M. S. Okuroğlu yazdı: Atasoy Müftüoğlu'na 15 Temmuz ya da Ömer Halisdemir üzerinden neden saldırıldı?

İslâmî Analiz Misafir Kalemler Köşesi'nde yazan Dr. Mehmet Selahattin Okuroğlu, "Yoz Medya, 15 Temmuz Gerçeğini Yansıtabilir Mi? (Ömer Halisdemir ve Diğerleri)" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

M. S. Okuroğlu yazdı: Atasoy Müftüoğlu'na 15 Temmuz ya da Ömer Halisdemir üzerinden neden saldırıldı?
M. S. Okuroğlu yazdı: Atasoy Müftüoğlu'na 15 Temmuz ya da Ömer Halisdemir üzerinden neden saldırıldı? Zehra

İslâmî Analiz Misafir Kalemler Köşesi'nde yazan Dr. Mehmet Selahattin Okuroğlu, "Yoz Medya, 15 Temmuz Gerçeğini Yansıtabilir Mi? (Ömer Halisdemir ve Diğerleri)" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Okuroğlu, Ömer Halisdemir ile ilgili bir kısım sözleri çarpıtılarak gündeme getirilen Atasoy Müftüoğlu'nu ele aldığı yazısında, "Nur yüzlü adamın adını bizler iyi biliyoruz. Atasoy Müftüoğlu. Bugün olduğu gibi gelecekte de bu isim bilinecek. Çığırtkanları ve tetikçileri ise, hiç kimse hatırlamayacak." ifadelerini kullandı.

Bahsi geçen yazı şu şekilde:

“…İtiraz eden kişi, sadece bozukluklara değil bunları mümkün kılan araçsallaşmaya ve dikilen idollere karşı çıkıyorsa; tüm bu tezgâha izin verebilen pasif bilince/bilinçsizliğe karşı haykırıyorsa, elbet, ona kudurmuşca saldırırlar. Tarihe geri dönmemiz için uğraşan lekesiz aklın duru gün ışığı, kölelikten kararmış zihinlere tarihin en büyük tehdidi gibi görünür…”

Aslında olaylarla değil olgularla uğraşmalı. Ancak olaylar bazen, olguyu öyle bir serer ki göz önüne, zikretmeye değer. Medyalaşmanın yozluğu içinde demokrasiden dem vurmanın ikilemini görmek için, halktan örneklere bakalım önce.

Karadeniz Bölgesi’nden misal; bir hurdacı, mutlak tarım arazisini işgal ve imha etmiş. Yaptığını örten şey, çit yaptığı çirkin teneke levhalar ve bunlara acemice çizilmiş devasa boyutlu asker resmi. Dikkatle bakınca resmin Ömer Halisdemir’i temsil ettiği anlaşılıyor; “girişimi” yasadan koruması için… Buna çok uzak olmayan bir yerde, bir Karadeniz yaylasında ise, imar barışını fırsat bilip son anda dikilmiş kaçak çirkinlik kümesi. Ne ad verilmiş dersiniz? “15 Temmuz Mahallesi”…

Genel vahametin parçası olan küçük çıkarcılara gülmek mümkün. Ancak yaşadığımız durum, tarihsel zamandan dışlanmanın acınası haliyle ilişkili ve hiçbir gülünç durum, bilinçsizliğin trajedisini katlanır hale getirmez, getirmemelidir. Paraya tapan; iktidarı ise sadece avantanın kaynağı olarak gören şeyleşmiş bilinç, büyük çıkar sahiplerini taklit eder sadece, fırsat peşinde koşmak için. Küçüklerin taklit ettikleri çıkar ağaları ise, küresel patronlara öykünür. Küresel efendilere komşu olmak, belki onların köpekleriyle aynı kaldırımda yürümek onuruna erişmek uğruna, sermaye kaçırıp Londra’dan emlak alırlar. İşte böylelerinin beslemesi olursa medya, vahameti asla ifşa etmez; aksine, hamaset söylemi ve propaganda diliyle vahameti arttırır. Gerçeği haykıran ise, karanlığı sevenler için düşmandır. İslam’ın aydınlık bilincine sahip olabilseydik eğer sadece kendi topraklarımızda değil tüm dünyada, karanlığı sevenlerin gidecek mekânı, çıkacak bir ekranı bulunmayacaktı.

Modernlik dediğimiz şeyin, medyayla birlikte ortaya çıktığı söylenir. Ancak Batı’nın tanımladığı haliyle modernlik iki yüz yıldır bunalımlı, hasta ve nihilist. Haliyle, bu durumun parçası olan medyayı basın, matbuat ya da okuryazarlık çerçevesinde anlamak naiflik olur. Parayla ve parayı elde tutan ekonomik/politik iktidarla iç içe geçmiş, organize bir yapıdan söz ediyorum. Artık matbuat yoktur, medya vardır ve iletişim ağı insanlara bilgi sunmak derdinde değildir; düşündüklerini kontrol etmek, o da olmadı, düşünmekten vazgeçirmek peşindedir. Tahakküm eden ya da tahakküme maruz bırakılmış, tüm insanlık, aynı sisteme (vahşetle) dâhil edilmiştir. Müslüman, Hristiyan ya da dinsiz fark etmez.

Elbet, tahakküme maruz kalmış, bağımlı ve boyunduruk altındaki tarafta olmak, daha acı vericidir. Tahakküme maruz kalanlar ya da köleleşenler içinde, tarihsel ve evrensel bir sorumluluğa sahip olanların hali ise en acıklısıdır. İşte o, madundur. Müslümanların tasvir-i hali bu çerçevede anlaşılabilir.

“Muhafazakâr” adıyla kendisini yutturan medya, tüm ülkelerde Kuzey Amerika’da dikilip prova edilen elbiseleri giyer; aynı temalara, aynı işleyişe sahiptir. Kendi okuyucularını kandıranlar, aslında çok acıklı bir taklidin gönüllü köleleridir. Bu noktada muhafazakâr, aslında statükonun koruyucusu demektir.

Statüko küresel olduğuna göre, muhafaza edilen şey milli değildir; küresel olanın, sahte evrenselin ta kendisidir. Tek fark, New York Times’a göre dikilmiş elbisenin bizimkilerin üzerinde sırıtması olabilir. Batılı araçsal aklın, eleştirelliğe engel olmak için dikkatle gerçekleştirdiği modern mit (efsane) ya da put (idol) üretimi, bizimkilerin elinde, kendi rezilliklerini ele vermeye yarar. Yine de fark edebilmek, hayatının birazında olsun furkan günlerini yaşamış olanlara mahsustur.

15 Temmuz’un, çıkar ve güç ilişkilerini her koşulda ve her kadroyla sürdürmeye müptela kesimlerce zırh edinilmesi; daha da kötüsü, bir bozukluğu teşhis ettiğinde ona itiraz eden akl-ı selime, 15 Temmuz ya da Ömer Halisdemir üzerinden saldırılması/saldırılabiliyor olması hepimiz adına çok acıklı, çok acınası bir durumdur. İtiraz eden sadece bozukluklara değil, bunların gerisindeki araçsallaştırmaya ve dikilen idollere karşı çıkıyorsa; tüm bu tezgâha izin verebilen pasif bilince/bilinçsizliğe karşı haykırıyorsa, ona kudurmuşca saldıracakları da bellidir. Tarihe geri dönmemiz için uğraşan lekesiz aklın duru gün ışığı, kölelikten kararmış zihinlere, tarihin en büyük tehdidi gibi görünür. Üçüncü el küresel aracıların elinde medya, gerçeğin değil propagandanın, provokasyonun ve insan bilincini şeyleştirmenin bayağı aygıtıdır. İşte böylece, ekrana çıkan kifayetsiz çığırtkanlar, hakikatin ifadesine hücum ederler. Bunların ipini tutanların ise tasmasını, uzaktaki büyük sahipleri tutmaktadır: Düşünen ve konuşan linç edildiğine göre, küresel statükonun zincirlerini kıramayacağımızdan emin, insanlığı sona sürükleyen küresel efendiler…

Sömürülmek ve idare edilmek vahimdir; ancak, bu durumun farkında olmayıp hamaset söylemini benimsemek ve şehitlikten dem durmak, çok daha vahim.

Sistemin, milli görünen ancak, yozlaşmış (üçüncü el) küresel aracılarının kullanmayı, arkasına saklanmayı; böylece, kendi kepazeliklerini saklamak için sömürmeyi umdukları kişi ve kavramlar, Müslümanlara aitse eğer, hepimiz öfkeyle dikilip itiraz etmeye hazır olmalıydık hâlbuki. Şehit Ömer Halisdemir, işte bu minvalde kendi gerçekliğinden koparılıp araçsallaşanlar arasında belki en acıklı örnek. Şunu korkmadan ifade edelim: Ömer Halisdemir, emirleri uygulayan ve şehadetin işinin parçası olduğunu bilen bir askerdi. Neredeyse tüm hayatı boyunca bunun için yaşadı. O gün kendini feda eden 248 kişinin ise, kahir ekseriyeti sıradan vatandaşlar, kendi halinde Müslümanlardı. Sabah karargâha değil, otobüsle işlerine gidecek insanlar, hatta bir maaşı dahi olmayan işsizler. Bilinci şeyleştiren dilin tâbîleri olmasaydık eğer, hangisinin daha faziletli olduğu konusunda hiç kimse bize dayatmada bulunamazdı. Neden pijamalı adamı hatıra getiren yok? Peki ya, 16 yaşındaki oğluyla birlikte katledilen Erol Olçok? Ömer Halisdemir üzerinden bir söylem kuruldu ise, burada bir tuhaflık olduğunu ifade etmenin nesi garip? Bildiğim tek şey, antik çağdan beri nerede bir idol varsa, orada çirkin işleri, fenalığı ve azgınlığı sürdürenlerin saklandığıdır. Asker ya da sivil, yattığı yerde tüm şehitlerin, kendilerini araçsallaştıranlardan ötürü acı çektiğinden de eminim.

Bu kadar da değil, daha fazlasını söylemeliyiz: Bizler, bu toplum ve bu düzen, gençlere istikbal için örnekler sunamıyoruz. Gençlere ideal olarak sunulan tek seçenek, emir komuta zinciri içinde can vermek, öyle mi? İlk Müslümanların duru aklına sahip olabilseydik eğer, hepimiz şöyle sorabilirdik:

Mühendislerimiz nerede? Sanatçı ve tasarımcılarımız… Üretim ilişkilerini kökten değiştiren sanayicilerimiz… Eserleri her dile çevrilmiş edebiyatçılarımız nerede? Dünyaya fikirlerini okutan düşünürlerimiz, bilimi tüm insanlığa öğreten akademisyenlerimiz var mı bugün? Yüz yıl kadar önce, asla idol olmayı kabul etmeyecek bir şair, Mehmet Akif bunu sormuştu. Halen hiç birisi yok, modern çağın tahakkümüne yanıtımız yok ve tek ideal, asker olup can vermek.

Yine de nur yüzlü bir adam, hiç değilse tek bir adam, çıkmış soruyor. Bundan memnun olmak varken saldırıya geçmek, bir şeyleri sorgulamak için çağrıda bulunanlara karşı çığlıklar atmak neden? Yanıt basit. Araçsal aklın kudurmuş çıkar beklentisi. Hamaseti söylem edinmiş propagandanın dili, provokasyonla sosyal medyayı harekete geçirmek istedi. Çok şükür tutmadı. Sosyal medyada pek az rastlanan bir şey oldu ve insanlar, “dur” diyebildi. Düşünsel uyanışın pek az umudundan birisi ayakta kaldı, kalmayı da sürdürecek.

Nur yüzlü adamın adını bizler iyi biliyoruz. Atasoy Müftüoğlu. Bugün olduğu gibi gelecekte de bu isim bilinecek. Çığırtkanları ve tetikçileri ise, hiç kimse hatırlamayacak.

İslami Analiz

 
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...