Cevdet Işık Yazdı: Küresel Tahakküm Sistemine Karşı ‘Hilafeti Hatırlamak’

Müslümanların müslüman olarak varlıkları söz konusu olmadığı zaman, dünyadaki yeri belirsiz olacağından, neye ve kime karşı çıkacağını, neyi ve kimi destekleyeceğini bilmeyecektir.

Cevdet Işık Yazdı: Küresel Tahakküm Sistemine Karşı ‘Hilafeti Hatırlamak’
Cevdet Işık Yazdı: Küresel Tahakküm Sistemine Karşı ‘Hilafeti Hatırlamak’ Zehra

Dünya sisteminin kurucuları olan Batı dünyası (Beyazlar), asırlardır dünya halklarının başlarına getirmedik bela, yapılmadık eza bırakmadılar. Süfli emelleri uğruna sadece insanlar değil, aynı zamanda cemadat, nebatat ve hayvanat âlemleri de en büyük talanların ve en büyük bozgunların nesnesi oldular. Tabi bunun sebebi Batılı güç odaklarının sahip oldukları olağanüstü güç ve yetenekten kaynaklanmıyor. Bu durumun en önemli sebebini başta Müslümanlar olmak üzere, dünya halklarının sahip olması gerekirken, bir türlü sahip olamadıkları kimlik ve özgüvenlerini oluşturan değerlerdir. Eğer size ait herhangi bir değer ile yaşamıyorsanız, o zaman aslında siz de yok hükmündesiniz.

‘Beyazların hâkimiyeti’ küresel bir tahakküm sistemi haline gelmiştir. İnsanın ve hayatın bütün yönleri ‘Batılı bir ufka referansla’ ele alınmakta, değerlendirilmekte ve disipline edilmek suretiyle denetlenir hale getirilmektedir. Böylesine bir tahakküme maruz kalan dünya halklarının, özellikle de Müslümanların alternatif olabilecek, ne düşünsel ne de eylemsel bir duruşları görülmemektedir. Dünya sisteminin oluşturduğu çit’i geçme iradesini göstermek bir tarafa, söz konusu çit’in farkına bile varılmaması, oldukça trajik bir durum olarak karşımızda durmaktadır. Durum bundan ibaret olunca ‘müslüman otonomisi’ diyebileceğimiz özgün yapı ve oluşumlar da meydana gelmemektedir.

Müslümanların müslüman olarak varlıkları söz konusu olmadığı zaman, dünyadaki yeri belirsiz olacağından, neye ve kime karşı çıkacağını, neyi ve kimi destekleyeceğini bilmeyecektir. Burada yaşanacak en büyük facia ‘adil olma kabiliyeti’nin yitirilerek kaybedilmesi ve dolayısıyla terk edilmesidir. Artık olan ile olması gereken arasındaki boşluğun kapatılması hayaller âleminin bir unsuru olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu şekilde zaman değirmeninde öğütülen halkların sayısını ancak Allah bilmektedir. Çok uzaklardan bir örnek vermek yararlı olacaktır. “M.Ö 614’te Ninova’nın yıkılmasından sonra Asurlular bellekten kaybolmaya başladı. Biyolojik varlıklar olarak Asurluların kaybolması olası değildir, ancak bir etno-politik varlık olarak gözden kayboldular.”[1]

Salman Sayyıd, Hilafeti Hatırlamak adlı ‘siyaset teorisi’ türüne dâhil olan önemli kitabında, isimlendirmenin basitçe bir etiket şeklinde algılanmaması gerektiğini, isimlendirilen şeyin içsel özelliklerini yansıtması gerektiğini dile getirerek şöyle der: “İsimlendirme eylemi, tarih yapmanın alıştırmasıdır; sadece isimleri olanlar kendi tarihlerini yazabilirler; sadece isimleri olanlar kendilerine bir kader tayin edebilirler. (…) İslam ismiyle müslümanlar tarihe (mü)dâhil olmuş, isminin hatırlanmadığı şartlarda müslümanlar bir “tarihsiz halk” (people without history) haline gelmiş ve bu sebeple bir halk olma özelliğini bile kaybetmişlerdir. İnsanlar bir geçmişleri olmadığı için değil, paradoksal olarak geleceğe kendilerini hikâye edemedikleri için tarihsizleşir. Tarihsiz halklar ise ya isimsizdirler (ve dolayısıyla gerçekte bir halk değildirler) ya da başkaları tarafından isimlendirilmişlerdir.”[2]

Yüzyıllardan bu yana devam ede gelen isimlendirmelerin ve dolayısıyla gündemleri belirleyenlerin Batılılar olduğunu biliyoruz. Zira Müslümanların yaşamış olduğu mağlubiyetlerden sonra, tarihten çekilmeleriyle beraber sadece etiket üzerinde kalan isimleriyle iktifa etmelerinin sonuçlarını yaşamaya devam etmekteyiz. Öylesine bir algı körlüğünü yaşıyoruz ki, bir türlü geçmişin üzerimizdeki sarhoş edici zaferlerinden kurtulamıyoruz. Bir türlü gerçek hayatlara sahip olmayı beceremiyoruz. Cellâdına âşık zavallı biçareler olmayı marifet saymaktayız. Bizi mağlup ederek hayati fonksiyonlarımızı felce uğratmış olanların şiarlarını şiar, kıyafetlerini kıyafet, adetlerini adet edinmekteyiz.

Salman Sayyıd’ın kitabı Hilafeti Hatırlamak, Müslümanların tarih içindeki yerlerini alması, kendi gündem ve isimlendirmeleriyle var olmaları için, öteden beri sorun olarak karşımıza dikilmiş hastalıklara ve çözüm yollarına dikkat çekmektedir. Muhakkak surette okunmalı, üzerinde sabır ve ciddiyetle durularak mütalaa edilmelidir. Gerçek isimlere, gerçek anlamlara ve gerçek gündemlere sahip olmanın yolu ciddi okuma ve mütalaalardan geçmektedir. Kitaptan çıkardığım çokça notlardan bazılarını paylaşmak faydalı olacaktır.

Kur’an

“Kur’an, sadece ümmetin temelini atmakla kalmaz, aynı zamanda bir temel olarak hareket eder.” (s.254)

“Kur’an’ı okumak, doğrusal olmayan bir metni okumak demektir ve doğrusal olmayan bir metni okumak kolay bir uğraş değildir. Tabii ki Müslümanlar, bu çabalarında Kur’an’ı kendilerine rehber alırlar. Zira Kur’an hidayeti arayan herkes için açık bir rehber olduğunu söyler. Diğer bir deyişle Kur’an, hidayeti arayanların metinselliğinin karmaşıklığına rağmen onu bulacaklarını ve ayetlerinin anlamını açığa çıkarmakta başarılı olacaklarını sürekli hatırlatır.” (s.259)

“Kur’an’ın ümmete rehberlik etme kabiliyeti, diri kalma kabiliyetine; birtakım basmakalıp sözler haline gelmesine değil, ancak anlam dolu ve böylece kayda değer kalma kabiliyetine bağlıdır.” (s.270)

“Kur’an’ın ihtilafsızlaştırılması onun depolitizasyonunu ima eder. Kur’an’ın depolitizasyonu, depolitize olmuş bir İslam olasılığı demektir. Depolitize olmuş bir İslam vizyonu ise, birçok Müslümanın yanı sıra (Müslüman ve Müslüman olmayan) İslamofobikler için büyük bir cazibeye sahiptir. Kur’an’ın ihtilafsızlaştırılmasının İslamofobikleri cezbetmesinin sebebi, İslam’ı nötrleştirerek depolitize olmasını vaat etmesidir. Yani İslam, hayatın “geçiş ayinleri” etrafında yoğunlaşmış belirli alanlarıyla sınırlı kalacak; Müslümanların başka insanlarla ilişkilerini nasıl yürüttüklerine müdahale etmeyecektir. Depolitize olmuş bir Kur’an, okurlarını harekete geçirme gücünü kaybetmiş bir Kur’an olacaktır. Depolitize olmuş bir Kur’an baskın sosyal normlar tarafından yutulacak ve tanımı gereği tortulaşmış ve toplum içinde tüketilmiş bir metin haline gelecektir. Böyle bir Kur’an, ahlaka (morality) ahlaka kaynaklık edebilir, fakat etiğe (ethics) kaynaklık edemez.” (s.270)

“Kur’an nihayetinde okurlarına bir meydan okuma sunar; onları hayatlarının hâli, istikameti ve doğru yola döndürülmüş olmaya nasıl talip olacakları hakkında düşündürür.” (s.272)

“Müslümanlar, Kur’an’ı hidayet için rehber, tefekkür için cevher olarak okur; ama en önemlisi Kur’an’ı, Allah’ın ayetlerinin tesirini hissetmek için okurlar.” (s.272)

“Ümmeti birleştiren, Kur’an’ın tek tip yorumu değil, onun Müslümanlara istikamet belirleme kabiliyetinin müşterek kabulüdür. Her birimiz farklı şeyler için namaz kılabiliriz, ama biz Müslümanlar hepimiz yüzümüzü Mekke’ye dönerek namaz kılarız.” (s.278)

İslam

“İslam, kişinin dünyayla uyumunu sağlayan müstakil ve tarihsel bir tarzın adıdır. Söz konusu olan, İslam’ın günümüz dünyasında yeniden icad edilmesi değil, fakat her zaman yeniden yorumlanıyor olmasıdır.” (s.29)

“İslam aşağı yukarı, ümmetin herhangi bir zamanda ondan ne anladığıdır.” (s.250) “İslam, Müslümanlara isimlerini veren isimdir.” (s.251)

“İslami ekonominin gelişimi açısından odaklanılan üç alan vardır: Faizin yasaklanması, İslami bankacılık sisteminin kurulması ve zekâtın devlet eliyle toplanması. Faizsiz ekonomiye geçiş, İslami ekonominin temel taşı olmuştur.” (s.232)

Hilafet

“İlk olarak hilafet, ümmetin sınırlarının tam olarak devletin fiziksel sınırlarına tekabül ettiği bir yapı anlamına gelebilir. Başka bir deyişle hilafet, dünya Müslümanlarının bütünü ile eş anlamlı olacaktır.” (s.202)

“Hilafetin daha makul bir kavramlaştırması, onu tek bir Müslüman devlet olarak anlamaktır.” (s.203) “Hilafet hakkında düşünmenin bir başka yolu da, onu Müslümanlara liderlik edecek bir yapı olarak görmektir.” (s.203)

“Hilafetin yokluğu, dünyada Müslümanların Müslüman olarak kendilerini evde hissetmesini mümkün kılacak bir mekanizmanın yokluğunu temsil eder.” (s.221)

“Hilafet, bir İslam etiğinin talepleri ile bağlı olan bir devlet olması anlamında İslami-cate bir devlet olamaz.” (s.297)

“Hilafet, etik olanı getiremez ama Müslüman failliğini harekete geçirebilir ve etik bir ufuk kazanma olanağını güçlendirebilir.

Hilafet, küresel bir Müslüman özelliğini temsil eden bir idari yapı şeklidir. Hilafet, sadece tarihsel bir kurum değil, etrafında ümmetin yönetimine ve Müslüman yaşamöyküleri ile İslami tarihler arasındaki ilişkiye dair soruların kendini gösterdiği üstbelirlenmiş bir bütündür. Hilafet, İslam’ın serüveninin dünyaya nasıl uygun düştüğüne dair anlamların bir yoğunlaşmasıdır.” (s.298)

“Hilafeti hatırlamak, sadece onu getirmek için çabalamak değil; ancak onu ve yansıttığı/koruduğu tarihsel dizilimi hatırlamaktır. Böylece hilafet, dünya sahnesinde bir aktör olur. Bu, ümmetin diasporik durumuna bir kurtarıcı son(uc)un olasılığıdır. (…) Güç/iktidar, eleştirilebilir ama vazgeçilemezdir. Hilafet, gücün/iktidarın yeniden yapılandırılması demektir, sürekli muhalefet yoluyla ortadan kaldırılması değil.”(s.302)

“Hilafet, İslam siyasetini kurumsallaştırmak suretiyle siyasalın ümmet ölçeğinde ehlileştirilmesini teklif eder. Teolojik olarak anlaşılan ve sınırlanan bir siyaset değil, İslam’ın dünyadaki varlığını belirgin klan bir siyasettir bu.” (s.303)

“Yenilenmesi gereken, sadece hilafeti gerçekleştirme stratejisi değil, hilafetin ne olduğunu kavrayabilen bir felsefedir.”(s.304)

“Hilafet daha ziyade, İslam göstergesi altında sosyal adalet, refah ve özgürlüğün vasıtası haline gelir.(…) Hilafet, İslam siyaseti için uzamdır.”(s.305)

“Hilafet radikal kültürel bir dönüşümle başarılabilir.” (s.308) “Hilafeti hatırlamak, manevi anlamda arınmayı ya da silahlı mücadele ile mevcut düzeni yıkmayı değil, ama daha önemlisi insan hayatının tümünü kapsayan kültürel üretimin geliştirilmesini gerektirir.(…) Hilafeti hatırlamak, dünyevi olduğu kadar manevi de olan bir ufka yönelmiş bir kültürel mücadele anlamına gelir.(…) Yasaklamak yerine kültürel üretime odaklanmak Müslüman olmanın anlamını açacak ve zenginleştirecektir.” (s.309)

“Hilafeti hatırlamak, ümmeti sömürge olmaktan çıkarmayı amaçlayan bir hegemonik projenin adıdır.” (s.312)

“Hilafeti hatırlamak, Müslümanların kolektif olarak karşı karşıya olduğu meydan okumaların dini ya da kültürel değil, siyasal olduğunu; çözümlerinin de sadece İslam adına bir siyasette bulunabileceğini anlamak demektir.”

“İslam, Müslümanların kendileri hakkında hikayeler anlatmak için kullandığı bir dildir. O halde, hilafeti hatırlamak dekolonyal bir beyandır; İslam’ın İslam olduğuna dair bir hatırlatmadır ve Müslümanlar için bu, olması gereken bir şeydir.” (s.316)

Etik-Ahlak

“Ahlak ile iyi ve doğrun ne olduğu ve ne olmadığı konusundaki yerleşik, kurumsallaşmış davranış kurallarına gönderme yapıyorum.(…)

Etik, olan ile olması gereken arasında daha iyi bir birliğin daimi olasılığını ifade eder. Etik, ahlaki olanın alanında sürekli bir tefekkür ve müdahaleyi içerir ve bu şekilde toplumun mevcut adetlerinin Yasa’nın yalnızca lafzı yerine ruhuna daha fazla uyup uymadığına dair sürekli bir sorgulamayı ve talep etmeyi gerektirir. Etik olan (iyi ve doğru olana dair) pratikler ile (iyi ve doğru olana dair) arzunun eklemlenmesi arasındaki uyuşmanın daha sıkı olduğu bir ufuk demektir.” (s.289)

“Etik olan, her zaman ahlaki olana karşı baskın çıkma potansiyeline sahiptir. Hz. Peygamber’in etik mesajı, kendi zamanının Arap toplumunun ahlakını sorguladı ve sonuçta yerinden etti.” (s.290)

“Siyasalın ahlakileştirilmesi, etiğe boyun eğme değil, İslam’ın etik potansiyeline bir ihanettir.” (s.291)

Sekülerizm

“Epistemolojik bir kategori olarak sekülerizm, Tanrı merkezli bir episteme’den insan merkezli bir episteme’ye geçiş olarak tarif edilebilir. Bu argümanın özü, sekülerizmin; bilginin üretimini kontrol etmeye yönelik dini otoritelerin iddialarının meşruiyetini ortadan kaldırdığı ve kutsal anlatılarda bulunan ontolojik iddiaların bilimsel odaklı bir ontoloji lehine reddedilmesinin koşullarını yarattığı iddiasıdır.” (s.69)

“Sekülerizm iç barışı sağlamak ya da epistemolojik ilerleyişi güvence altına almak için değil, Batılı tarih yazımı hegemonyasını korumak için konuşlandırılır. Bir başka deyişle, sekülerizm hakkındaki güncel tartışmalar, dini siyasetten ayırmak olarak beyan edilen kaygılardan daha çok Müslümanların depolitizasyonu ile ilgilidir.” (s.84-85)

“ Türkiye Cumhuriyetinin sekülerizmi Türk kitlelerin taleplerine bir yanıt olarak değil, daha ziyade Kemalistlerin otoriter Batılılaşma projesinden ortaya çıktı.” (s.74)

Oryantalizm

“Oryantalistler, Batı-dışı olduğu düşünülen toplumları ve geçmişlerini Batı’nın bir artık kategorisi (residual category) olarak inşa ederler. Oryantalizm, Doğu aracılığıyla batı hakkında bir hikâye anlatır.” (s.38)

“Edward Said’in eserinde gösterdiği gibi, Oryantalizm; İslam ve İslam’la bağlantılı fenomenlere dair üç ana tema etrafında düzenlenmiş izahlar sağlar. Bu temalardan birincisine göre, İslam ile Batı arasında ontolojik, sistemik ve kalıcı farklılıklar vardır. İkincisi, İslam dünyası, Batının kendini temsil biçimlerinin bir karşıt imgesidir. Buna göre, İslam dünyası genellikle durağan ve tekdüze olarak düşünülür. Üçüncüsü, İslam dünyası ya korkulacak ya da hâkim olunacak bir dünyadır.” (s.155)


[1] Salman Sayyıd, Hiafeti Hatırlamak s.22, dipnottan

[2] Salman Sayyıd, age s.21- 22

 
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...