H. Caner Akkurt Yazdı: Bm’nin 73. Yılında 5 Hala Dünyadan Büyük!..

“(Dünya 5'ten büyüktür) diye bayraklaştırılan mücadelenin gerisinde Güvenlik Konseyi’nin daha kapsayıcı, adil, demokratik ve şeffaf bir yapıya kavuşturulması arzusu vardır…”

H. Caner Akkurt Yazdı: Bm’nin 73. Yılında 5 Hala Dünyadan Büyük!..
H. Caner Akkurt Yazdı: Bm’nin 73. Yılında 5 Hala Dünyadan Büyük!.. Zehra

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Ekim’de  Birleşmiş Milletlerin (BM) kuruluşunun 73. yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı mesajda: “(Dünya 5'ten büyüktür) diye bayraklaştırılan mücadelenin gerisinde Güvenlik Konseyi’nin daha kapsayıcı, adil, demokratik ve şeffaf bir yapıya kavuşturulması arzusu vardır…” dedi. BM’nin saç ayaklarından en önemlisi hiç kuşkusuz Güvenlik Konseyi ayağıdır ve bu manada radikal reformların bir an önce gündeme alınarak adım atılması elzem hale gelmiştir.

Devletlerarası küresel yönetim mekanizmasında Birleşmiş Milletler (BM) en merkezi, en evrensel, ama bir o kadar da en verimsiz topluluk haline dönüşmüştür. Doğum kontrolünden, kamu sağlığına, çevre kirliliğine kadar birçok meselede rol almasına rağmen çatışma alanlarında kanın durması konusunda etki alanını gittikçe daraltmış bir pozisyon sergilemektedir. BM'nin bu açıdan doğru pozisyon alacağı en önemli ayağı kolektif güç siyaseti olması gerekirken, bu inisiyatif beş ülkenin insafına bırakılmıştır. Güçlü devletler devrinde olduğumuz inkâr edilemez bir vakıadır. Yıkıcı ve zorlayıcı güç anlamında, insanlık tarihinin en güçlü devletleriyle birlikte yaşıyoruz. Tarihte daha önce hiçbir zaman tek bir devlet bugün ABD'nin sahip olduğu rakipsiz askeri gücü elinde bulundurmadı. Bu askeri gücü ve üstünlüğü, II. Dünya Savaşı'ndan sonra oluşturduğu ekonomi, siyaset ve kültürel hegemonyasıyla bu günlere taşımayı başardı.

BM, bu küresel üstünlük mekanizmasının aşırı yüklenmesini güya absorbe edecek şekilde güçlü paydaşlarla dengeye getirmeye çalışmıştır. Ancak,  BM'nin içyapısı ve işleyişi itibarıyla çözülmesi gereken yığınla sorunu vardır ve bu yeni bir şey de değildir. BM'de 1990'da başlayan reform çalışmaları, idari ve mali reformlar dışında ne yazık ki reel politik olarak küresel düzlemde hiçbir yansıması olmamış ve etkili bir sonuç vermemiştir. Özellikle Güvenlik Konseyi'nin veto ve üye sayısı konusu kangrene dönüşmüş sorunların başında gelmektedir. Yakın gelecekte de bu sorunlar konusunda köklü reformlar yapılması maalesef beklenmemektedir.

BM'nin 2000 yılındaki Binyıl Zirvesi öncesi Genel Sekreter Kofi Annan'ın sunduğu raporda tartışılması kararlaştırılan ve BM'yi bekleyen sorunlar içinde; ülke içi çatışmalar, etnik savaşlar, bunun yanında BM kurumlarının ve organlarının azalan prestij ve meşruiyeti vardı. Her şeyden önemlisi de ulusal egemenlik kavramının insan hakları ihlalleri için kalkan olarak kullanılması sorunu vardı. Doğu blokunun yıkılmasıyla BM'nin mevcut düzeninin, bazı ülkelerin içindeki etnik ve milliyetçi çatışmaları maskelediği açıkça bilinmektedir. Bugün hala BM'nin karar ve icra mekanizmaları Suriye'de süren savaşı, ulusal egemenlik kavramının içine hapsetmiş bir şekilde görme eğilimindedirler. Keza Yemen’de yaşanan katliam ve insanlık dramını; 5 asli unsur üyenin Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki menfaatleriyle örtüşmediği için BM, görmezden gelmeye devam etmektedir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, küresel ve bölgesel ölçekli sorunlara karşı BM'nin etkin bir pozisyon sergilemediğini sıklıkla dile getirmekte ve doğruyu savunma konusunda BM'nin çok daha cesur davranması gerektiğinin altını çizmektedir. Nitekim BM’nin 73. Yıldönümü münasebetiyle yayımladığı mesajda: “…Bundan 73 yıl önce kurulan BM'nin, özellikle de örgütün küresel barış ve güvenliği sağlamakla mükellef organı olan Güvenlik Konseyi’nin reform ihtiyacı, artık ertelenemez bir hal almıştır. Daha önce Ruanda, Bosna Hersek, Kosova'da yaşanan acılar ile komşumuz Suriye'de 8 yıldır devam katliamlar, Güvenlik Konseyi’nin sorumluluklarını yerine getiremediğinin en somut göstergesidir…"  diyerek yerinde bir durum farkındalığı oluşturmuştur.

BM Antlaşması'nın amaçlarının 2. Maddesinde: “Uluslar arasında, halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi (self-determinasyon) ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek ve dünya barışını güçlendirmek için diğer uygun önlemleri almak” maddesi yer almaktadır. Self-determinasyon kavramının iki yönü vardır: Birincisi; “iç self-determinasyon” yani halkların kendi ülkeleri içinde siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel sistemini seçebilmesini anlatır. İkincisi ise “dış self-determinasyon” halkların bağımsızlık ya da başka bir devlete katılmak dâhil olmak üzere siyasal statülerini ve kimliklerini belirlemesi hakkıdır. Fakat bu hak, BM'de daimi üyelerin kendi hegemonyaları ve çıkarları çizgisinde, sadece sömürgeci, ırkçı ya da yabancı bir yönetim altında bulunan halkların “self-determinasyon” hakkı olduğu şeklinde uygulana gelmiştir. Bu açıdan BM'nin bir askeri müdahalesini ancak Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri yetki verdiği zaman meşru görme şeklindeki uygulamanın acilen gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Söz konusu daimi üyelerin konumu ve gücü de II. Dünya Savaşı ertesine kadar giden bir güç dengesine dayanır. Bu mevcut durum, gerek zamanın küresel ruhuna gerekse Almanya, Brezilya, Hindistan, Japonya ve Türkiye gibi ülkelerin dünya çapındaki yükselişini ve temsiliyetini yansıtmaktan acizdir. Bu handikaplar ve kurumsal sorunlar BM'yi sıkıntılı ve çelişkili bir pozisyona itmektedir. Bahsettiğimiz orantısız güç dengesi, BM Güvenlik Konseyi'nin II. Dünya Savaşının galip güçlerine “veto yetkisi” tanırken diğer ülkeleri, karar mekanizmalarının içinde varmış gibi gösteren atraksiyonlarla aslında marjinalize eden sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu tür kurumsal ve doktrinsel güçlükler karşısında, John Rawls gibi kimi felsefeciler insan haklarının uluslararası adaletteki misyonunu mikro düzeye indirgeyerek ilginç bir şekilde “demokrasinin bir insan hakkı olmadığını” iddia edebilmektedirler.

Nitekim sözde demokrasi için Bush döneminin “teröre karşı küresel savaş” ideolojisi neticesinde insan hakları ve özgürlükler hiçe sayılmış, Irak ve Afganistan'daki yıkıcı etkilerine bütün dünya açık bir şekilde şahit olmuştu. Ve ne yazık ki aradan geçen onca yıla rağmen sorunlar çözüme kavuşmadığı gibi kangrene dönüştü. Aynı şekilde Arap Baharı'nın uyandırdığı umutlar yerini yıllardır aralıksız süren soğuk ve fırtınalı bir Suriye kışına bıraktı. Suriye Baas rejimini cesaretlendiren etkenlerin başında hiç kuşkusuz, Mısır'da Sisi üzerinden yapılan askeri darbeye Batı’nın, sözde demokrasi havarilerinin destek vermesini söyleyebiliriz.

Esad rejiminin sivil halka yönelik kimyasal silah kullanması karşısında hâlihazırda insan haklarının nasıl savunulabileceğine dair ikilemler olanca çıplaklığıyla dünyanın karşısında durmaktadır. Bir taraftan, bütün dünyada insani müdahalelere dair bir bıkkınlık söz konusu iken diğer taraftan ABD Başkanı Trump’ın bu konuda açıkça sergilediği gel-gitler, kimyasal silahların yasaklanması veya uluslararası insan haklarının korunması gibi konularda ikilemler yaşandığını göstermektedir. “Dünya barışı” için “nöbet” tutan BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi ülkesi, aynı zamanda dünyanın en çok silah üreten ve satan beş ülkesidir. Paradoksal bir şekilde dünya barışını sağlama görevi onlara ait görünürken diğer taraftan da savaşın tüccarlığını yapmaktadırlar. Bu yaman çelişkilerden bir an önce kurtulmak için BM'de restorasyondan önce beş daimi ülkenin veto yetkisi konusunda radikal bir revizyona gidilmesi gerekmektedir.

Bu veto sistemi hiçbir demokratik algıya uygun olmadığı gibi, evrensel vicdana da tamamen aykırı, dışlayıcı ve sekter bir bakış açısını yansıtmaktadır. Adil ve hakça güvenilir bir vizyon için BM'deki daimi üye sayısı farklı formüllerle –bölgelere, nüfusuna ve hatta demografik yapısına göre- genişletilip, her bölgeden ülkelerin ortak mutabakatıyla temsilci ülke sıfatıyla o ülkeleri temsil edecek alt ve üst kurulların belirlenmesi gerekmektedir. Bu temsil edilebilme ve meşruiyet sorunu halledildikten sonra da mutlaka, BM'nin bir ülkenin içişlerine meşru biçimde müdahale edebileceği koşulları net ve şeffaf bir şekilde ortaya koyacak yeni bir “İnsani Müdahaleler Yasası”na ihtiyaç vardır.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...