Cevdet Işık Yazdı: Demokratik Hilafete Doğru..

Aslında yazı veya kitap yazmak sancılı bir uğraştır. Sancısız/ıstırapsız yazılacak yazı veya kitap, dertsiz dermana benzer. ‘Günü kurtarmak’ adına, ‘dostlar pazarda görsün’ misali yazılan yazı ve kitapların hükmü, yani oluşturacağı yankı, yok denecek kadar azdır.

Cevdet Işık Yazdı:  Demokratik Hilafete Doğru..
Cevdet Işık Yazdı:  Demokratik Hilafete Doğru.. Zehra

Kitap kritikleri/eleştirileri dendiği zaman, hadd-i zatında oldukça önemli ve ciddi bir uğraş akla gelmelidir. Çünkü kitap dediğimiz ürün elde edilirken, vücuda getirilirken, yani yazılırken son derece zahmetli badireler aşılmaktadır. Belki bedensel/fiziksel manada somut bir eylemlilik yok ise de -ki vardır- zihinsel, düşünsel ve ruhsal manada soyut gel-gitlerin haddi hesabı yoktur.

Aslında yazı veya kitap yazmak sancılı bir uğraştır. Sancısız/ıstırapsız yazılacak yazı veya kitap, dertsiz dermana benzer. ‘Günü kurtarmak’ adına, ‘dostlar pazarda görsün’ misali yazılan yazı ve kitapların hükmü, yani oluşturacağı yankı, yok denecek kadar azdır.

Kitap kritiği/eleştirisi, kitabı anlamaya yönelik bir uğraştır. Bir kitabın azami derecede anlaşılabilmesi, söz konusu kitabın bütüncül bir bakış ve eleştirel bir akılla okunmasına bağlıdır. Bu da kitabın niçin okunduğunun bilinmesini gerektirir.

Yazılan kitaplar bir öznelliğin ifadesi olduğu gibi, yapılan kritikler de bir öznelliğin ifadesidirler. Burada hem okur ve hem de yazar açısından dikkat edilmesi gereken husus, kendi öznelliklerini nesnelleştirmemektir. Neticede okur da yazar da bir duruşa sahip olarak, lokal/kısmi/yerel bir perspektifle bakmaktadır. Öyle ise insanın bir konuda veya her konuda sahip olduğu bakış/bilgi/görgü sınırlıdır. Bu hakikatin gözden uzaklaştırılmaması büyük bir öneme sahiptir.

Her neyin kritiği yapılırsa yapılsın, kabul görülenler veya kabul görülmeyenler, insan için bir kazancın ifadesi olurlar. Çokça karıştırılan şu yanlışa düşmemek gerekir: Yapılan kritiklerin bir hakaret veya bir sövgü ile uzaktan veya yakından bir ilgisi yoktur. Yapılmakta olanın sadece bir anlama faaliyeti olduğu ve anlamanın da pek tabii olarak, doğru ile yanlışı tefrik etmeyi icap ettirdiğidir. Bu hususun anlaşılmamasından veya karıştırılmasından dolayı nice kalpler viraneye dönmüştür.

Ahmet El Katip’in ‘Demokratik Hilafete Doğru’ kitabı üzerinde durmadan önce bu izahları yapma gerekliliğini hissettim. Aslında bu konunun çokça ele alınarak hatırlatmalarda bulunulması faydalı olur. Zira bir yola çıkarken, nasıl bir yola çıktığımızı ve nasıl yol alacağımızı bilmemiz gerekir. Ancak böylece bir usul ve üslup sahibi olabiliriz. Aksi takdirde kimin ne yapıp ne söylediğini bihakkın bilemeyeceğiz. Yani böylece birbirimizi anlamamız da mümkün olmayacak. Unutmamak gerekir ki varlık amacımızı oluşturan önemli gerekçelerden birisi de anlamak ile ilgilidir.

Demokratik Hilafete Doğru kitabında Ahmet El Katip, Sünni siyasal düşünce üzerinde durmak suretiyle bir kritik yapmaktadır. Hz. Peygamberin vefat etmesiyle birlikte başlayan, saltanatın hüküm sürdüğü zamanları da kapsayacak şekilde yaşanmış tarihi süreci, siyasal açıdan değerlendirmeye tabi tutmaktadır.

Bilindiği üzere Peygamberden sonraki siyasal yapı ‘Hilafet’ olarak adlandırılmıştır. Hilafetin en etkili, en yetkili ve en tepe noktasında yer olan idarecisi ‘Halife’ olarak adlandırılmıştır. Bu dönemin en önemli özelliği olarak Halifenin, Hall ve Akd Meclisi üyelerinin atama hakkını elinde tutmasıdır. Burada dikkatleri üzerine çeken husus, söz konusu meclisin üyelerinin bağımsız olmaktan çok, Halifeye bağlı birer memur durumunda olmalarıdır.

Ahmet El Katip, hem Şii siyasal düşüncesinin yapısı hem de Sünni siyasal düşüncesinin yapısı hakkında araştırmalar yapmıştır. Nitekim Demokratik Hilafete Doğru kitabı Sünni siyasal düşüncenin yapısını ele alan bir kitaptır. Sünni siyasal düşünce üzerinde yaptığı araştırmalardan şu sonucu çıkarmaktır: “Bu düşüncenin demokratik yönde evrilmesinin önündeki en büyük engel; iktidar ve devlet idaresi konusunda Hz. Peygamber’e(sa) dayandırılan hadislerle Sahabe, Tabiun ve sonrakilerden devralınan tarihsel deneyimlerdir. Bu deneyimlerden bazıları, toplum tarafından gösterilen saygı ve şöhretleri sebebiyle önemli bir şer’i kaynak olan “icma” niteliği kazanmışlardır. İcma deliline dayanan bir hükme uyulması farz, karşı çıkılması ise haramdır. Bir yanda hadisler, diğer yanda icma, Sünni fıkıh usulünün en önemli iki kaynağı olarak siyasal düşüncenin de tarih boyunca kaynakları olagelmişlerdir. Bu iki kaynağa dayalı bilgiler, aydınların ve İslami hareketlerin despotizm ve istibdat fikrinden kurtularak daha demokratik bir siyasal düşünce geliştirmelerine engel olmuşlardır.”(s.24)

Demokratik Hilafete Doğru kitabını okurken, kitabın eleştirel bir akılla yazılmış olduğunu görmek mümkündür. Yazarın sahip olduğu mezhepsel aidiyet, doğru veya yanlışları görmesine engel olmamış. Yazar, doğru bildiğini çekinmeden söyleyen ve gerektiğinde farklı düşünenlerle tartışmalar yapmaktan da çekinmeyen bir yapıya sahiptir. Nitekim kitaba sonradan eklenmiş olan ‘Hilafet ve Demokrasi’ bölümü, Hizb’ut Tahrir’e mensup yetkililerle yapılan tartışmalardan meydana gelmiştir.

Demokratik Hilafete Doğru kitabı, ilave kısmı hariç altı bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümde “ “İnsanın Halifeliği” Çerçevesinde Demokrasiye Açılan Kapılar” olarak adlandırılmış. Bu bölümde, Peygamberin siyasal deneyimleri çerçevesinde adalet, şura ve Medine devleti; dört halifenin siyasal deneyimleri çerçevesinde şura, biat, imamet/hilafet ve adalet; ayrıca Sahabe’nin siyasal deneyimindeki siyasal boşluklar çerçevesinde hilafetin kureyşiliği, Hz. Ömer’in veliaht tayini, şura meclisi ve istibdada dönüş gibi konular işlenmiş.

Kitabın ikinci bölümü ‘Hilafet Karşıtı İnkılâp’ olarak adlandırılmış. Bu bölümde saltanata dönüşen hilafetin Emevi hanedanı, Yezid’e zorla biat toplama ve ümmetin baskıcı yönetime direnişi gibi konular işlenmiş. Üçüncü bölümde “Sünni Ekolün Ortaya Çıkışı” ele alınmaktadır. Hanbeli mezhebi ile icma ilkesi detaylı olarak ele alınmış. Sünniliğin ana mecrasını belirleyen ilkelerin ne olduğunu bu bölümde görmek mümkündür.

Dördüncü bölüm “Sünni Siyasi Düşünce” olarak adlandırılmış. Bu bölümdeki bazı konular şöyledir: Totaliterizmin meşrulaştırılması, ehlul hal vel akdin tayini, veliahtlık ve halef belirleme, mezheplerin resmileşmesi, koşulsuz itaat, vezirlik ve yetki devri, teslimiyet kültürü, parçalanma ve birlik, kadın hakları… Dördüncü bölümü kitabın omurgasını oluşturan bölüm olarak adlandırabiliriz. “Hilafet” sisteminin çöküşünün iç sebeplerini beşinci bölümde ve Sünni siyasi düşüncenin “hilafet”ten “demokrasi”ye doğru gelişimini ise altıncı bölümde ele almış.

Demokrasi kavramı, müslüman kültürü içinde doğup gelişmiş bir kavram değildir. Batılı bir kavramdır. Demokrasi düşüncesinin vazgeçilmez ilkesi “halkın yönetimi”dir. Yazar bunun Batı’da olduğu gibi, dini hayattan koparma veya ateist laisizme sarılma biçiminde olmadığını belirtmek suretiyle, yanlış anlamaların önüne geçmek istiyor. Halkın yönetiminin İslamiyet’teki karşılığının dinle mücadele olmadığını, totaliter rejimler ve diktatörlerle mücadele olduğunu belirtmektedir.(s.21-22)

Beni Saide’nin Avlusunda vuku bulan olaydan şu sonuç çıkarılmaktadır: Hilafetle, hilafetin Kureyşiliği ile ya da şu veya bu şahsa ait olduğuyla ilgili olarak, herhangi bir dini metnin bulunmadığı ve olayların tamamen kendiliğinden ve Sahabe-i Kiramın kendi siyasal içtihatları doğrultusunda biçimlendiğini açıklamaktadır. Bu da hilafetin dini olmadığı, sivil ve örfi bir mesele olduğu sonucuna götürmektedir. Bu sebepten olsa gerektir ki, Hz. Ebubekir’e göre; eğer halife azli gerektirecek herhangi bir suç işlemese veya yeminini bozmuş olmasa bile, halk verdiği yetkiyi dilediği zaman geri alma hakkına sahiptir. (s.44)

Hz. Ömer’e göre hilafet halkın/ümmetin hakkıdır. Onun için kendinden sonra çocuklarına iktidarı bırakmamıştır. Hz. Ali’nin tavrı da iktidarın halkın/ümmetin hakkı olduğu yönündedir. Öyle ki ümmetin şûra’ya katılma, bütün Müslümanların hilafet için aday olma ve seçilme hakkına inanırdı. (s.46) Biat hususunda mutlak itaat değil, şartlı itaat söz konusudur.

O zamanın konjonktürel yapısında, devlet yönetimiyle ilgili bu izahlar devrim niteliğinde olan yeni durumlardır. Fakat bütün bu devrim niteliğindeki durumlar kısa bir zaman sonra sona erecektir. Hz. Osman’a isyan ile başlayan büyük fitnenin yol açtığı netice; yaklaşık beş yıl sonra sıfır noktasına dönülmesi ve Mekke’nin fethinde müslüman olan Kureyşlilerin (Tuleka) iktidarı ele geçirmeleri, yeni bir düzen kurmaları, Raşit Halifeler devrine son noktayı koymaları demekti. Yeni dönem şûra’dan ziyade baskı ve istibdadın hüküm sürdüğü yönetime tanık olacaktı. (s.87)

Sünni ekol(Ehli Sünnet) dendiği zaman ilk akla gelen “Ehl-i Hadis”tir. Ehl-i Hadis olanlar, rivayetleri akla ve düşünceye tercih ederdi. Sünnetin Kur’an’a hükmedeceğini savunurlardı. Böyle olduğu için Sünni ekole göre, bütün sahabelerin adil oldukları ve onlardan nakledilen hiçbir rivayetin sıhhatinden şüphe edilmemesi gerektiğine inanılırdı. Bu sebepten hem akla hem de Kur’an’a aykırı olan bir sürü rivayet kabul edilmiştir. İşte bu durum sahabenin icması olarak kabul edilmek suretiyle, hilafete zıt olan totaliter yönetim sistemleri için meşruiyetin kaynağı olmuştur. Ehl-i Sünnet âlimleri icmayı dinin asıllarından biri olarak kabul etmiş ve karşı çıkanları bidatçı ve fasık olarak nitelemişlerdir.

Ahmet El Katip’in yazmış olduğu Demokratik Hilafete Doğru kitabının özünde vermek istediği şudur: Rivayetler üzerinden Allah’ın Vahyi ile Resulullah’ın sünneti, devlet idaresi bakımından yanlış değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

Ehl-i Sünnet fıkıhçıları halifeliği toplumun değil, yöneticinin hakkı olarak görmüşlerdir. Bu bakımdan devlet idaresini eline geçiren kimselerin yapmış oldukları her türlü gayrimeşru icraatı kabul etmişlerdir.

Özellikle saltanatın hüküm sürdüğü zamanlarda, zalim de olsa devlet idarecisine itaati bir vecibe olarak görmüşlerdir. Yazar, işte bütün bu yanlışların İslam’la bir ilgi ve alakasının olmadığını, demokratik bir idarenin mümkün olduğunu dile getiriyor. Müslümanların, adalet temelli, ehliyet ve liyakatin esas olduğu, denetime açık bir demokratik idarenin olmayışının sebebi olarak, Peygambere atfen rivayetler yoluyla gelen mevzu ve ahad haberleri göstermektedir. Herhangi bir sorgulama yapmadan, bile bile yanlışları kabul etmek gibi bir durumu devam ettirmenin sonuçları, müslüman dünyayı perişan etmiş durumdadır.

Yazıyı daha fazla uzatmadan bazı alıntılarla bitirmek istiyorum:

“Ahmed b. Hanbel’in “sünnet” kavramını parsellemesi ve “Ehl-i Hadis” olmayı kendi tekeline alması Şia’dan tutun da, Mutezile, Ebu Hanife, Hanefiler ve hatta Eşarilere (Maliki ve Şafiiler) kadar gelmiş geçmiş birçok müslümanın “Ehl-i Sünnet” dairesinin dışında ve “bidatçi” olarak gruplandırılmasına yol açmıştır. Bu durum ise Müslümanların iç ilişkilerinde gerilim ve kasılmalara yol açmış, diyalog, hoşgörü ve siyasi-düşünsel çoğulculuk ortamının canına okumuştur.” (s.237)

“ ‘Yöneticiye mutlak itaat’ başlığı altında Ahmed b. Hanbel, hocası Ali b. El-Medeni, Eşari, Tahavi, Ebu Zer’a, Ebu Hatim, Ebubekir el-Hilal, el-Berbehari, el-Lalkai, Endülüslü İbn Zemeneyn… vb ve daha nicelerinin bu hadislere itibar edip zalim ve fasık yöneticiye itaat etmenin gerekliliğini savunduklarını ve hatta bunu “Ehl-i Sünnet vel Cemaat olmanın bir şartı” olarak öne sürdüklerini görmüştük” (s.252)

“Açıktır ki, uygulamalarına, karakterine ve kim olduğuna bakmaksızın birçok farklı yönetimin gölgesinde kalmış olmaları nedeniyle din adamları zamanla, yöneticileri meşrulaştıran sınıf haline gelmiştir. Bu dönüşüm sonucunda “din adamlığı” halk karşısında yöneticiler için danışmanlık ve destek görevi gören bir tür devlet kurumu haline gelmiştir.” (s.258)

“Aslında dinin yahut din adına fetva verme işinin devlete yahut halka ait bir resmi kuruma hasredilmesi bizzat “din”e aykırı bir durumdur.” (S.259)

“Çağdaş demokratik İslam düşüncesi, demokrasi düşüncesini temellendirme yolunda ilerlerken iki ana engel ile karşılaşmıştır: “Hadis” ve “İcma” ” (s.303)

“Totaliter zihniyetten kurtulup demokratik düşünceye kapı aralayabilmek için, “hadis” (zayıf hadis) ilkesine yönelik eleştirilerden sonra aynı eleştirileri “icma” ilkesine de yöneltmek zorunlu olmuştur.” (s.319)

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Coşkun Uzun     2018-10-30 “Totaliter zihniyetten kurtulup demokratik düşünceye kapı aralayabilmek’’ için gayret eden, Demokrasi ve Şura’yı aynı kefeye koyan, “Ahmed b. Hanbel’in “sünnet” kavramını parsellediğini zan-vehmeden, ‘Çağdaş demokratik İslam düşüncesi’ gibi ucube bir kavramı icadeden, “Hadis” ve “İcma”yı ’’Demokratik Hilafetin’’ önünde engel gören, Demokratik Hilafet’e hükmeden, hedef gösteren Çağdaş(!) bir akıl Ahmed el-Kâtib…! Rabbim hidayetini artırsın..! Allah ıslah etsin...basiretini, ferasetini açsın..! Hayırlı yolculuklar dileriz kendisine..!
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...