Abdurrahman Arslan yazdı: İslamcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?-3

Bu bağlamda İslâmcılığı biraz nefsi müdafaa olarak algılıyoruz. Bir zamandan itibaren başlatılan bir hareket olarak algılamakta yarar var. Modern dünyayla karşılaştık ve İslâmcılık ister istemez bir nefsi müdafaa hali olarak çıktı.

Abdurrahman Arslan yazdı: İslamcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?-3
Abdurrahman Arslan yazdı: İslamcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?-3 Zehra

Yazar Abdurrahman Arslan'ın Araştırma Kültür Vakfında yapmış olduğu Konuşmasını, Umran Dergisinin Temmuz 2012 Sayısında yayınlanan "İslâmcılık Modern Dünyayı Nasıl Anlamlandırıyor?" başlıklı yazısınının 3. bölümünü siz değerli okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

3. bölüm

Aşağı yukarı 1200 yıllık İslâm tarihinin iyi anlaşılamaması meselesini gündeme getiriyor. Bu da ciddi bir suçlamadır aslında, ama buna rağmen yine de bu olmuştur.

Allah rahmet etsin onlara, Allah razı olsun. Bunu bir eleştiri için söylemiyorum, ama geldiğimiz noktada eğer düne bakıp analiz yapacaksak bence bunları da yeniden göz önüne almamız gerekiyor ve buradan kalkarak bir de modernliğin ne olduğu üzerine duralım. Şimdi biraz sonra belki değiniriz, modernliğin ne olduğunu gerçi anlayacak zamanları da yoktu o insanların. Yani dediğim gibi maksadım onları eleştirmek değil.

Fakat buna rağmen yine de görüldüğü haliyle anlaşıldığından dolayı eğer biz böyle böyle yapsaydık bugün de aslında bu düşünce Müslümanların çoğuna hâkim. Biz böyle böyle yapsaydık Avrupa gibi olurduk, hatta onları da geçerdik diyoruz.

Gerçekten senin inandığın din senin bütün bunları böyle böyle yapmana müsaade ediyor mu, bir de ona bakalım. Yani din Avrupa gibi olmayı meşrulaştırıyor mu?

Peki, etmiyorsa o zaman bu din işe yaramaz deyip çöpe mi atacağız hâşâ?

Yoksa bu dünya başka bir dünya kurmak istiyor, bu din demek ki başka bir dünya kurmak istiyor, onun önceliği farklı. Çünkü eğer bu suçlama ya da bu eleştiriler gelirse o zaman bizde o nakaratı, din bizi geri bıraktı nakaratını mı tekrarlayacağız? İşte mesela geri kavramı da burada ortaya çıktı.

Peki, tamam da bu Hindulara ne oldu, onlar niye ilerleyemediler? Peki, bu Taoculara, yani Çinlilere ne oldu, onlar niye ilerleyemediler? Peki, bu Şintoistlere ne oldu, Japonlara, onlar niye ilerleyemediler?

Yani Batıdan önce bu hale gelmediler de Batıyı taklit ederek oraya gelmeye çalışıyorlar.

Peki, Afrika’daki animistlere ne oldu?

Peki, İnka, Güney Amerika’nın medeniyetlerine ne oldu, onlar niye Batı gibi olmadılar? Ortodokslar niye oraya gelmediler? Hatta ve hatta Katolikler, mesela Bertrand Russell’e göre de Katolikler de bu anlamda geridirler. O Protestanları bu konuda daha öne koymaktadır. Niye onlar gelemediler? Bütün bunlar belki de üzerinde yeniden düşünmemiz gereken temel meselelerdir. Belki modernliği tek tanrılı dinler açısından ele almamız gerekiyor.

Çünkü bu konuda en çok iddiası olan biz Müslümanlarız ve buraya baktığınızda modernlik aslında iki tane vahiy kaynaklı -bozuntuya uğramış olsa bile- dinin hakkından geldi. Bunlardan biri Hıristiyanlıktır, biri Museviliktir. Şimdi o üçüncü, tevhidin taşıyıcısı olan üçüncü bir din olan İslâm’la kavga halindedir. Onun için sık sık söylüyorum, bizim gerilimimiz Hıristiyanlıkla Müslümanlar, İslâm arasındaki bir gerilim değildir. Bu modern uygarlıkla ya da modern dünyayla, modern düşünceyle İslâm arasındaki bir gerilimdir. Bunu Hıristiyanların yaşadıkları üzerinden konuşmamız lazım.

Bizzat Hıristiyanlığın, Katolikliğin de modernlikle gerilimleri vardır. İşte Papa klonlamaya karşı çıkıyor, daha bunun gibi eşcinselliğe karşı çıkıyor, doğum kontrolüne karşı çıkıyor, çocuk aldırmaya/kürtaja karşı çıkıyor, bir can havliyle bir şeyler yapmaya çalışıyor. Yanlış ya da doğru, ama belli ki orada da bir gerilim var. Musevilikte zaten ciddi bir gerilim var.

Mesela Museviliğin aşağı yukarı modernliği kabul etmesi 100 yıl sürmüş. Kendileri ki Batı dünyasının içinde yaşamışlardır büyük çoğunluğuyla, aşağı yukarı 100 yıllık bir süreçten sonra Yahudiler modernliği kısmen içselleştirmeye başlıyorlar. Dolayısıyla da bu meseleyle üç dinin de problemi var ve bu meseleyi sadece İslâm Batı arasındaki, İslâm Hıristiyanlık arasındaki bir çatışmaya indirgememek lazım diye düşünüyorum. Dolayısıyla da burada İslâmcılığı bir tecdit olarak görmüyorum; evet İslâmcılığın bir tecdit tarafı var, onu kabul ediyorum, fakat ben tecdidi şöyle düşünüyorum: İslâm’ın idealleri gözetilerek yapılmış, geçmişe dönerek yapılmış bir faaliyet olarak, yani tecdit bir bakıma bozulmuş olanı asliyetine irca etmektir.

Oysa bizim tecditten bugün anladığımızsa modern olana ayak uydurmaktır. Yani bunu tecdit olarak bence almak mümkün değildir. Biz ancak belki onun bir fıkhi temelini yeniden düşünebiliriz, ama bunu salt anlamıyla tecdit olarak düşünmek mümkün değildir. Zaten eğer düşünürsek, mesela akıl hususunda, bilgi hususunda, birçok şey üzerinde konuşursak göreceksiniz ki bizle modernlik arasında ciddi bir uçurum çıkacaktır diye düşünüyorum.

Bu bağlamda İslâmcılığı biraz nefsi müdafaa olarak algılıyoruz. Bir zamandan itibaren başlatılan bir hareket olarak algılamakta yarar var. Modern dünyayla karşılaştık ve İslâmcılık ister istemez bir nefsi müdafaa hali olarak çıktı.

Bu neyle geldi?

Ordularla. Çünkü Batının icat ettiği teknoloji kendisini ordularla gösterdi.

Yalnız şunu da unutmamak lazım. Ordularla gelen modernlik sadece Müslümanların yüzleşmesi değil, Hindular, Taocular, dünyanın bütün toplulukları bunlarla yüz yüze geldiler ve hemen hemen hepsi kaybetti. Dolayısıyla da o günden itibaren insanlar modernliğin, -bizde de İslâmcılık böyle tartıştı- ilim ve fennini alarak kendileri olarak kalmak istediler.

Bizim İslâmcılığımızın da özünde bu vardır. Biz Batının tekniğini, ilmini alacaktık, ama kendimiz olarak kalacaktık. Peki, onları niçin alıyorduk? Çünkü nefsi müdafaada bulunmak için, Batının o hegemonyacı istilasına karşı kendimizi korumak için alacaktık bunları ve hemen hemen Hinduların da, Uzakdoğu’nun o büyük uygarlıklarının, Çin gibi, vesaire gibilerinin de temel amacı buydu, kendileri olarak kalmak. Çünkü hiçbir zaman insanlar başlangıçta modern bir hayat, modern bir düşünceye imrenmediler, tam tersine onu öteki olarak gördüler.

Müslümanlar da böyle gördü. Unutmayın o zaman binlerce insanın kasket giymediğinden dolayı aldığı riski, başına gelenleri o zaman anlamlı olmaktan çıkartırız. İnsanların kılık kıyafet hususunda gösterdikleri duyarlılık sıradan bir duyarlılık değildir. O bir dünya görüşünün aynı zamanda müdafaasıdır. Biz şimdi bütün bu sıkıntılı süreçten geçtikten sonra bunları giymenin doğal olduğu, tabi olduğu bir dönemde yaşadığımız için bu çoğunlukla bize tuhaf geliyor. Onun için sık sık söylüyorum, İslâm’ın kıyafeti yokmuş. Efendim bu biraz haddi aşmış bir laftır. Benim üstümdeki kıyafetin sahibi yoksa İslâm’ın da kıyafeti yoktur diyebiliriz. Evet, biliyorum, İslâm bir özel kıyafet insanlara sunmuyor, öyle bir endişesi yok. Tabii ki bedenin görünmemesi için bunu önemsiyor. Bedenin görünmemesi erkekler için de geçerlidir, kadınlar için de geçerlidir, ama biz bugün erkekler için olanını tartışmıyoruz.

Çünkü o özümsendi, şimdi kadının başörtüsünü tartışıyoruz, onunla bir zıtlaşmaya gitmişiz, ama bu bizim için de geçerli bir sorundur. Dolayısıyla da bu anlamıyla eğer benim üstümdeki kıyafetin bir sahibi yoksa eyvallah, İslâm’ın da bir kıyafeti yoktur deriz. Yok, ama eğer benim bu kıyafetimin bir sahibi varsa, moda dediğiniz bir şey onu var edip beni de almak mecburiyetinde bırakıyorsa, İslâm’ın da bir kıyafeti vardır. Bir din düşünün, tuvalete giderken, yatakta yatarken sizin bütün hareketlerinizi düzenliyorsa onun kıyafet hususunda söyleyecekleri vardır ve söylemiştir de. Onun için kalkıp İslâm’ın bir kıyafeti yoktur demek meseleyi çok hafife almak olur. IV Burada amacım geçmişi eleştirmek değil. Çünkü bizim bir kere bir tarih algımız yoktur.

Bunu belki biraz çok büyük bir iddia gibi söyleyeceğim. Evet, Müslümanların bir tarih algısı yoktur, biz geçmişe ne şekilde bakacağımızı bilmiyoruz. Hatta ve hatta modern tarih algısını da yeteri kadar anladığımız söylenemez. Kur’ân’dan nasıl bir tarih algısı çıkartacağımız hususunda da ciddi handikaplarımız vardır. Çünkü biz artık modernliğin tarih algısına benzer bir tarih algısı üzerinden düşünüp konuşuyoruz.

Kur’ân’dan da öyle bir tarih algısı üretmeye çalışıyoruz.

Biliyorsunuz modern zamanlarda ilerleme üzerine kurulan bir tarih algısı var, yani ilkellikten mükemmele doğru giden bir tarih ve zaman algısı söz konusudur. Ona progres diyorlar. İslâmcılığın üzerinde kafa yorduğu üç şey var: İlim, fen, terakki. Acaba İslâm terakkiye mani midir, değil midir? İlim ve fense bu konuda biraz muaf tutulmuştur. Çünkü onların bir teknik meseleleri olduğu için onlar için böyle bir şey söz konusu değil, ama gerçekten de İslâm terakkiye mani midir, değil midir? sorusu ciddi şekilde kafaları meşgul etmiş. Burada oryantalistlerin ciddi saldırısı var bu konuda, o saldırıya bir cevap üretmenin de gayreti var. Bunun belki de en dikkat çeken örneği Renan’ın yaptığı suçlamadır. Namık Kemal’in de ona verdiği cevaptır.

Fakat dediğimiz gibi geçmiş Beytü’l-Hikme’nin kuruluşundan sonra eski Grek eserlerinin tercümesiyle onlara verilen cevaplar da o Grek düşüncesinin dünyası ve mantığı üzerinden ortaya konmuştur. Bence karşıdakine cevap verip bir bakıma kendini müdafaa etmek için onun mantıksal ve kavramsal kalıplarını kullandığınızda siz onun bir bakıma dolaylı olarak tuzağına düşmüş oluyorsunuz. Dolayısıyla benim de anladığım kadarıyla kelam, bizdeki kelam geleneği ciddi şekilde eski Aristocu, Eflatuncu düşüncenin tesiri altındadır ve onların dünyasında şekillenmiştir. Şimdi İslâmcılığın bu ilerlemeci tarih, vesaire meseleleri üzerinden konuşmaları da genelde gene Batının bu kavram ve kalıpları üzerinden şekilleniyor aşağı yukarı. İslâm terakkiye mani midir, değil midir? Peki, terakki nedir? Teknik, teknolojik bir mesele olarak algılanmıştır.

Bugün Müslümanlar da bunu böyle anlıyorlar. Yani dolayısıyla buradaki evet, o gün öyleydi. O gün biz fili görmüyorduk. Ayaklarından, bir yerlerinden sarılıp onu tarife çalışıyorduk. Çünkü dediğimiz gibi öyle vaktimiz de yoktu. Yukarı tepeye çıkarak o fili bütün olarak bakmaya vaktimiz de yoktu. Belki şöyle diyebiliriz, bir kısmımız işte böyle dışarıdan dokundu, reddetti onu, onlar telef oldular. Bir kısmı da dedi ki, bu böyle olmaz. Daha sonraki süreçlerde biz bu Truva atının içine girelim, onu iyice anlayalım, dinleyelim, ondan sonra onun üstesinden gelelim diyenler oldu. Fakat onun içine girenler bir daha da çıkamadı. Bizden ayrıldılar, koptular. O zaman biz nasıl bir yol izleyeceğiz? Çünkü burada ya böyle dışarıdan bakıp, kontrol edip reddetmek ya da kabul etmek var ya da onun içine girip her şeyi iyi öğrenmek var. Bu güzel bir fikir, ama girenler hep onun içinde onun tarafına geçtiler diyeyim. Yani bir bakıma orada öğrendiklerinin ışığından kalkarak bu sefer İslâm’a bakmaya başladılar. Yani bugün bizim yaşadığımız ciddi sıkıntı bu.

Biz sosyolojinin, psikolojinin, felsefenin, iktisadın, yani özellikle mesela televizyonlarda erkek olarak da, ama özellikle kız evlatlarımızın da bazı ailevi meseleleri televizyonda tartışırken dikkat ediyorum, modern psikoloji ve psikiyatrinin bütün kavram, kalıpları, Freudcu, Adlerci bakış açısı ile konuşuyorlar. Böyle bir şey olmaz, bu bir cinayettir. Yani Freud id, ego, süper ego diye ayrımlarda bulunuyor. Yani insanın bütün yapıp ettiklerini insanın cinsel gücüyle açıklamaya çalışıyor. Siz bunun üzerine kurulmuş bir psikolojiyle, Müslümanların sorunları üzerine nasıl konuşabilirsiniz ya da mesele ne diyor, Oedipus kompleksi diyor. Bu nedir? Babayla oğul arasında cinsiyetten doğan bir çatışma. Bu ne demektir? Demek ki her aile bir çatışma üretiyor. Baba oğul arasında, yani bir insan evleniyor, oğlu olduğu andan itibaren orada cinsellik temelli bir çatışma doğuyor. Bu ne demektir? Demek ki ailede sürekli olarak bir çatışma vardır.

Çözüm nedir?

Bu ailenin ya da bu baba oğulun ayrılması, bırakıp gitmesi.

Böyle bir aile modeli ya da böyle bir kabulden hareket ederek böyle bir aile modeli benimseyebilir miyiz? Bir baba oğul ilişkisini bu temelde kurabilir miyiz, düşünebilir miyiz, bu bir intihardır. Ne demek baba oğul arasındaki çatışmayı bir cinsellik temelinde ele almak? Bu psikoloji bütün bunlardan hareket ederek konuşuyor ve biz bunu alıyoruz, Müslümanların sorunlarını anlamaya ve o sorunları çözmeye çalışan bilgi olarak kullanıyoruz. Bu olacak iş değildir. Oysa İslâm bu meseleyi bir başka türlü kuruyor, babanız anneniz yanınızda ihtiyarladığında “öf demeyin!” diyor. Yani çatışmadan çok bir sorumluluk, iyi kötü uyum yolunu ayırmak, bir sürü şey olmak, çünkü onun hakkını öbür dünyada ödeyeceğiz. Yani bir sürü şey.

Demek istediğim, sosyolojinin, psikolojinin, pedagojinin, iktisadın projektörlerinin altında İslâm’a bakıyoruz, İslâm burada bir nesne, bakıyoruz. Oysa olması gereken benim kanaatime göre, İslâm’ın projektörleri altından sosyolojiye, psikolojiye, psikiyatriye, iktisada bakmak, ne demek bunlar? Burada özne ve nesne ilişkisi var en basitinden. Siz İslâm’ı eğer özne yapacaksanız bunları nesne yapmanız lazım. Elbette ki iktisat önemlidir, yani karnım açsa bu konuşmayı ben burada yapamam.

Yani bu kesin, ama karnın tokluğu demek insanın bütün dünyasının anlam bulması demek değil ki. Yani insan hani diyorlar ki yalnız ekmekle yaşamaz, yalnız özgürlükle yaşamaz, bütün bunların hepsinin önemli bir tarafı var, ama siz küçük bir parçayla insan dediğimiz varlığı açıklamaya çalışıyorsunuz. Dolayısıyla da bu bakış biçimi parçalı bir bakış biçimidir, zaten İslâm’a uygun değildir. Ondan dolayı da dünün Müslümanları Allah rahmet etsin onlara, böyle bir şey yapacak durumda değillerdi.

Ne onlardan bunu bekleyelim, zaten zamanları da yoktu, tsunami geldi vurdu. Şimdiyse tsunaminin yarattığı ortamda biz doğduk büyüdük ve artık onu tanıyoruz. Onun rengini iyi kötü tanıyoruz, onun dünyasında yetiştik, ama elbette ki yabancılaştık kendi dünyamıza da ciddi şekilde. V Eskiden bir sahne vardı, oyuncular vardı, oynanan bir oyun vardı, dekor vardı. Bunların hepsi iyi kötü bize aitti. Tamam, belki problemler vardı, ama bize aitti. Sonra bir müddet sonra oyuncuların üstündeki elbiseler değişti, dekorun bir kısmı değişti, bizzat oyunun kendisi değişti. Bir gün baktık ki bütün dekor, oyun, aktör, giyim kuşam hepsi değişti. (...)

Devam Edecek...

hartaraf.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür