Abdurrahman Arslan Yazdı: İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor? - 5

Abdurrahman Arslan Yazdı: İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor? - 5

Her mücadele kendi yöntemi, kendi kavramları, kendi bilgisi ve kendi idealleri içinde yapılır. Başkalarına ait sloganlarla, başkalarına ait yöntemlerle siz bir Müslüman olarak istediğiniz hedefe varamazsınız.

Abdurrahman Arslan Yazdı: İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor? - 5
Abdurrahman Arslan Yazdı: İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor? - 5  Zehra

Yazar Abdurrahman Arslan'ın Araştırma Kültür Vakfında yapmış olduğu Konuşmasını, Umran Dergisinin Temmuz 2012 Sayısında yayınlanan "İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?" başlıklı yazısınının 5. bölümünü siz değerli okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

5. bölüm

Bu yeni birey tanımında böyle bir durum var. Herkes yan yana duracak, ama asla birbirimize değmeyeceğiz. Yani emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’lmünker bile özgürlüğe müdahaledir. O totaliterliğin kendisidir. Bu yeni kültürde bu var. Genç kızlarımız başörtüsü yasaklarından dolayı “Biz ayrımcılığa karşıyız” sözünü sıklıkla kullanıyorlar.

Bu lafı iyice düşünsünler, önce kız kardeşlerimden rica ediyorum. Sizin dininiz inananla inanmayanı ayırır, siz Müslüman olduğunuz için de sizi bir üst dereceye yerleştirir. Bunu sizin dininiz yapıyor. Bunu bilin, ondan sonra deyin biz ayrımcılığa karşıyız.

Her mücadele kendi yöntemi, kendi kavramları, kendi bilgisi ve kendi idealleri içinde yapılır. Başkalarına ait sloganlarla, başkalarına ait yöntemlerle siz bir Müslüman olarak istediğiniz hedefe varamazsınız.

Yolda giderken o yöntem sizi tökezletir, kendine benzetir. Bu öyle basit değil, onun için özellikle de bilgi meselesine vurgu yapıyorum.

Mesela insan hakları da bunlardan birisi, bakıyorsunuz Müslümanlar birinci kuşak, ikinci kuşak insan haklarına eyvallah, diyor, ama üçüncü kuşak insan haklarında “ben burada yokum” diyor. Niye?

Efendim homoseksüellere, lezbiyenlere hak tanıyor.

Kardeşim sen bu kavramı kullanırken bunu düşünmeliydin.

Geçenlerde bir yerde söyledim, önce baktım bir iki kişi böyle çok tuhaf karşıladı.

Sonradan galiba ne dediğimi ben anlatamamıştım, biraz baktım yumuşadılar. Dedim ki, ben bu insan haklarını bu yönüyle destekliyorum, seviyorum, fakat bir yönüyle de hiç hoşlanmıyorum dedim. Niye? Beni devlet karşısında dilenci haline getirdi. Böyle bir şey olur mu, eğer oluyorsa o zaman ben çıkıp devlet denilen meseleyi de bir konuşayım.

Ben Müslüman’ım, yani benim de devlet hakkında söyleyecek şeylerim var. Üstelik de İslâm devleti diye en azından 100 seneden beri konuşuyoruz, en azından 1400 seneden beri de Muaviye’yle birlikte bu meseleyi tartışıyoruz.

Bu ne devlettir böyle çıktı karşımıza! Bir bakalım hakikaten, böyle bir şey olur mu, durmadan dilencilik yapıyoruz.

Bu hakkı ver, bu hakkı ver!

Müslüman da o kervana katıldı, ben hakkımı istiyorum, ben hakkımı istiyorum.

Burada da bir problem yoktu aslına bakarsanız, nerede problem oldu? Bu son dönemlerde problem oldu. İki şekilde problem oldu. Efendim çocuğuna dayak vuranı, hanımını döveni ya da kocasını döveni devlet alacakmış. Geçen gün başörtülü bir kızımız tartışmada bunu söylüyor. Birden böyle ayaklarım yere yapıştı, çok üzüldüm, biz Müslümanlar bu noktaya gelmemeliydik, hakikaten gelmemeliydik, çok üzüldüm. Çünkü bunun içinde İslâmi bir şey yok. Demiyor mu ayet, “kavga ettiklerinde karı koca, önce tarafları gitsinler, konuşsunlar, ama Müslüman’ın da aklına ilk gelen şey devlet. Devlet benim çocuğumu alacak, hangi hakla? O devlete bu hakkı kim verdi? Batı devleti evet, meşru şiddetin kaynağıyım diyor, vesaire diyor, o kendi tarihselliğinden almış bu hakkı, ama bana sormadılar ki.

Çünkü ben o çocuğun koyulacak isminden bile öbür dünyada sorumlu tutulacak bir adamım ve bu benim tercihim değil, Rabbim böyle buyuruyor. O zaman öyle zırt pırt diyebilir misiniz siz, bu devlet benim çocuğumu alacak.

Evet, ben bir hastaysam benim çocuğumu akrabalarına teslim etsinler, mahalledekilere teslim etsinler.

Müslümanlar bunun mekanizmalarını düşünüp bulalım, niçin devlet? Belki en son nokta olabilir, belki, ama Müslümanlar bunun mekanizmasını düşünebilirler. Akrabalarına verebilirler, vesaire, yani anası babası olmayan bir çocuğu yabancı olmaktan, kimsesiz olmaktan kurtaracak bir İslâm toplumu düşünemez miyiz biz? Bizim dünyamızda ille de bir çocuğun anasının, babasının mı olması gerekir, anası babası olmayınca o kimsesiz mi olacak?

Peki, biz onun kimi kimsesi olamayacak mıyız, bizim böyle bir toplumsal tahayyülümüz olmayacak mı? Batıda böyledir, evde bir kedin var, bugün bir haber okudum üzüldüm. Sahibi olmadığı için sokakta gezmesine müsaade etmemişler. Doğru, sizin bir kedi olarak sokakta var olabilmeniz için birisinin özel mülkiyetine dahil olmanız lazım. Fatih Camisinden biliyorum, ben biraz kedi hastasıyım, bağışlayınız, gidip orada eskiden kedi seviyordum kedim olmadığı zaman. Bir de Malta’dan geçiyorum, ya rabbi diyorum, Allah’a hamdolsun, hâlâ mülkiyeti kimseye ait olmayan kediler var ve buradaki esnaf onlara yemek veriyor ve pırıl pırıl, tertemiz. Kedi biliyorsunuz tok karınlı olduğu zaman kendini temizler, pırıl pırıl eder. Yani siz geçtiğinizde bakın oralara. Bak demek ki yaşayabiliyormuş bizimle birlikte, yani kimsenin mülkiyetine geçmeden. Bu küçük bir iş değil. Size belki de çok küçük bir iş gibi geliyor.

Gerçekten de Batının büyük şehirlerinin sokaklarında ille de birisine aidiyetiniz olması lazım, birisinin mülkü olmanız lazım. Biz hayvanları kendi mülkümüze dönüştürmeden ya da başkalarını devletin mülküne dönüştürmeden kendi aramızda yaşatamaz mıyız? Bunun imkânları yok mudur? Bu dinde bunun imkânları var.

Eğer Müslümanlar bulamıyorlarsa onu diyorum, yani bağışlayınız, sizi tenzih ederek söylüyorum, Cenab-ı Allah zeka bakımından fukara olan bütün Müslümanları bu çağa topladı. Bundan öncekilere bakıyorum, hepsi bir deha. Kitaplarını okuduğum zaman bana gerçekten de aşağılık kompleksi geliyor, ama biz dediğim gibi kilitlenmişiz, demek ki Allah bizim basiretimizi elimizden aldı.

Eğer almasaydı gerçekten de Allah’ın rahmetini dileseydik Allah kalplerimize ilham ihsan edecekti, bunun yollarını bulacaktık diye düşünüyorum. Çünkü Cenab-ı Allah insanın kalbine sürekli olarak müdahalede bulunur. Ben akıl ve bilgi meselesine bu cehtte girmediğim için bu cümleleri biraz evvel kurmadım. Öyle bilgi Batılı insanın, kartezyen kafanın dediği anlamda bir bilgi üretme meselesi değil İslâm’da, İslâm’da çok daha farklı bir yönü vardır bilginin.

O zenginliğinden dolayı onun biz bilgisini istemiyoruz. Elbette ki insanoğlu hep zararlı bilgiler mi üretiyor?

Hayır, elbette faydalı bilgiler de üretir, ama onun belki de süzgeçten geçirerek kullanılması söz konusu oluyor.

Bugün Müslümanların yaptığı gibi -büyük bir açlıkla- her geleni içselleştirmeleri değildir diye düşünüyorum.

Benim kişisel olarak düşündüğüm şey şu, biz postmodernlikle birlikte yeni bir dönem ve yeni bir tsunaminin tesiri altına girdik. Modernliğin bizi ezen ve onun eliyle üretilen siyasetlerin, kurtarıcıların uyguladığı uygulamalarının neticesinde Müslümanlar bu ülkelerde de başka yerlerde de zulüm gördüler, sıkıntı yaşadılar.

Dolayısıyla da postmodernizm gelirken onun yaptığı eleştiri, önümüze açtığı eleştirel gelenek bütün bu uygulamaları anlamsızlaştırmaya başladı. Zaten dünya genelinde de böyle bir akım var, dikkat ederseniz bütün kurucu ideolojiler tasfiye oluyor. Leninizm, Maoizm, Kemalizm, bütün bunlar, bütün bu kurucu ideolojiler gidiyor. İşte Arap baharını bütün bu kurucu ideolojilerin şu ya da bu şekilde tasfiyesi olarak düşünebiliriz. Belli ki yeni sistemin ne olacağını bilmiyoruz, bir belirsizlik taşıyor, ama bugünkü modern sistemden farklı olarak postmodernizm zaten yapısal olarak belirsizliği savunuyor. Çünkü modernlik bir belirliliği savunuyordu, gelecekte böyle olacak diyordu, böyle planlamamız lazım diyordu. Şimdi postmodernizm diyor ki, belirliliği savunmak insan özgürlüğünü kontrol altına almaktır. Bir nevi cebriye. Şimdi dolayısıyla burada elbette ki iktidarın, bilginin, belki teknolojinin, evrensellik gibi birtakım kavramların yeniden anlamları değişiyor ve bunun büyük kısmını da postmodernlik bu anlamları değiştiriyor. Dediğim gibi mesela özgürlük, dün toplumun siyasal özgürlüğü olarak anlaşılıyordu, oysa bugün böyle anlaşılmıyor.

Mesela dün eşitlik fikri tartışılıyordu, Müslümanlar arasında, eşitlik yeni bir tartışma, aslında tartışmadılar bile, benimsediler; İslâm’ın adaletini unutup eşitlik ideolojisini benimsedik maalesef. Bu ikisi arasında da doğru düzgün bir analiz de yapamıyoruz, zihinlerimiz kilitlenip kalıyor. Mesela artık postmodernlik eşitlik ideolojisini de savunmuyor.

Bireyin özgünlüğü, özgürlüğü değil, özgünlüğü meselesini tartışıyor. Burada artık özgürlük bireyin kendi özgünlüğünü yaşadığı, yaşaması anlamına geliyor. Yani o otantisitenin, otantiklik durumunun yaşanmasıdır artık özgürlük. Yoksa işte klasik anlamdaki bir özgürlük değildir.

Bütünüyle başkalarıyla birlikte paylaştığımız bir özgürlük söz konusu değildir, artık kişiye ait olan, kişiye ait bir gerçek var, hakikat kişiye aittir, özgürlük kişiye aittir, o da bireyin özgünlüğünün tesisiyle ilgilidir. Dikkat ederseniz burada da kavramlar değişmeye başladı.

Şimdi tam da böyle bir anlam kaymasının yaşandığı, yeni anlamların ihdas edilmeye başlandığı bir zamanda bence biz Müslümanlar birçok kavramı yeniden, modernliğin ya da postmodernliğin birçok kavramını yeniden ele almamız gerekiyor. Tabii bunu da yapabilmemiz için bizim sahih bir bilgiye ihtiyacımız var.

Biz sahih olduğundan emin olduğumuz bir bilgiden hareket ederek ancak bunu yapabiliriz. Çünkü bu, bizim önümüze ciddi iki tane sorun getiriyor, eğer gerçekten bu meydan okumayı ciddiye alıyorsak o zaman ortaya şu çıkıyor: Acaba bu meydan okumaya karşı direnecek zihniyeti nasıl inşa edebiliriz, bu zihniyetin temelinde bilgi varsa bu bilgiyi nasıl inşa edebiliriz?

Çünkü biz bu bilgiyi inşa edeceğiz ve bu zihniyetin de inşası gerekecektir. Ondan sonra ancak bu meydan okumaya karşı bu kavramların tahlilini yapabiliriz.

Burada bütün bu tecrübeden sonra kişisel olarak bilginin İslâm’ın kendi hakikatine uygun ve kendi usul geleneği içinde üretilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ise önümüze üç kavram getiriyor. Bilgi kavramını, usul kavramını, bir de bütün bunların yapılabileceği geçmişteki mekân olarak medrese kavramını gündeme getiriyor.

Zaten modernlikle mukayese ettiğimizde şöyle bir durumla karşı karşıya geliyoruz. Din adamının yerini, entelektüel alıyor. Dini bilginin yerini bilimsel bilgi alıyor. Dini hakikatin yerini de pozitivist gerçeklik alıyor.

Modernlik bunlar üzerinde kurulup geldi günümüze kadar. Kutsal kitaba bağlı kalınarak üretilmiş bir bilginin yerine yine aklın ürettiği, ama tabiattan üretilmiş bir bilgi aldı. Onun için bazı Batılı düşünürler aslında Rönesans sonrasını paganizme dönüş olarak vasıflandırmışlardır. Çünkü tabiattan yasalar çıkartılacak ve din hususunda şüpheye düşülen, tartışmaya düşülen hususları tabiattan elde edilen yasalarla yapacaklardır, yasalarla halledeceğiz.

Çünkü din hususunda, bilhassa İncil’le ilgili problem var burada. O zaman tanrının ikinci kitabı olan tabiata dönelim dediler Batılılar, oradan zaten dünyada tanrının yasaları geçerlidir. Biz o zaman o yasaları alalım, o yasalarla toplumu kuralım, insanımızı tanımlayalım dediler.

Aslında modernliğin temelinde bu var, ben detaylara girmedim. Dolayısıyla burada peki, bunu neyle elde edeceğiz? Akılla. Çünkü modern dünyanın insanı dini reddettiğinde, kilisenin şahsında dini reddettiğinde bütün alem karşısındaki tek silahı aklıdır.

Ben akılla bunu halledeceğim dedi, yani aklı akılla okuyacağım. Tabii böyle olunca da işte deney, vesaire gündeme geldi, matematik geldi, Galileocu bir tabiat anlayışı, aslında bakarsanız bu da böyle. Tabii bu bilginin niteliği değişince ortaya yeni aktörler çıktı. Yani bilim adamı ya da entelektüeller dediğimiz aktörler çıktı. Din adamının yerine geçti. İşte dini bilginin yerine de biraz evvel dediğim gibi bilimsel bilgi geçti. Bunun müessesesi olarak da üniversite geçti.

Unutmayın, Batıda yaklaşık 1100 yılı Bologna Üniversitesi, 1150 Paris Üniversitesi, 1200 Oxford Üniversitesi, 1220 yılında Cambridge Üniversitesi kuruluyor. Daha başka üniversiteler de belki sonradan kuruluyor. Yani bütün bunlar birlikte gidiyor.

hertaraf.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Kuran’ı Kerim  muhafazakarların yoğun saldırılarına uğruyor.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Kuran’ı Kerim muhafazakarların yoğun saldırılarına uğruyor.
Cevdet Işık yazdı: Silah Ve Zeytin Dalı, Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri
Cevdet Işık yazdı: Silah Ve Zeytin Dalı, Ortadoğu’da Şiddetin Kökenleri
pendik escort kartal escort pendik escort sex hikaye kurtkoy escort