ın bilgisiyle tanıştırıp, onunla yükledikten sonra ben o zihinlerin -Marksist mi, postmodernist mi tartışmayıp- konuşması gerektiğini düşünüyorum medresede. Bu dediğim üniversitelerin esas önemli olan bu, özür diliyorum sizden, özelliği ne? Bu üniversitelerin temel özelliği mühendis yetiştirmek değil, beşeri bilimler dediğimiz bilimleri esas almışlardır.

Yani mesela, Oxford, Cambridge gibi üniversitelere bakarsanız bunların temel iştigal alanı beşeri bilimlerdir.

Matematikten tutunuz da, hukuka, felsefeye, sosyolojiye, siyasete, mantığa bunun gibi daha birçok şeye; yani bir toplumun tarihsel akışı içerisinde lazım olacak ve sorunlarını çözecek bilgiyi üreten bir yerdir buralar. Medrese de bizim tarihsel olarak Müslüman bir toplumun tarihsel akış içinde karşılaştığı sorunları ve o sorunları Müslümanca çözmeye imkân verecek bilgiyi üreten yerdir. Medresenin görevi birinci derecede size gökdelen yapmak değildir. İslâmcılık bence burada haksız olarak medreseden böyle bir görev bekledi, onu bulamayınca top, tüfek, gökdelen -bugün de gökdelen bekliyor- işte dedi çürümüş. Hayır, medresenin temel görevi bu değildir.

Üstelik Batıda da mühendislik okulları çok sonra dahil olmuştur üniversiteye. Mesela, benim bildiğim kadarıyla ilk defa mühendislik okulunun Londra Üniversitesi’ne dahil olduğu tarih 1860’tır. Bundan önce de var, mesela dernekler var, cemiyetler var, mühendislerin kurduğu, mühendislik işleriyle uğraşanların kurduğu özellikle mesela, kömür madenleriyle onlar bu konuda ihtisas yapmış, özel çabaları olmuş bir sürü insanların kurmuş olduğu cemiyetler var, ama üniversite çok sonra bunları kabul ediyor bünyesine, bundan önce almıyor.

Çünkü üniversite kendini hep o beşeri bilimlerle sınırlamıştır, o insan zihninin melekeleri dediğimiz bizim Edebiyat Fakültesi’nin mesela özelliği de o, sanattan tutun birçok şeye kadar; çünkü bunlar insan zihninin melekelerini ifade eder diye düşünülüyordu.

Dolayısıyla da böyle bir durum olmuştur.

Medresenin de görevi buydu. Bu görevi yapmamışsa eyvallah, ama medreseden siz uzaya gidecek araç beklemeyin ya da belki de çok basitinden bir köprü yapmasını beklemeyin, onun görevi bu değil, o köprüleri yapacak adamların zihnini yetiştirir. Önce Müslümanca bir zihin yetiştirir, ondan sonra da onlar da giderler, o köprüyü tasarlarlar.

Eğer böyle bir zihin yetiştirseydik bugün gökdelenler diye bir sorunumuz olmazdı. Bugün modern tıbbın bizi soyduğu gibi bir sorunumuz olmazdı.

Çünkü bu zihinsel bir meseledir, neyi neyin içine mezcedeceğiz? Tıbbi bir zihnin içine İslâm’ı mı mezcedeceğiz, yoksa İslâmi bir zihnin içine sağlık dediğimiz kavramı mı mezcedeceğiz? Bu önemlidir, hangisi hangisine karşı önceliklidir?

Ben, İslâm’ın düzenlediği bir zihnin önce yetiştirilmesi, inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum, ondan sonra diğerleri üzerinde konuşalım. Çünkü böyle bir seçici zihin, selektif bir zihin olacaktır. Yani her şeyden önce mesela, modern tıbbın yaptığı gibi, hastalığımı dinlerken beni ölümle tehdit etmeyecektir.

Bak, bunu kullan, yoksa kalp krizi geçirirsin, bunu kullanmazsan çok tehlikeli olur, bunu kullanmazsan kanser riski artar. Bunlar aslına bakarsanız çok gizli bir şekilde insanın o en büyük zaafıyla oynamaktır, ölümle onu korkutmaktır. Sağlık ölüm üzerinden yapılıyor, çünkü modern tıp nihayetinde sağaltıcı bir felsefe üzerine kurulu değildir.

Gerçi konumuz bu değil, özür dilerim, içimizde doktorlar varsa beni affetsinler, insanı mekanik düşündüğünden dolayı ölümsüzlüğe bir çare bulma felsefesi üzerine kuruludur. Onun için organ naklini çok başarıyla yapıyor, yapacaktır da bundan sonra.

Çünkü insanı mekanik olarak görmektedir Kalbi bozulmuştur, yeni kalp…

Tabii bu arada da yeni insan tiplerine ihtiyaç olur. Şimdilerde Hindistan’da kalbi alınacak çocuk siparişi veriyorlarmış, çocuklar doğuruyor kadınlar, ondan sonra onun kalbini alıp başka yere takacaklar, yani organ nakli dediğiniz şey. Bunun önüne geçemezsiniz, insanoğlu yaşamak ister.


Bu bağlamda İslâmcılığı biraz nefsi müdafaa olarak algılıyoruz. Bir zamandan itibaren başlatılan bir hareket olarak algılamakta yarar var. Modern dünyayla karşılaştık ve İslâmcılık ister istemez bir nefsi müdafaa hali olarak çıktı. Bu neyle geldi? Ordularla. Çünkü Batının icat ettiği teknoloji kendisini ordularla gösterdi. Yalnız şunu da unutmamak lazım. Ordularla gelen modernlik sadece Müslümanların yüzleşmesi değil, Hindular, Taocular, dünyanın bütün toplulukları bunlarla yüz yüze geldiler ve hemen hemen hepsi kaybetti. Dolayısıyla da o günden itibaren insanlar modernliğin, -bizde de İslâmcılık böyle tartıştı- ilim ve fennini alarak kendileri olarak kalmak istediler. Bizim İslâmcılığımızın da özünde bu vardır. Biz Batının tekniğini, ilmini alacaktık, ama kendimiz olarak kalacaktık. Peki, onları niçin alıyorduk?

Hertaraf.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
istanbuloglufehmi     2019-02-05 çok guzel bir yazi. Ama bence Turkiye Islamcilarinda bu inceligi dusunecek munevver (ismet Ozel, Ali Bulac birde Yazrin disinda) goremiyorum.Islamcilar modernizmin pesine takilmis gidiyorlar.Gercektende ; 60 dan sonra ;muslumanlarin nezdinde teknokratlarin ve sekuler universite egitimi almis popoliretesi artmis.Her alnda munevver telakki edilerek ; muminlere onderlik etmeye basladilar. Halbuki sekuler egitimden gecen bu insanlar; rasyonalist bir zihin yapisina sahipler.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
KONDA raporu: Son 10 yılda kendini ‘dindar muhafazakar’ olarak nitelendiren gençlerin oranı yarıya düştü..
KONDA raporu: Son 10 yılda kendini ‘dindar muhafazakar’ olarak nitelendiren gençlerin oranı yarıya düştü..
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Entelektüel Bir Direniş Gerçekleştirmek Zorundayız...
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Entelektüel Bir Direniş Gerçekleştirmek Zorundayız...