Cevdet Işık Yazdı: İnsan Tanrılaşırsa Ne Olur?

Bu hususta bilimkurgu olarak yazılmış kitaplardan birisi, yazarı Aldous Huxley olan “Cesur Yeni Dünya” romanıdır.

Cevdet Işık Yazdı: İnsan Tanrılaşırsa Ne Olur?
Cevdet Işık Yazdı: İnsan Tanrılaşırsa Ne Olur? Zehra

Haddini bilmemenin bir sonucu olarak insan, tarih boyunca aşağılayıcı, küçük düşürücü çok değişik konum ve özelliklerin sahibi olmuştur. Beyhude çabaların bir neticesi olarak ibretlik levhalar oluşturan söz konusu hadsizliklerden insanların gereken dersleri çıkarttığını söylemek, ne yazık ki mümkün değildir.

İnsanın ‘insan’ kalma sorunu insanlık tarihinin en önemli sorunudur. Bunun en önemli nedeni olarak insanın, ‘nisyan/unutma’ ile birlikte ‘çok aceleci’ bir yapıda olması akla gelen ilk nedenlerdendir. Ayrıca ihtiras ve şehvetin kamçıladığı sahip olmak ve sahip olmanın bir sonucu olarak da kibir ve istikbar, insanı insan olmanın sınırları dışına atan nedenlerdendir.

İnsanın aceleci bir yapıda olması, belirlediği hedefleri gerçekleştirmede çok acele hareket etmesine sebep olmuştur. Çünkü insan biliyor ki bu dünya hayatı kısa olup, gerçekleştirmek istedikleri de çok zordur. Hatta zordan da öte imkânsızdır. Bu kısacık hayatta bütün bir güç ve yeteneklerini, bir ‘cenneti’ inşa etmek adına sarf etmektedir. Üstelik ‘ölüm’ gibi her şeyden daha somut ve gerçek, kapı gibi bir hakikat karşısında durduğu halde. Ölüm çanları kulakları sağır edercesine çaldığı halde…

İnsan gerçekten nisyan/unutkanlık ile maluldür. Tabi bu maluliyetin insan için yararları yok değildir. Eğer insan unutmasaydı nasıl bir hayatı olurdu? Acılara nasıl katlanır ve sevinçleri nasıl sürekli yaşardı? Acıları da sevinçleri de biteviye sürdürmek katlanılacak bir durum değildir.

Rabbimize hamd olsun! İnsanı hem güzel bir fıtrata sahip olarak dengeli yaratmış hem de sahip olduğu bu dengeyi korumasına yardım edecek dengeli bir ortamı yaratmış. O’na da, O’nun Şanı’na da ancak bu yakışırdı. İnsan gerektiği gibi aklettiği zaman, O’na hayran ve kurban olmaktan kendisini kurtarabilir mi?

Unutmanın insan için tehlikeli olanı, insanı isyankâr sıfatıyla muttasıf kılan unutmadır. Yani insan niçin yaratıldığını bilmezse, nasıl yaşayacağını da bilmeyecektir. Bu durumda haddini bilmediği için, ayakları yere basmayacak ve hem kendisini hem de yaratıcısını unutacaktır.

İnsan için hem komik ve hem de trajik olan, insanın kendisini tanrı olarak görmesi, tanrıdan rol çalmasıdır. Tarihte kendisinin tanrı olduğunu söyleyen nice aşağılık varlıklar gelip geçmiştir. Niye aşağılık varlık diyorum? Çünkü böyle yapanlar sadece kendilerini değil, aynı zamanda hemcinsleri olan diğer insanları da aşağılamak suretiyle tanrılık iddiasında bulunmuş oluyorlar. Yani tanrılık iddiasında bulunmak en başta insana en büyük saygısızlık olmaktadır. Bu aşağılık mahlûkların hepsinin de akıbetleri çok feci olmuş ve zarar, ziyan ve hüsran ile sonuçlanmıştır. Onlardan arta kalan sadece ve sadece harabeye dönerek virane olmuş mekânlardan başka bir şey olmamıştır.

On sekizinci yüzyılda aklın öncülüğünde dine/kiliseye karşı yapılan itirazların sonucunda başlayan çağa Aydınlanma adı verildi. Aydınlanmanın öncü filozofu olan Immanuel Kant’tır. Kant, aydınlanmayı “insanın ergin olmamasının sonucu olarak, kendi girmiş olduğu vesayetten kurtulması” olarak tanımlamıştır. İnsan kilisenin vesayetinden belki kurtuldu ama bundan sonra kilisenin yerine kendi aklını yerleştirdi.

Aydınlanma sürecinde insana önerilen, tanrıdan bağımsız olmak ve böylece özgürlüğe ulaşmaktı. Böylece gelinen noktada insan için yeni tanrı ‘akıl’ olarak kabul edilmiştir. Elbette bu durum aleni olarak böyle dillendirilmese de, toplumsal yapının işleyişi bakımından, tanrısal öneri ve niteliklere hayat hakkı tanınmaması şeklinde olmuştur. Bu sürecin yüzyıllar sonrasında insanlardaki karşılığı, hayallerin uzanabildiği yere kadar tanrısı ‘insan’ olan dünyaları kurgulamak olmuştur. Bu hususta bilimkurgu olarak yazılmış kitaplardan birisi, yazarı Aldous Huxley olan “Cesur Yeni Dünya” romanıdır.

Söz konusu roman okunduğu zaman, başlığa aldığım sorunun teorik cevabını bulmak mümkündür. Teorik cevabı diyorum, çünkü pratik cevaplarını insanlık tarihine baktığımızda oldukça çok sayıda görebiliriz. Teori, yaşanmamış varsayımlardan oluştuğu için, insanın her konuda iyi olduğunu düşündüğü her türlü fikir ve düşünceyi dile getirmesi zor değildir.

“Cesur Yeni Dünya”da Aldous Huxley’in yaptığı şey, “farklı ve daha yumuşak bir totalitarizm şeklini” sunmaktır. Margaret Atwood’un kitaba yazmış olduğu sunuş yazısında kitapla ilgili şunları yazmaktadır: “Refahın gaddarlıkla değil de mühendislikle, şişelerde büyütülen bebeklerle, hipnoz üzerinden iknayla, üretim çarkının tekerleklerini sürekli döndüren sınırsız tüketimle, yönetimdekiler tarafından dayatılan, cinsel hüsranı ortadan kaldıran rastgele birlikteliklerle, oldukça zeki bir idari sınıf ile basit işlerini sevecek şekilde programlanmış yarım akıllı işçilerin oluşturduğu alt grup arasında değişen, önceden belirlenmiş bir kast sistemiyle ve somayla, yani hiçbir yan etkisi olmaksızın anında mutluluk veren bir ilaçla elde edildiği bir totalitarizm.” (s.7)

İnsanın yapıp edebileceği en mükemmel dünyaya, bu yumuşak totalitarizm penceresinden bakıldığı zaman, tümüyle bir fiyasko ile karşılaşmaktayız. Yazarın öngörüsünü ele aldığımız zaman, günümüzün teknolojik ilerleyişinin netice itibariyle bu istikamette olduğunu söyleyebiliriz. Küçük bir azınlığın bütün bir insanlığı istedikleri gibi evirip çevirebileceği sonucuna rahatlıkla varabiliriz. Edinilen bilgiler çerçevesinde, insanın kimliğini oluşturan niteliksel/niceliksel bilgilerin elde edilmesi ve bu bilgiler çerçevesinde gönüllüce katlanılan totaliter bir dünyanın oluşturulabileceğini söylemek mümkündür.

Bütün bunların anlamının iyi kavranması gerekmektedir. İnsan böyle bir gidişle aslında tanrılaşma hevesini de gerçekleştirmiş olmaktadır. “Her şeyin ulaşılabilir olduğu bir dünyada hiçbir şeyin anlamı yoktur.”  “Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.”

Oluşturulan bir çamur deryası ve isteyenin istediği kadar yuvarlanabileceği bir dünya ile karşı karşıyayız. En ufak bir farklılığa ise tahammül yoktur bu dünyada. Farklılıklar, düzen için tehlikeli görülmekte ve derhal sürgün edilme sebebi olmaktadır. ‘İnsan tanrılaşırsa ne olur’ sorusuna, ‘farklılıkların silindir gibi ezildiği bir dünya olur’ cevabı ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki Rabbimiz farklılıklara nasıl bakmamızı istiyordu; birer ayet ve zenginlik olarak bakmamızı istiyordu.

İnsanın tanrılaştığı bir dünyada çok değil az bilmek esastır. Eğer toplumun iyi ve mutlu üyeleri olunmak isteniyorsa, ne kadar az bilinirse o kadar iyi olacaktır. “Toplumun omurgasını düşünürler değil, oymacılar ve pul koleksiyoncuları oluştururlar.” Mutlu mu olmak istiyorsun? O zaman yapmak zorunda olduğun şeyi sevmelisin. “Tüm şartlandırmaların amacı budur: İnsanlara, kaçınılmaz toplumsal yazgılarını sevdirmek.”

Senin herhangi bir niyeti taşıman gerekmiyor. Ola ki bütün gayretlere rağmen yine de bir niyetin oldu. Hiç fark etmez. “İyi niyetli olanlar, kötü niyetlilerle aynı tarzda davranıyorlardı.” Aksi takdir de değişim denen yıkıcı süreç başlamış olur ki bu da tanrılaşmış insanın tanrılığına bir saldırıdır. “Değişmek istemiyoruz. Her değişim istikrar için bir tehdit unsurudur.” Bütün bir modern zamanların sürekli olarak bizi alıştırdıkları davranış kalıpları, sonuç itibariyle “Cesur Yeni Dünya”daki elitist aşağılık dünyanın aşağılık bir elti yapma istikametine zorlamaktadır. Onun için düşünmek güzeldir, farklı olmak güzeldir, soru sormak güzeldir ve en önemlisi de itiraz etmek güzeldir.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Atasoy Müftüoğlu Yazdı: Statü ve çıkar mücadeleleri yeni bir putperestliğe dönüşüyor.
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür
Ali Bulaç Yazdı: Kelam-ı Muhammed: Dil, toplum, kültür