Ali Bulaç Yazdı: Allah´ın iradesi 'ümmet'te tecelli eder, Tebliğ: Örf, Adet ve Gelenek

Allah´ın iradesi “ümmet”te tecelli eder. Müslümanların üzerinde ittifak ettiği fikir ve tutum icmadır. Bu, alimlerin icmaından farklı mü´min halkın ittifakını, ortak anlayış ve iradesini ifade eder.

Ali Bulaç Yazdı: Allah´ın iradesi 'ümmet'te tecelli eder, Tebliğ: Örf, Adet ve Gelenek
Ali Bulaç Yazdı: Allah´ın iradesi 'ümmet'te tecelli eder, Tebliğ: Örf, Adet ve Gelenek Zehra

Rene Geunon, geleneği şemsiye bir kavram olarak kullanır, bütün dinleri “Büyük Gelenek” altında toplar. Bir açıdan onun gelenek telakkisi İslamiyet´in beşeriyet tarihi içinde ve her peygamber tebliğinde yeniden ifade edilen Ed Din´e karşılıktır. Ama karışıklığa yol açmaması bakımından Din´i şemsiye kavram, geleneği hem sahih tebliğ hem sahih ve salih ameller formunda bunun içinde ele almanın daha doğru olacağını sanıyorum.

Biz Doğuluların sandığının aksine, Batı kendini bir gelenek içinde üretip sürdürüyor. Greklerin ruh-beden ayrımı, Roma´nın paganizmi Batı Hıristiyanlığı içinde devam etti. Aydınlanma Hırisyanlığın sekülerleştirilmiş formudur. Komün toplum, kurtarıcı sınıf, ideoloji ve partiye adanmışlığıyla Marxizm-Leninizm dahi sekülerleştirilmiş Hıristiyanlıktır. Kurtuluş, kişinin kendini Kilise´ye adamasıyla mümkündür. Roma Katolik kilisesi, Roma´ya bakarak kendini tanımladı ve Roma´yı taklid ederek kuruldu; modern ulus devlet de Kilise´nin kurtuluşçu ideolojisini ve örgütlenme modelini laikleştirerek tarih sahnesindeki yerini aldı.

Batı´nın modern siyasal ve hukuki kurumlar üzerinden Batı-dışı dünyaya empoze ettiği formlar, yöneldikleri temel hedefler bakımından yerli gelenekleri tasfiye etmeyi öngörür. Doğası itibariyle kültür ve kavimlerin kültürel hakları geleneksel olanın tasfiyesini hedefler. Bir kavim uluslaştıkça kendi tarihi değerlerini tasfiye eder. Ulus devletlerin yerli ve yöresel örf ve gelenekleri tasfiye etme süreçleri bu kadar başarılı olmasaydı, küreselleşme de böylesine kolaylıkla ve elini sallaya sallaya ulusal sınırlardan içeri giremezdi.

Kültür yukarıdan empoze edilir, hukuk ve eğitim üzerinden bazen emredilir, bazen taşınır. Gelenek ise demokratiktir, tarih içinde sürekliliktir ve birleştiricidir. Tabii ki bilumum görenekler ve adetler böyle değildir. İçlerinde zalimane olan, çürümüş, yozlaşmış görenek ve adetler, töreler vardır ve bunlar belli bir referans çerçevesinden hareketle ayıklanmalı, gerekirse bu geleneklere ve belki en başta gelenekçiliğe, geleneğin katılaştırılması, kendini var eden değerin üstüne çıkarılması telakkilerine karşı mücadele edilmesi gerekir. Geleneğin büyük tehlikesi, içinde bilinç kalmamış davranışları alışkanlık haline getirmesidir. Bu zamanla sadece bakış açılarını, düşünme biçimlerini ve davranış tarzlarını değil, ibadetleri dahi adet haline getirebilir.

Ancak bunları unutmadan, geleneğin korunması gerektiği; bunun için de geleneğe saygı ve toplumların kendilerine özgü geleneklerinin korunmasının temel haklar arasında sayılmasının şart olduğunu belirtmek gerekir. İşte modernite, tam bu noktada ne yerel/yöresel geleneklere saygı duyuyor, ne de geleneklerin korunmasını bir hak kabul ediyor.

Bunun sebebi açıktır: Eğer gelenek güçlüyse, toplum da güçlüdür. Çünkü mesela İslam toplumlarını göz önüne aldığımızda, Müslüman kavim ve halkların geleneklerinin üç özellik taşıdığını görüyoruz:

  1. a) Geleneklerin özleri, özellikle örflerin tamamı İslam dinine dayanıyor, formlar yerel/yöresel unsur ve malzemelerle vücud buluyor. Gelenek formunda “örf” ve “adet”i ayırmak lazım.

 

  1. b) Gelenek toplum tarafından yapılır. Yukarıdan –devlet- tarafından empoze edilmez; dışarıdan da ithal edilmez. Bu yüzden; “gelenek” ile “modernleştirici devlet” ve yine geleneklerini yaşamak ve sürdürmek isteyen “Müslüman halk” ile “yukarıdan empoze edilen kültür” arasında sürgit bir gerilim ve çatışma hali yaşanmaktadır. Bu siyasal rejimlerin demokratikleşmesini engelleyen önemli bir faktördür. Çünkü devlet kendini empoze etme, emretme ve biçimlendirme misyonuyla konuşlandırmış bulunmaktadır ki, bu misyondaki devlet demokratik olamaz.

 

  1. c) Geleneği zaman içinde dayanıklı kılan faktör, toplumun onu olayların akışı içinde sürekli bir biçimde test etmesi, miadı dolmuş formların katılaşmasına karşı özünü yeniden süzüp öne çıkarması, hayatın değişen şartlarına göre değeri imbikten geçirmesidir. Zaten eğer bir gelenek test edilmiyorsa, süzülüp belli bir imbikten geçmiyorsa yaşayamaz.

Batı´nın vesayetindeki devletler, geleneklerini hukuk, kültür ve eğitim üzerinden tasfiye etmeye çalışırlar. Medya yeni dönemin en etkili aracıdır. Yeni dönemde aynı misyonu stk´lar, kadın dernekleri, insan hakları örgütleri, araştırma şirketleri, stratejik kuruluşlar, vakıflar üstlenmiş bulunuyor. Bu yapıların tümüne ihtiyaç vardır, yapıları yozlaştıran dışarıdan seçeneksiz formlar ve iktidar seçkinleri eliyle empoze edilmeleridir.

Türklerin, Arapların ve Kürtlerin gelenekleri birbirine yakındır, örfleri aynıdır. Daha derin bir tabakadan bakıldığında Farslarınki de aynı zemini paylaşır. Her üç Müslüman kavim kendilerine özgü kültür ve kültürel haklar öne sürdükçe ayrışıp çatışmaya hazır hale gelmektedirler. Bu da bize gösteriyor ki, İslam´dan neş´et eden sahih gelenekler birleştiricidir, kültür gibi sonradan ve iktidar elitleri ya da devletler tarafından inşa edilmezler. Kültür, etnik ve bölgesel çatışmaları körükleyip derinleştirmekte, insanları etnik ve bölgesel kimliklerine göre ayrıştırmaktadır. Oysa aslolan hayatın dokusunda varolan birliktir; İslam söz konusu birliği sahih gelenekler, yani örflerle koruyup farklı insan gruplarını bir arada tutabilmektedir.

Örf ve toplum

Şii mezhebinde Hz. Peygamber (s.a.) yanında 12 İmam da masumdur. Hz. Fatıma´yı da eklersek masumların sayısı 14´e çıkar. Sünnilğe göre -en azından teorik öğretide- sadece Hz. Peygamber masumdur. Sahabe, tabiin, etbe-i tabiin, müçtehitler, alimler, veliler vs. hepsi yüksek irfan ve manevi derecelere sahip olmakla beraber yanılmalardan beri değildirler. Ebu Hanife, İmam Şafii gibi müçtehitlerin dahi bilgi ve içtihatları zannıdir, yani mutlak bilgi ve hakikati ifade etmez.

Abdülkerim Suruş, bir demokrasi için iki şarttan birinin “yanılabilirlilik” ve “epistemolojik çoğulculuk” olduğunu söyler ki, bu iki kriter Sünnilik´te fazlasıyla mevcuttur. Müçtehit ve alimlerin bilgilerinin zanni olması ile birden fazla mezhebin mevcudiyeti bunu gösterir. Ancak Şii doktrin açısından da 12 İmam istisna edildiğinde ve yaşayan büyük Ayetullahlar “Naib-i İmam” kabul edildiğinde yanılabilirlilik ve çoğulculuğun mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Bazı Şii bilginler, alimlerin konumunu tahkim etmek üzere, bir çocuğun anne-babasına karşı gelmesini (Aiku´l-valideyn) nasıl kerih görüyorlarsa, ümmetin alimlerine karşı gelmesini veya sözlerini dinlememesini de aynı kategoride ele alırlar (Aiku´l-ulema). Önemli sayıda Sünni sufi tarikat mensuplarının şeyhlerini layuhti kabul etmeleri Şii masum imam anlayışının Sünnilikte de devam ettiğini gösterir.

Şii imamlar ve Sünni ulema dışında asıl soru şudur: İslam bakış açısından Allah´ın iradesi kimde tecelli eder? İmamlarda mı, alimlerde mi, yöneticilerde mi, devlette mi?  Hiç biri!

Allah´ın iradesi “ümmet”te tecelli eder. Müslümanların üzerinde ittifak ettiği fikir ve tutum icmadır. Bu, alimlerin icmaından farklı mü´min halkın ittifakını, ortak anlayış ve iradesini ifade eder. Bu açıdan Müslümanlar arasında yerleşmiş olan örfler ümmetin icmaıdır.Ümmet, hata ve yanlışlık üzere ittifak etmez. Eğer ümmet, Kur´an´ın tarih boyunca bir hükmünü bir biçimde anlamış ve uygulamışsa bu onun icmaıdır, bu icma onun örfünü teşkil etmektedir.

Sahabe döneminden zamanımıza kadar Müslümanlar arasında teamül halinde olup hakkında nass bulunmayan, müçtehitler tarafından kabul edilerek kendisiyle amel edilmiş bulunan bir örf icma hükmündedir. Usule göre, kıyasa muhalif olsa da onunla amel edilir. Bu manadaki örf önemlidir. Çünkü kanunun suskun olduğu yerde konuşur; kanuni boşlukları doldurur. Böyle durumlarda hakime örf ve adete başvurması emredilir. Örf, kanunu tamamlar.

Daha geriye gittiğimizde örfün beşeriyetin tarih boyunca üzerinde ittifak ettiği ortak iyi, doğru ve güzeli ihtiva ettiğini, yani “Ma´ruf” olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden “Sen af yolunu benimse, örf ile emret” (7/A´raf, 199) buyrulur.

Örf, irfana dayanan bir kaidedir; bazıları bunu alimlerin ve ariflerin koyduğu esas şeklinde tarif ediyorlarsa da, kanaatime göre alimler ve arifler sadece bunun sağlamasını yaparlar. Bazen toplum, kötü bir adeti örf seviyesine çıkarmaya yeltenebilir, burada alimler ve arifler devreye girmelidir.

Örf ve ma´ruf tabiatları gereği Kur´an ve Sünnet´e, selim akla ve temiz fıtrata aykırı olamazlar ve yine tabiatları gereği münkere zıttırlar. O halde örf ve ma´ruf, dine, akla ve fıtrata uygun olan tutum ve davranışlardır. Toplumun akıl ve fıtrat temelinde hoş görüp benimsediği her tutum ve davranış örf değildir; örf seviyesindeki kabulün Kur´an ve Sünnet´e aykırı olmaması gerekir. Çünkü bazen akıl nefsin kontrolüne girer, münkeri resyonalize eder, fıtrat da bozulmaya uğrayabilir. Son ve en üst kriter İslami hükümlerdir.

Bu çerçevede örf kavramından çıkardığımız üç önemli sonuç vardır:

1) Örf, toplumsal hayatın iyilik, doğruluk, hayır ve güzellik üzere sürekliliğini sağlayan temel kodlar bütünüdür;

2) Örfe dayalı kodlar korunduğunda, toplumun sivil alanı ve inisiyatifi artar, toplumu devlete ve keyfi uygulamalara karşı korur; bu İslam´da demokrasiye bulunabilecek en önemli zeminlerden biridir;

3) Örf (ve iyi) adetler korunduğu sürece modernizasyon yoluyla kendi kendini sömürgeleştirme veya harici hegomonik güçler eliyle toplumu denetim altına almanın önüne geçilir.

Örf, töre ve adet

  1. Ziya Ülken, töre kelimesinin Türkçe “türemek” fiilinden gelmiş olabileceğini söyler. Türklerin Oğuz boyundan türemiş olmaları temeline dayanan bir gelenek ve adetler düzenidir. Bir yerden bir yere göçüldüğü zaman belli bir düzene göre yerleşilir. Töre, beşeri topluluğun fiziki ve sosyal çevreye uyumunu sağlayan yerleşik kurallar bütününe denir. Kelimenin Tevrat´ın aslı olan “tora”dan türediğini de söyleyenler vardır. Bu anlamı doğrudan köklü, kesin ve tanımlanmış hukuk kurallarına, şeraite karşılık olur. Fakat Kürtçede de, kural, şekil-tarz anlamında “tora” kullanılır: “Tora ko direv e!” (Yürüyüşüne -şekline- bakın); “Tora ko nan duxw e” (Yemek yemesine -şekline- bakın)

İslam hukuk ve tefekkür mirasında “töre”den çok “örf ve irfan”a iltifat edilmiştir. Töre, Cengiz kanunları ve siyaseten katle cevaz veren Osmanlı Örfi Hukuk dolayısıyla muhalif ve mübariz ulemanın vicdanında karşılık bulmamıştır. Doğru algısıyla iyilik, ihsan, cömertlik, hediye/atiye demektir. Bu anlamda örf ve irfanı beş ayrı anlam seviyesinde ele alabiliriz: a) Hukuk ve siyaset (Örf ve Örfi Hukuk), b) Sosyoloji ve kültür (Örf ve adet). c) Kelam ve tasavvuf epistemolojisi (İrfan ve ma´rifet). d) Toplumsal sözleşme ve iletişim (Tearuf  ve muarefe). e) Ortak ahlaki zemin (Ma´ruf).

Meşru töre, muhtevası açıklığa kavuşmaya muhtaç salt gelenek ve göreneklerde değil, örf  zemininde ifadesini bulur. Bu açıdan törenin sorunlu türleri de vardır. Törenin, tarihimizde hukukta ve siyasetteki formu Osmanlı´da Hanedan´ın tahtını korumaya matuf Örfi Hukuk; siyasetteki anlamı ise katl´dır. Bu formuyla, töre referansını doğrudan ve açık bir biçimde İslam dininden ve fıkıhtan almaz, ancak resmi ulema buna Şer´i bir çerçeve (meşruiyet) aramaya çalışmışlardır. Sosyo-kültürel seviyede törenin “örf ve adetler” olarak oldukça geniş ve sivil bir alana yayıldığını söyleyebiliriz. Bunun bir yüzü sivil hukuka bakar: Örf olarak ele aldığımızda İslam hukukunda bağlayıcı kaynaktır. Örf her halükarda referans alınır, çünkü örf iyidir (7/A´raf, 199). Toplum hayatında doğmuş bulunan ve uzun zamandan beri uygulanması sebebiyle hukuken bağlayıcı sayılan, ancak yazılı olmayan hukuk kuralları bu ad altında toplanır. “Adetler” seviyesinde ele aldığımızda törenin iyisi olduğu gibi kötüsü de olabilir. Kısaca “kötü örf” yoktur, ama “iyi adet” olabileceği gibi “kötü adet” de olabilir. Örf tarihi ve toplumsal ma´ruftur; meşruiyetini sahih dinden, selim akıldan ve kararmamış vicdanda bulur.

“Adet”, ayrıldığı şeye, yere tekrar dönmek, avdet etmek manasında “avd” ve “avdet” mastarından yapılan bir isimdir. Avd. Zaman zaman bir işi yapmak ve işlemek, bazı işleri ara sıra tecrübe ettikten sonra tekrar yapmak, bir işe başlayıp bitirip bir daha yapmak, ikilemek ve dönmek anlamlarına gelir. “Muavede” bir işin başına dönmek, bir şeyi adet edinmek; Mead, dönülecek yer, yaratılmışların döneceği yer, ahiret yurdu demektir. İyi olduğu zaman örf´le aynı manada kullanılır. Bayram günü “Iyd” ilk güzel şölene dönüş provasıdır.

Modernlik, emredici ve taşıyıcı araçlarıyla kendini empoze ettiğinde, bilumum örf ve adetleri “geleneğin tasfiyesi” çerçevesinde yürürlükten, yani tedavül ve teamülden kaldırmak ister. Bu modernliğin tasfiyeci ve tekçi (monist) karakterinin zorunlu sonucudur. Bunun için Hukuk´u İlahi menşeinden ve beşeriyetin binlerce yıldır tecrübe edip nesilden nesile devrettiği örflerden arındırarak, içini manevi ve ahlaki özlerden kopararak salt kurallar ve kanunlar seviyesine indirgemek suretiyle yapar; kanunlar ve anayasalar aracılığıyla yapamadıklarını baskı politikaları ve otoriter rejimler üzerinden yapmaya çalışır ki, Batı-dışı dünyanın modernleşme tarihi bunun trajik örneklerinden ibarettir.

Örf ve adetler tabiatları gereği birden fazladır, örf ve adetlerin korunduğu, ama sıklıkla daha üst bir referansa (Kur´an ve Sünnet´e) göre test edilip tashih edildiği toplumlarda çoğul hayatlar, çoğul yaşama biçimleri vardır. Belirtmek gerekir ki sadece müslüman toplumların değil, beşeriyetin neşv-ü nema bulduğu yeryüzünün her bölgesinde örf vardır ve bütün örfler kaynağını ilahi tebliğlerden, selim akıl ve bozulmamış fıtrat (vicdan)dan alır. Bu bize İslami hükümlerin her beşer topluluğunca kabul edilebilir ve yaşanır olduğunu gösterir; şu veya bu beşeri topluluk “İslam” diye takdim edilen bir hükme uyum sağlayamıyorsa, bu sahih bir hüküm değil, şu veya bu Müslüman toplumun adete ve göreneğidir. Töre, örflerden kopup, belli bir adet biçimine indiğinde zalimane olur. Adeti insani kılan örf´tür. Bu manadaki adeti El Hindi “İnsanların selim tabiatlarınca benimsenen ve tekrar edile edile kişilerin tutum ve davranışlarında yerleşen şey” olarak tanımlar. İbn Emir el Hace, adetin “üzerinde tefekkür edilmeden tekrar tekrar yapılan şey haline geldiğinde” zalimine töreye dönüştüğünü söyler. (Örf Adet ve Gelenek isimli sempozyuma sunulan tebliğ metni.) Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Erzurum, Ekim-2010

 alibulaç.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...