Abdurrahman Arslan Yazdı: İslam ve Ortadoğu, Sorun Hangisinde?

İçinde yaşadığımız zamanlarda cevabını aramamız gereken soru muhtemelen şudur: küresel bir dünyada ve batının üstünlüğünün tartışma dışı olduğu bir çağda İslam’ı bir sorun haline getiren nedir?

Abdurrahman Arslan Yazdı: İslam ve Ortadoğu, Sorun Hangisinde?
Abdurrahman Arslan Yazdı: İslam ve Ortadoğu, Sorun Hangisinde? Zehra

Her toplumsal gerçeklik kendine has bir “hakikat” anlayışı üzerinde temellenir. Hakikat toplusal gerçekliğin hâsıl ettiği sorunların çözümünün, bu gerçekliğin yeniden üretilerek devam ettirilmesinin, toplumsal “ortak iyi’’nin kaynağının ve yaşanan hayat tarzının meşrulaştırılımını ve kabulünü sağlar.

Toplumsal gerçekliği kuran hakikat, başka bir hakikat anlayışıyla yer değiştirdiği zamanlarda; inanç’ta, bilgide, toplumsal ilişkilere kadar uzanan bütün insani faaliyetlerde muazzam değişiklikler kaçınılmaz olur. Tarihte nadir olarak vuku bulan, buna karşılık inanları zihnen, toplumları mahiyet olarak dönüştürerek geçmiş ve gelecekle kurmuş oldukları bağları alt üst eden bu türden hadiseler kendileriyle beraber yeni bir “dünya görüşü” getirir. Fakat aynı zamanda da insanları ya doyumsuz bir güven yada tanımlamakta ve kavramakta zorluk çektikleri yeni türden belirsizliklerle karşı karşıya bırakırlar. Bu kadar kapsamlı dönüşümlere kaynaklık eden hakikatin değişimi meselesini “epistemolojik kopuş” olarak ifade ediyoruz.

Bu bağlamda batının kendi tarihi içindeki hakikat anlayışında veya bununla alakalı felsefi düşünce geleneğinde cereyan eden üç büyük epistemolojik kopuştan ya da yaşanan devrimden söz edebiliriz. Bunlardan biri Avrupa kıtasına ulaşmasıyla beraber Hıristiyanlığın Pagancı hakikat anlayışında meydana getirdiği kopuştur. Bu kopuş kiliseye ait yeni bir hakikat anlayışının toplumsal gerçekliğini yeni bir biçimde kurmasına kapı açmış, yeni bir Hıristiyan cemaatin inşasını mümkün hale getirmiştir. İkincisi kilisenin tanımladığı ve yüzyıllarca batıya hakim olan hakikat arayışında yaklaşık 15. yüzyıldan itibaren Helenistik mirasın yardımıyla meydana gelen kopuştur. Bu kopuşta hakikat anlayışının yerine pozitivizmin tanımladığı yeni bir hakikat anlayışı ikame edilmiş; içinde yaşanan toplumsal gerçeklik vuku bulan altüst oluşlarla beraber bu temelde yeniden inşa edilmiş ve yeni bir sosyal var oluş modeli olarak “toplum” ortaya çıkmıştır. Üçüncü kopuş ise yaklaşık 1960’lardan itibaren başladı.

Pozitivizmin kendi bünyesinde taşıdığı kabullerin giderek geçerliliklerini yitirmesiyle meydana geldi. Nasıl bir neticeye varacağı daha belli olmayan şimdilerde içinde yaşamakta olduğumuz bu kopuş süreci, pozitivizmin hakikat anlayışının yerine postmodernitenin izafiliğe dayalı olamayan ya da her türlü hakikati inkâr eden “hakikat” anlayışını ikame etme çabası içinde bulunmamalıdır. Söz konusu kopuşu gerçekleştiren felsefe mevcut toplumsal gerçekliği bütünüyle çözerken, inşacı olma iddialarını reddettiğinden en azından şimdilik bir öneride de bulunamamaktadır. Bu ise kaynağı batı olan bir güvensizlik kültürünün doğup yaygınlaşmasına sebep olmakta. Kırılmayla beraber yüzyıllardan beri hakikatin mutlak olduğu fikri üzerine kurulu batılı sosyal gerçekliğin ve bireysel kimliğin kırılgan, dolayısıyla tanımlanamaz bir hale gelmesi batıyı bunalıma sokmuştur. Günümüzün batısını İslam karşısında fazlasıyla hırçınlaştıran bu özgüven kaybının yaşatmakta olduğu durumdur.

Bu yüzden İslam son birkaç on yıldan beri artık bir din olarak değil, çözülmesi gereken bir sorun olarak dünya gündeminde yer almaktadır. İçinde yaşadığımız zamanlarda cevabını aramamız gereken soru muhtemelen şudur: küresel bir dünyada ve batının üstünlüğünün tartışma dışı olduğu bir çağda İslam’ı bir sorun haline getiren nedir?

Bu sorunun cevabını muhtemelen küreselleşmeye dünya ölçeğinde kabul ve işlerlik kazandıran postmodern felsefenin özelliğinde aramamız gerekiyor. Bu felsefeye ait kabullerin en önemlisi her şeyin izafi olduğunu savunarak bütün dünya görüşlerinin ve inançların savuna geldikleri kendilerine ait hakikatin doğruluğunu/mutlaklığını geçersiz kılmaya çalışmasıdır. Bu ise en başta batıya ait bilgi anlayışının teorik yapısında muazzam bir kırılma ve buna bağlı olarak bir dönüşüm meydana getirmiş haldedir. Bunun doğurduğu değişiklikler başta bilim olmak üzere felsefeyi, teolojiyi, siyaseti ve gündelik hayatı tesiri altına alarak yaygınlaşmaktadır. Günümüzde iletişim teknolojileriyle dünya genelinde sirkülasyon halindeki küresel kültür ya da medya malzemesinin söz konusu felsefenin değerlerini ve toplumsal alışkanlıklarını yaygınlaştırmakta olması, batı dışında bütün toplumları da aynı zamanda bir krizle karşı karşıya şimdiden getirmiş durumdadır.

Eğer arkasında her şeyi izafileştiren postmodernist felsefe olmasaydı, küresel nitelik kazanmış halini ifade etmek üzere dünyayı bir “bütün” olarak tanımlamamız mümkün olamayacaktı. Gerçekte söz konusu felsefe bize dünyanın olmuş olduğu bu hali kabul edilebilir kılmak üzere muhayyilemize şimdilik taşıdığı tehlike ve zaaflarını hesap edemediğimiz derin bir “esneklik” katıyor. Her şeyi kabul edilebilir hale getiren bu felsefenin yardımıyla biz bugün dünyanın küreselleştiğinden bahsetmekteyiz.

Nedir küreselleşme; dünyanın yeniden isimlendirilmesi, yoksa bir şeyin dünya ölçeğinde yaygınlık kazanması mıdır?

Söz gelimi bir düşüncenin, inancın, belirli bir bilgi biçiminin, yaşama tarzının veya uygarlığın dünyada kazandığı yaygınlık mıdır? Eğer yukarıdaki tanım doğru kabul edilirse, yani küreselleşmeyi bir “şeyin” dünya ölçeğinde yaygınlık kazanması şeklinde tanımlarsak, bizim batı düşünce ve uygarlığı ile küreselleşme arasında özel bir ilişki kurmaya çalışmamız fazlasıyla anlamsız olacaktır. Bu haliyle küreselleşmeyi ve ona işlerlik katarak gerçekleştiren “kültürün” masum yani “nötr” ve asimilasyoncu bir özellik taşımadığını kabul etmek gerekir. Bu tanım çerçevesinde, mesela İslam’ın dünya ölçeğinde yaygınlık kazanmasını küreselleşme olarak nitelendirebiliriz. Ancak, eğer bunun aksi söz konusuysa; yani küreselleşme batılı dünya görüşünün ve kültürün yarattığı bir olguysa ve asimilasyoncu bir özellik taşıyorsa, küreselleşme bir cihetten de aslında bu demekse, bu haliyle küreselleşmeyi, dinamizmini ve süreçlerini kendisinin yarattığı bir “proje” olarak görmemiz gerekiyor. İsimlendirme nötr gibi görünse de, hakikatte kürselleşme gizlenmeye çalışılmasına rağmen kendine has felsefi ve ideolojik ilkeler içermekte, bu nedenle batılı kültürün kazandığı hem yeni postmodern niteliğini hem de asimilasyoncu karakter ve kapasitesini açığa vurması cihetinden de önem taşımaktadır. Yani küreselleşme dediğimiz “durum” bütün dünya görüşleri ve inançların kendilerine has sınırlarının eriyerek merkez haline getirilmesi olarak, kendiliğinden cereyan eden tabii süreçlerin bir mahsulü değil, kendine ait bir ideolojinin sahibi ve taşıyıcısıdır. Ne var ki günümüzde bütün ideolojilerin sonunun geldiğini ilan eden bir “ideolojinin” egemen kültürü içinde zihinlerimiz sosyalleştiğinden dolayı muhatap olduğumuz süreçlerin söz konusu niteliğini anlamak zorlaşıyor.

Bu süreçler içinde kürselleşme, insanlara yaşattığı “hal” ve taşıdığı hususiyetiyle bütün toplumları ve uygarlıkları nesnelleştirerek kendini gerçekleştirmektedir. Bu nedenle, eğer küreselleşmeyi sadece malların, sermayenin, teknolojinin, bilginin serbest dalaşımı meselesi olarak görmüyorsak; kürselleşme belirli bir dünya görüşünü taşıyan süreçler olma özelliği taşıdığından hiçbir toplum onu kendi lehine, kendisi için bir fırsata dönüştüremeyecektir. Bu nedenle kürselleşmeyi özgürleştirici bir süreç olarak vasıflandırmak mümkün değildir; tersine küreselleşme kendine ait nitelikleri içinde yeni bir hegemonya biçimi temsil eden özelliklere sahiptir. Zira izafileştirici kültürü içinde üretimi ve tüketimi olduğu kadar; belirli bir düşünme, yaşama ve hayat biçimini insanlara kendi kültür kodlarının vasıtasıyla dayatmaktadır.

Bu yüzden küreselleşme bir süreç olduğu kadar, şimdiye kadar alışık olmadığımız niteliği ve temsil ettiği herhangi bir hakikate sahip olmayan yeni bir “düzen” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu düzen ise kendini çoğulculuk vasfıyla tanımlamakta, ama bütün çoğulculuk iddialarına rağmen batı merkezli bir hegemonya inşa etmektedir.

Üstelik bu çoğulculuk kimliğin ve gerçekliğin kendisi kalarak farklılığım savunmuyor; tersine kimliği, gerçekliği izafileştirmekte ve kendisi olmaktan kurtararak onları tanımsız bırakmaktadır. Bu yüzden sürecin ekonomik/teknolojik boyutundan çok “kültürel” boyutu Müslümanlar cihetinden fazlaca önem taşıyor. Kültürel boyut iletişim teknolojisinin dünya ölçeğindeki sirkülasyonu içinde bir iletişim “malzemesi” olarak bütün dünyada egemen hale gelmekte; nüfuz etme gücüyle bütün toplumların geleneksel ya da dinsel “bağlılık biçimlerini” ve “değerlerini” çözülmeye uğrattıktan sonra kendi kodları içinde onları yeniden düzenleyerek bu toplumların dünya görüşlerini, inançlarıyla uyumlu yaşama biçimlerini, bu defa küreselleşmeye uygun hale getirmektedir.

Fazla açıklayıcı olmamakla beraber kültürlerin mezhepleşmesi şeklinde ifade edilen bu süreç, aslında toplumların inanma biçimlerini ve sahibi oldukları “hakikat” anlayışım muhteva olarak derin ve kapsamlı bir dönüşüme uğratmakta. Bunun neticesi olarak Müslüman da, Hıristiyan da veya Musevi de kendi lehine “önerilen” aynı hayat tarzını yaşamakta, ama çelişkili bir şekilde Müslüman, Hıristiyan ya da Musevi kaldıklarına inanmaktadırlar. İslam kürselleşmeye itiraz etmekte, onun açtığı süreçlere ve yaptığı “davete” karşı bugün direnç gösteren tek dünya görüşü ya da din/inanma biçimi olarak küreselleşme önünde en ciddi çözücü engeli teşkil etmektedir. İslam’a göre küreselleşme mücadele edilmesi gereken “dışsal” bir gücü temsil etmektedir. İslam’ın savunduğu hakikat küreselleşmenin öngördüğü değişimleri Müslüman dünyada geçersiz ve anlamsız hale getirmektedir. İslam’ın temsil ettiği hakikat anlayışından kaynaklanan değerler, ilkeler ve “kültür”, asimilasyoncu bir muhteva ve süreç üzerine kurulmuş olan uluslararası sistemin güvenlik “konseptine” karşı bir tehdit olarak görülmektedir. Bu sebeple söz konusu hakikat anlayışı ve kültürel boyutun küresel sitem üzerindeki yansımaları uluslararası bir güvenlik meselesi olarak yorumlanmaktadır.

Unutmamak gerekir ki, bugün dünyaya hakim ulus devlet temelli uluslararası siyasi/sosyal sistem Rönesans sonrasında batı merkezli olarak yine batıklar eliyle kurulmuştur. Dolayısıyla sistemin güvenliğiyle batının güvenliğinin aynı şeyler olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Bugün küreselleşme İslam’dan -ve tabii ki, eğer direnme potansiyeline sahipseler diğer dinlerden de- kendine uyum göstermesini beklemektedir. Ya da en azından İslam’ın, bu süreçlerde kendine uyum gösterecek bir yorumunun imkânını aramaktadır. Bu husus İslam ve küresellik arasındaki ilişkinin önemli ve hayati boyutunu teşkil etmektedir. İslam ve küresellik ilişkisi bizi aynı zamanda, küresellik ve Postmodern felsefe arasındaki ilişki üzerinde de düşünmeye davet etmektedir.

Her şeyi izafileştiren ve mutlak bir hakikat anlayışının olamayacağını savunan bir felsefe ve kültüre karşı İslam’ın direnç göstermesinin kaçınılmaz olacağını tahmin etmek zor değil. Ne var ki, küreselleşme bu talebini açık bir şekilde değil, siyasal/sosyal bir proje olarak sunmakta; bilgi ve düşünceyi olduğu kadar bütün toplumsal ilişkileri, üretimi ve tüketimi olduğu kadar inancı/dini de neoliberal bir projenin içinden seslendirilmesini uygun bulmaktadır. Kısacası bizden hakikati Popper’e, iktisadı da Hayek’e teslim etmemizi beklemektedir.

Her mekânlaştırma gibi her haritalaştırma da ideolojik içerik taşır ve asla masum sayılmaz. Mekân bizim toprağa, coğrafyaya ya da uzam’a neyle anlam verdiğimizle ilgili olarak ya “bizim” veya “öteki”nindir. Muhtemelen bugün Müslümanlar için en büyük yabancılaşma “mekân” olarak üzerinde yaşadıkları topraklardan bahsederken, bu toprakları “orient” in ortası anlamına gelen “Ortadoğu” şeklinde anlamlandırmakta olmalarıdır. Bu adlandırma kendini kendine değil, kendini bir başka yere nispet ederek yeryüzünde mekân tutmak anlamına geldiği için, eğer tarihi zorlayarak muhayyilemize davet etmezsek, başlangıçtan itibaren biz ve yaşadığımız topraklar arasına aşılması mümkün olamayan bir yabancılık ilişkisi koyar.

Bu ilişki; vuku bulan her hadiseyi, hüküm süren her zulmü, ortaya çıkan her felaketi yaşayan durumda oldukları halde insanları bir yabancı gibi seyirci konumuna yerleştirir. Bu nedenle bugün yanı başımızda, komşumuzda ya da “bize” ait topraklarda bütün şiddetiyle cereyan eden hadiseleri, “Ortadoğu’da meydana gelen hadisler” şeklinde “mekânlaştırmak”, 21. yüzyılın Müslümanı için ciddi bir trajedi sayılması gerekir. Bu, mekânın değil, mekân karşısında insanın kendini ötekileştirmesi sayılır. Buna rağmen nerede yaşarsa yaşasınlar bugün Müslümanların üzerinde yaşadıkları toprakların Ortadoğu olarak adlandırılması elbette ki bir tesadüfün eseri değildir ve elbette ki anlamsız sayılamaz. Bizi ilgilendiren, büyük çoğunluğuyla Müslümanların yaşadığı ama çelişkili bir şekilde anlam kazanmış ismini İngiltere’ye borçlu olan bu toprakların yakın tarihte nasıl Ortadoğu haline getirildiğidir. Adı Ortadoğu olan bu düzenleme faaliyeti öyle görünse de coğrafik ya da “kadastrojik” olmaktan önce bizim cihetimizden tarihi bir mesele olmasıyla önem taşıyor. Zira Ortadoğu demek bugün üzerinde Müslümanların yaşadığı topraklar ve bu toprakların Müslümanların gafleti sonucu başkalarının eliyle düzenlenmiş tarihi demek değildir. Ortadoğu aynı zamanda insanoğlunun büyük çoğunluğunun en azından son beş bin yıllık tarihini şekillendiren üç büyük dinin “anavatanı” sayılır.

Günümüzün Ortadoğu’su bu dinler içinde en genç olanının başkalarının eliyle düzenlenmiş tarihini temsil etmekte. Bu düzenleme 20. yüzyılın başlarında gerçekleşti; Müslümanlar toprak ve demokratik olarak 22 ulus devlete bölündüler. Bu ilk düzenleme daha çok fiziksel düzlemde cereyan eden, nicel tarafı ağır basan bir düzenleme olarak tarihin kayıtlarına geçti. Ne var ki 1980’lerden itibaren açıkça dünya ölçeğinde cereyan eden köklü ve kapsamı geniş bir çok hadiseyle ve kendi bünyesinde felsefi/epistemolojik düzeyde yaşamakta olduğu dönüşümle beraber batı dünyası bu düzenlemenin tehdit altına girdiğine inanmaya başladı. Doğrusu tehditle ilgili değerlendirmenin kendi bünyesinde karşı karşıya geldiği yeni sorunlar nedeniyle derin bir güvensizlik içine düşmeye başlayan batı açısından yanlış olduğu söylenemezdi.

 Bir yanda İslam ve İslam dünyasının küreselleşmeye karşı gösterdiği tavır; diğer yandan da batının yaklaşık dörtyüz yıllık düşünce geleneğinde oluşmaya başlayan derin çatlakların bünyede uyandırdığı özgüven kaybı batıyı ciddi bir güvenlik arayışına sokmuştu. Bunun doğurduğu neticeler olarak; şimdi, yaşamakta olduğumuz bu 21.yüzyılın başlarında “Ortadoğu” dediğimiz “Müslüman dünya”, batının güvenlik arayışı nedeniyle bu defa ikinci bir düzenlemeyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Coğrafi ve siyasi düzeyde gerçekleştirilmiş olan ilk düzenlemenin aksine bu yeni düzenleme daha çok “içsel” bir müdahale özelliğine sahiptir. Diğer bir ifadeyle bu düzenlemeyi daha tehlikeli ve önemli kılan tarafı, Müslüman dünyayı dini anlama ve yaşama tarzı olarak, yani nicel değil, nitel olarak bir düzenlemeye tabi tutmak istemesidir. Ortadoğu’nun, Ortadoğu olarak kalabilmesi için batı açısından bugün onun muhteva olarak düzenlenmesine ihtiyaç duyulmalıdır. Soğuk savaşın bitimi küreselleşmesini tamamlamamış, dolayısıyla daha önce şahit olamadığımız yeni bir dünya resmiyle insanlığı yüz yüze getirdi.

Resmin ifade ettiğini sıradan bir gerçek olarak nitelendirmek asla mümkün değil. Bu, insanoğlunun yazılı tarihinde rastlamadığımız cinsten bir uygarlığın bütün bir yeryüzünü kuşatması; bütün coğrafyaları, toplumları ve insanları kendi ilkelerine, kalıplarına ve ideallerine göre yeniden düzenleyişini ifade etmektedir.

Dünya küreselleşme ile birlikte yeni bir şekil aldı; yeni şekil içinde dünyaya hâkim siyasi, sosyal, iktisadi, hukuki, kültürel sistemin işleyiş biçiminde, yine batının kendi bünyesinden kaynaklanan yeni değişimlerin cereyan etmekte olduğunu görüyoruz. Artık bilinen klasik temeller ve dinamikler üzerinden işlerliğini sürdürmeyen, daha doğrusu sürdüremeyen bu yeni değişimin yönünün tespiti ve anlamlandırılması hususunda yapılan çalışmalar karşımıza, Müslümanların tartışmakta ihmal ettiği iki “tez/makale” ya da mahiyetlerine daha uygun bir ifadeyle “tarih yorumu” olarak geldi. Bunları önemli kılan nokta tartıştıkları meselede ne kadar isabet kaydettikleri değildi; esas önemlisi dünya ölçeğinde yaşanmakta olan bu yeni tarihsel değişimin mahiyetini anlamak, onu yeniden anlamlandırmak ve isimlendirmek üzere cereyan eden değişimi bizzat gündeme getirmekte olmalarıydı. Açıkçası içinde yaşadığımız dünya sadece pornografik olarak değil; hakikat, bilgi, tarih, toplum düzeyinde derin bir değişimden geçmekte. Ancak bu alışageldiğimiz, bilinen klasik paradigma üzerinde bugün artık cereyan etmediğinden, batı dünyası için bu sürecin mahiyetini ve yönünü yeni stratejiler oluşturmak için anlamak ihtiyacı söz konusuydu.

Müslüman dünya “tarihin sonu” tezini sessizce ve umursamaz bir şekilde geçiştirdi. “Uygarlıklar çatışması” tezini ise, sanki en azından iki yüzyıldan beri bir medeniyetin her türlü istilası ve tahakkümü altında olanlar onlar değilmiş gibi, aşağılık kompleksinden bütün savunmacı reflekslerle aksini ispata kalkarak reddetti. Bilinen şu ki, uygarlıkların çatışması insanoğlunun mirası olan değerler üzerinde cereyan etmez, bu zaten kendiliğinden gerçekleşen bir süreçtir.

Çatışma esas itibariyle bu ortak düzlemden sonraki kısmıyla olan uyuşmazlıkta cereyan eder ve asla yeni bir şey olarak görülmez. Oysa sorun uygarlıklar çatışmasından önce küresel çapta meydana gelmekte olan bu yeni değişimin mahiyeti ve içinde yaşadığımız bu uygarlığın bizi nereye götürdüğüdür.

Üstelik uygarlığın kavram olarak kendisinin Müslümanların düşünce tarihine ve entelektüel muhayyilelerine ne kadar yabancı olduğu meselesi de bu tartışmada ihmal edilmiş oldu.

Ne var ki bu resim içindeki dünya hızla küreselleşme süreçlerini yaşarken; bir buçuk milyon nüfusu, stratejik toprakları ve modern uygarlığın hayati gıdası olan enerji kaynakları ile İslam/İslam dünyasının küreselleşmeye direnç göstererek bu süreçlere ve bu süreçlerin öngördüğü taleplere katılmadığını, maalesef Müslümanlar değil küresel güçler fark etmekte gecikmediler. Katılma hususunda gösterilen direnç dünyanın yeni işleyiş tarzını tehlikeye sokmaktaydı. Onlara göre İslam yenidünya sisteminin kendini üzerinde inşa etmek istediği paradigmaya meydan okuyordu.

Bu nedenle Ortadoğu’nun ikinci defa düzenlemeyle karşı karşıya bulunması oranın enerji havzası olmaktan çok bugün Ortadoğu’nun temsil etmekte olduğu muhalefetle ilgilidir. Bu muhalefetin niteliği ile onun kendine hedef edindiği küresel dünyanın niteliği üzerinde durmak gerekiyor. Birinci düzenleme Müslüman kavimlerin birbirinden ayrıştırılmaları üzerinde yoğunlaşmıştı. Bugün tartışmaya açılan ikinci düzenleme girişimi ise bizzat İslam dininin kendisi ve onun yaşanma tarzı üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Ortadoğu’nun şu andaki İslam ağırlıklı siyasal, sosyal, kültürel durumunu sürdürmesi mahzurlu görülmekte; Müslümanların kendilerine ve topraklarına/bölgelerine İslam’la sahip çıkmalarına müsaade edilmeyeceğine işaret edilmektedir.

Bunun yerine bu bölgeye batının ulusalcı, neoliberal, demokratik, özetle modern değerler ve hayat anlayışıyla sahip çıkmaları istenmemektedir. Bu yüzden karşı karşıya bulunduğumuz bu ikinci düzenlemenin trajik boyutu, “hayat biçimi”düzeyindeki çatışma ve gerilim olarak önem taşımakta. Müslümanların tabi olduğu ahlak, hukuksal, normlar ve bunlardan meşruiyetini alan sosyal/siyasal ilişki biçimlerinin bu düzenleme ile teorik temellerinin ciddi bir tehdit altına gireceği kaçınılmazdır. “Ilımlı İslam” bu tehdit altında yorumlanmış. İslam’ı temsil edeceğe benzemekte.

(Umran Dergisi- Şubat 2007) Hertaraf.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...