Ümit Aktaş Yazdı: Hz. Osman'dan Ak Partiye Tarihsel Krizler, Çözüm: İstişare, Adalet, Eğitim...

Oysa Müslümanlar rövanşist bir mantıkla “ötekiler”in elindeki imkânları ele geçirmek yerine, ötekilere bile örneklik teşkil edecek bir biçimde adaleti ikame ile yükümlüdürler. Zira rahmetli Aliya´nın söylediği gibi, düşmanlarımız bizim öğretmenlerimiz olamaz.

Ümit Aktaş Yazdı: Hz. Osman'dan Ak Partiye Tarihsel Krizler, Çözüm: İstişare, Adalet, Eğitim...
Ümit Aktaş Yazdı: Hz. Osman'dan Ak Partiye Tarihsel Krizler, Çözüm: İstişare, Adalet, Eğitim... Zehra

İslam Tarihinin Başlangıcındaki Kriz

Fertlerin kanun önünde eşitliğinin sağlandığı ve yönetimin adaleti sağlamakla mükellef olduğu İslamî yönetim, “emirü´l müminin”ler döneminde büyük ölçüde usulüne uygun bir biçimde uygulanmıştır. Ancak, özellikle Osman döneminde ortaya çıkan tartışmalar ve Hz. Osman´ın aşırı bir yorumla “Allah´ın giydirdiğini ben çıkaramam” diyerek yönetimden çekilmemekte ısrarı sonucu bir türlü üstesinden gelinemeyen sorunlar nedeniyle, süreç giderek siyasal bir krize dönüşmüştür. Her kriz, bir açıdan içerisinde olunan veya düşülen durumun değerlendirilmesi için bir kritik şansı sunar bize. Kritiğin, krizin doğal bir sonucu olması, bir mecburiyet olduğu kadar, bir fırsattır da. İnsan ise çoğu kez, -maalesef-, ancak düştüğü zaman düşünür. Oysa doğru tutum, her daim ve çeşitli açılardan krizlere hazırlıklı olacak bir biçimde siyasal, düşünsel ve bilimsel bir cehd içerisinde olunmasıdır. Zira bir krizden selametle çıkılabilmesinin en akilane yolu, öncelikle buna hazırlıklı olunmasıdır. Ancak böyle olunduğu takdirde içerisine düşülen durum reaktif veya tepkisel bir biçimde değil, olumlu ve aktif bir biçimde değerlendirebilir.

Oysa Osman´ın öldürülmesi esnasındaki toplumsal durum, bu tip bir hazırlıksızlığı ele vermektedir. Osman, içerisinde olduğu durumu aklıselimle değerlendirmek ve İslam toplumunun bu krizini selametle atlatabilmesi için ortaya konulan sorunları adilane bir biçimde değerlendirmek veya en azından yönetimden çekilmek yerine, bir çözüm üretmeksizin durumunu savunmaya girişmiş ve bunu gerekçelendirmek için de, son tahlilde eksik bir şuranın seçimiyle geldiği yönetimini, “Allah´ın giydirdiği bir gömlek” (görev) olarak kutsallaştırarak, kendisini bu yolla savunmaya çalışmıştır. Ama tüm bu savunmacı söylemler, doğrudan müsebbibi kendisi olmasa da, ortaya çıkan haksız ve adaletsiz uygulamaların ne üstünü örtmekte ne de onların telafisi için bir çaba ve iyi niyet ortaya koymaktadır. Elbette ki meseleye bir çözüm üretilememesi, sadece ona yüklenemeyecek olan bir toplumsal sorumluluktur. Bu ise, Müslüman toplumun, Peygamber (as) sonrası gidişatın olumluluğuna kanarak, kendi kaderi hakkında daha derin düşünümlere, ortaya çıkabilecek sorunlara karşı hazırlıklara ve tedbir stratejilerine başvurmamasıyla alakalıdır. Bu stratejilerden en önemlisi ise temel bir toplumsal yükümlülük olan “şura”nın kurumsallaştırılmayarak kişisel inisiyatiflere bırakılmış olmasıdır. Zira istişarenin aileden devlete kadar tüm toplumun yükümlü olduğu temel bir bireysel ödev olmasının ötesinde, şura, ortaya çıkacak sorunları birinci derecede karşılayacak ve çözüm üretecek kurumsal bir merci anlamına da gelmektedir.

Netice itibarıyla ortaya çıkan kriz, ona değin birikerek gelen sorunların artık görmezlikten gelinemeyecek bir biçimde tezahür etmesiydi. Peygamber (as)´in bıraktığı boşluğun daha uygun bir biçimde (bir “şura sistemi” gibi) doldurulamaması sonucu, iktidar alanının kutsallaştırıldığı bir “Allah´ın halifeliği” misyonuyla, siyasal sorumluluğun toplumsal niteliği, büyük ölçüde bireyselleştirilmiş ve kutsallaştırılmıştır. Dolayısıyla Osman´ın aşırı yorumu (“Allah´ın giydirdiğini ben çıkaramam”), “Peygamberin halifeliği”ni, “Allah´ın halifeliği” gibi oldukça aşırı bir anlama büründürmüştür. Bu şartlar içerisinde ortaya çıkan “siyasal” kriz, İslam tarihindeki ilk kırılma noktasıdır ve ancak şiddete dayanan bir güç kullanımıyla sonuçlandırılabilecektir. Adaletin etkisizleştirildiği koşullarda etkenleşecek olan, ister istemez şiddettir. Bunu gerçekleştirecek olan güç odağı (Muaviye) ise, kendisini meşrulaştırmak için yeni bir sapma biçimi (kaderci öğreti) de üreterek, sorunu “itikadi kriz”e dönüştürecektir. Olgunun “kader”leştirildiği ve doğrudan Allah´ın bir cebri/kaderi (ezelden belirlediği bir durum) olarak mütalaa edildiği bu yaklaşım ise, sorunu daha da derinleştirecektir.

Muaviye´nin, İslamî yönetimi görece de olsa cumhurî ve istişarî esaslarından uzaklaştırarak despotik bir yönetime (meliklik ya da krallık) ve hanedanlığa dönüştürmesine tepki olarak, birçok muhalif grup ortaya çıkmış ve İslamî yönetimi tekrar egemen kılmak için sayısız isyanlar tertip edilmiştir. Emeviliğin buna cevabı ise Arapçılığın ve kaderciliğin desteklendiği bir mütehakkim iktidarlaşma modelidir. Ganimetlerle, dolayısıyla da kutsallaştırılmış savaşlarla beslenen bu model, ister istemez cari hayatla din arasındaki mesafeyi açacaktır. İçtihat ve eleştirinin olmadığı yerde, ilmî faaliyetler de olmayacak; fıkıh ve kelam, gerekirse hadis uydurmacılığına da başvurularak sadece iktidarın desteklendiği delillerin inşa edildiği bir faaliyete dönüşecektir. Bu ise toplumun, egemenlikçi yönetimler tarafından, siyasal krizin derinleştirildiği bir düşünsel/itikadi krize doğru götürülmesidir. Buna cevap Hasan Basri, Ebu Hanife, İmam Maturidi gibi âlimlerden gelmiştir. Arapçılık kadar kaderciliğe de karşı çıkan bu âlimler, bir yandan da rivayetçiliğe dayanan ve temelde Arap geleneğini dinle özdeşleştiren bir tutuma karşı, akla ve dolayısıyla da içtihada dayanan bir fıkıh anlayışı geliştirmişlerdir. Dahası kendi fıkıhlarının ve yol (mezhep)´larının bir devlet fıkhı haline getirilmesine, yani totalitarizme de karşı çıkmışlardır.

Bir açıdan nebevî mirasın verasetini üstlenen âlimlerin meliklere karşı sürdürdükleri bu mücadele, toplumsalın adım adım “egemenlik iktidarı” tarafından ele geçirilmesine karşı verilen bir direnişti. Öyle ki Ebu Hanife´nin fıkıh/hukuk, eğitim ve ilmin özerkliği için verdiği bu mücadele, gerek Emevi gerekse Abbasi halifeleri tarafından, doğrudan Ebu Hanife´nin katliyle sona erdirilecektir. Daha da trajik olanı, Ebu Hanife´nin kabullenmediği kadılık görevinin bizzat öğrencisi Ebu Yusuf tarafından kabullenilmesiyle, mücadelenin bu aşaması da sona erecektir. Abbasilerin din adamları (ulema) kadar eğitimi (ilmi) de iktidar alanına kaydettikleri Gazali´nin rehberliğindeki Nizamiye Medreselerinin kuruluşuyla birlikte ise artık egemenlik iktidarı toplumu bütünüyle kendisine ram ederek, bu süreci sona erdirecektir. Yani “kriz”in üçüncü aşaması olan hukuk ve eğitimin devletleştirilmesiyle kriz sona erdirilecektir ama olumlu bir biçimde değil de, olumsuz bir biçimde: toplumsal özerkliklerin ve şuranın büsbütün ortadan kaldırılmasıyla. Bu ise, artçı dalgalarıyla bir süre daha devam eden üretkenliğin 14. yüzyılla birlikte büyük ölçüde sona ermesinin temel sebebidir. Bu krizlerin etkileri ancak batı dünyasıyla karşılaşılan 17. yüzyıldan sonra idrak edilmeye başlanılsa da, aradan geçen üç yüzyıla rağmen, hâlâ bertaraf edilebilmiş değildir.

Bu krizler akabinde yöneticiler, “Allah´ın halifeliği” payesiyle taçlandırılmış ve sorumluluk iktidarı, egemenlik iktidarına dönüştürülmüştür. Dolayısıyla da egemenler artık kendisini toplumun seçimine değil, “Allah´ın halifesi olmak” iddiasıyla, doğrudan “Allah´ın takdiri”ne dayandırarak meşrulaştırmaya çalışmıştır. Oysa İslam, Peygamber sonrası için yöneticilere atfedilebilecek bu tür tanrısal payeler için uygun bir öğreti sunmamaktadır. Fiili olarak ortaya çıkan bu gelişmeler ise, kendi dayanaklarını (meşruluk söylemlerini) ürettikçe, temel öğretiden de ciddi bir sapma biçimi ortaya çıkararak ve bunu zorbalıkla topluma dayatarak, olumlu bir değişimin ve gelişimin önünü tıkayacak olan ve eklemlenmeye çalışılan geleneksel veya “modern” öğretilere uygun söylemler ve yapılar (hilafet yönetimi ve türevleri gibi) oluşturulacaktır. İslamî anlamda bir değişme ve gelişmenin ivmesi ise, fütuhatçı bir yayılmacı ve ganimetçi siyaset tarafından ikame edilecektir. Buna karşı ise Peygamber (as)´in başlattığı adalete ve hakkaniyete dayanan bir toplumun inşası çabası akamete uğratılacak; nebevî hassasiyetlerin yerini Arapçı hassasiyetler alacaktır. (Şuubiyeci ve mevalici bir zihniyet, erkek egemen ve otoriter bir siyaset, içtihadın giderek imkânsızlaştırıldığı bir düşünsel tıkanma, insanların özgürleştirilmesi yerine köleciliğin ve itaatçi kültürün yaygınlaştırılması…) 

Osmanlı ve Kriz

Bir iktidarın artık işleyemez hale gelmesi, yani kendisini tebaasına gerek güç gerekse sorumluluk açısından kabul ettirememesi, iktidar ile onun yurtlandığı coğrafyanın (sosyolojik mekânın) örtüşemediği bir noktada ve bir kriz olarak ortaya çıkar. Osmanlı da batı karşısındaki üstünlük konumunu yitirdiğinde, maalesef bunu, tıpkı Hz. Süleyman´ın asasının kırılmasında olduğu gibi, ancak batılı güçler karşısında askeri yenilgilere uğramaya başladığında kavrayabilmiştir. Bu kavrayış ise meseleye bakışı uzun dönem askerilikle sınırlamış, nihayetinde ise maddi olduğu kadar manevi bir yenilginin kabullenilmesi çaresizliğine düşülmüştür. Yani memleket sınırlarının (halkın namusunun), her şeye rağmen engellenmeye çalışılan kapitalizme açılmasıyla. Kaldı ki imparatorluk, sadece kendi sosyolojisiyle değil, bir de jeopolitik olarak bulunduğu doğu-batı arasındaki bir dengeyle, yani adalet çizgisinin sağlanmasıyla da ayakta durabilmektedir. Bu çizginin yitirilmesi, sadece jeopolitiği değil, iç siyasi dengeleri de sarsacaktır. Osmanlının temel meşruiyetinin kaybı, halkla yapılan ve artık sürdüremez olduğu o adalete dayanan sorumlulukçu siyasetten (Kemal Tahir´in deyimiyle “kerim devlet” vasfından) vazgeçmesiyle belirginleşecektir. Toprak sistemine bağlı olan adalet çizgisini yenileyemeyen Osmanlı, geleneği koruma adına kendisini tekrarlamanın açmazına düşünce, giderek sistemi (devleti) koruma güdüleri öne çıkacak ve sorumlulukçu siyasetten vazgeçilecektir. Osmanlı modernleşmesi ise II. Mahmut´un hoyrat batılılaşmacılığı kadar, Abdülhamid´in tutucu doğuculaşmasıyla (kalkınmacı modernleşme) da denge kaybına uğrayarak uçlara savrulacaktır. Dolayısıyla bu denge kaybı, toplumsal mekânla iktidar mekânı arasındaki bir uyuşmazlığa yol açacak ve müstevliye boyun eğmekle nihayetlenecektir.

Günümüzdeki Kriz

Günümüzdeki İslam dünyasının genel krizi ile Türkiye´deki döngüsel kriz, temelde imkânlarla ihtiyaçlar arasındaki uyumun ve dengenin sağlanamamasıyla ilgilidir. Öncelikle İslam dünyası kendi sorununu temelde askerî ve teknolojik bir sorun olarak algılamaktan kurtulabilmiş değildir. Oysaki temel sorun ilmî, düşünsel ve siyasidir. İslam dünyası ilim deyince bunu sadece dinî ilimlerle sınırlamakta ve genel ilmî disiplinlere yeterince önem vermemektedir. Ve yine genelde otokrat rejimler tarafından yönetildiğinden, Müslüman halkların düşünsel ve siyasal özgürlüklerinin ve inkişaflarının önü, despotik tedbirlerce kesilmektedir. Bu üç alandaki yetersizliğin sonucu yüzlerce yıldır sürdürülmekte olan farklı alanlardaki içtihat yapma yetersizliği ve hatta yasakçılığı, temel sorunların anlaşılmaması kadar çözümlenemeyişinde de en önemli sebeptir. Bu tür bir idrak yetersizliği ise, Malik bin Nebi´nin tespitiyle, Müslüman ülkelerde sömürgeleştirilmeye uygun bir vasat oluşturmaktadır. Aklını kullanamayan ümmet, ister istemez zelil bir duruma düşmüştür. Zira sömürgeleşme hali, her şeyden önce akli yetilerini kullanamamaktan kaynaklanır. Nitekim Firavun karşısında zelil duruma düşen Mısır halkının temel sorunu da buydu. Günümüz Müslümanları da her ne kadar sıkça Kur´an okusalar da, okuduklarını ne anlamakta ne de üzerinde tefekkür (kritik) etmektedirler. Hâl böyle olunca, Kur´an´da anlatılan geçmiş kavimlerin krizleri, bu krizlerin sebepleri ve bundan çıkış yollarına ilişkin kıssalar sadece birer hikâye olarak okunup geçilmekte; bunlardan günümüze dair dersler çıkarılamamaktadır.

Oysa insanların aslî niteliği akıl ve düşüncedir. İnsanlar akıllarını kullanabildikleri ölçüde olayları ve yaşadıkları dünyayı kavrayabilirler. Düşünsel yetileriyle kendilerine dair öncelikleri belirleyerek, bu konularda yaratıcı fikirler üretirler. İşte ancak o zaman krizlere düşmekten kurtulur veya bu krizlerden çıkmanın yollarını bulabilirler. Nitekim Yusuf kıssası veya Süleyman´a dair kıssalar, tefekkür ehli için, buna dair önemli dersler vermektedir.

Hâl böyle iken, Müslüman halklar, içerisine düştükleri zelil durumdan kurtulabilmek için öncelikle bu durumun tahlilini yapmaları gerekirken, onlar meselenin en görünür tarafı olan askeri yenilgilerden yola çıkarak, sorunlarının çözümünü burada aramakta ama maalesef bunun için de birbirleriyle boğuşup durmaktan başka bir şey yapmamaktadırlar. Cihad deyince bile, bunun her alanda yürütülecek topyekûn bir faaliyet oluşuna dikkat edilmeksizin, akıllara sadece savaşmak gelmektedir. Oysa savaş, ancak tüm çarelerin tüketildiği noktada başvurulabilecek bir yoldur. Savaşmak içinse, zaten kıt olan kaynaklar da bunun için (silah satın almak için) sömürgecilere verildiğinden, daha da zelil duruma düşülmektedir. Hem de bu durumun kabahati de sömürgecilere yüklenerek ve duçar olunan sorunların teşhis edildiği gibi bir aldanışa sürüklenerek.

Oysa İslam dünyası öncelikli olarak tüm askeri yatırımlarını askıya alarak (veya azaltarak), kaynaklarını ilme ve eğitime yönlendirmeli; daha doğrusu bu konuda bir seferberlik hali (cihad) ilan edilmelidir. Ancak bu eğitim seferberliğinin kemaline ulaşabilmesi için otokrat sistemlerini istişari/demokratik yapılara dönüştürerek, içtihat/kritik yaygınlaştırılmalıdır. Böylece aileden devlete kadar toplumun tüm aşamalarında güce ve zorbalığa değil, bilgiye, düşünceye ve ilme değer atfeden bir bakış açısı değişikliği ortaya çıkmalıdır.

Bu konudaki temel itiraz, -sanki hâlihazırdaki durum böyle değilmiş gibi-, askeri yatırımlardan vazgeçildiğinde ülkelerin sömürgecilerce işgal edileceğine dair yanılsamadır. Oysaki bilinçli bir toplum hiçbir güç tarafından dize getirilemez. Buna dair çağımızda bir yığın örnek bulunmaktadır. (Misal: Hindistan, Vietnam, Cezayir, Gazze, Tunus.) Ama bilinçsiz bir toplum silah deposu haline bile getirilse kolayca teslim alınabilir. (Misal: Irak, Suud, Libya, Körfez Ülkeleri.)

Türkiye´ye gelince; 2002 Türkiye için bir umuttu. Ama temel teşhis yanlış konulunca, yani öncelikle toplumsal bir eğitim ve bilinç seferberliği yerine güç temerküzü hedefi öne konulunca, Türkiye toplumu on yıl sonra (2013´lerde) yeniden krize girdi. Bu güç temerküzü endişesi ile daha en başından tipik bir CIA aracı olduğu herkesin malumu olan FETÖ ve onun partneri olan ABD ile işbirliğine gidilmiş, kurtuluş yerli kaynaklarımızda aranmamıştır. Askeri yatırımlar en azından kısılarak, eğitime ve üretime ayrılan bu kaynaklarla uzun vadede bilinçli ve üretken bir toplum oluşturulma çabası yerine, dışarıdan sağlanan kaynaklarla bir tüketim toplumu ve hatta borçlandırılmış bir toplum ortaya çıkarılmıştır. Mütevazı ve yaşanabilir şehirlerin inşası yerine gösterişli, pahalı ve kullanışsız gökdelenler inşa edilerek, özellikle büyükşehirler yaşanılamaz bir hale getirilmiştir. Halkın, sahte cazibe merkezleri haline getirilen bu büyükşehirlere çekilmesiyle, tarımsal ve hayvancılık üretimi de zaafa uğratılmıştır. (Bu konuda doğuda boşaltılan binlerce köyün etkisini de unutmamak gerekir.) İçeride ve dışarıda barışa dayanan bir siyaset yerine, giderek otokrasiye doğru kayan kutuplaştırıcı ve düşmanlaştırıcı bir stratejiye yönelinmiş; bu ise zaten kıt olan kaynaklarımızın daha çok askeri alana ayrılmasına ve dolayısıyla temel önceliklerimiz olan eğitim ve düşünsel inkişafın daha da zaafa uğramasına yol açmıştır. Bu konudaki yetersizliklerin bedeli, “yerli ve millî” üretimin daha da azalması ve daha çok dışa bağımlılıktır.

Ne yazık ki bu konularda “iyilikleri vaz´ etmek ve savunmak, kötülükleri ise önlemek ve bu konuda toplumu uyarmak”la yükümlü olanlar da (özellikle âlimler, aydınlar ve cemaatler), kendi güç kazanımlarını ve iktidardan nemalanmayı öne alınca, iktidar da kendi tutturduğu yolda dizginsiz bir biçimde krize doğru sürüklenmiştir. Bu koşullarda bile, en azından Âdem (as) örnekliğinde olduğu gibi bu durumdan kendine bir ders çıkarmak ve içerisine düştüğü durumdan rücu yerine, şeytan gibi sadece ötekilerin suçlanması yolu tercih edilmekte, kendi nefsini aklama çabasından vaz geçilmemektedir. İslamî bir yönetimin temel şiarı olan ehliyet, liyakat ve eminlik ilkeleri ise, yakınların kayırılması, itaatçiliğin desteklenmesi ve rant dağıtımına dayanan bir iktisat politikası, geçmişi bile aratır bir hale getirmiştir. Oysa Müslümanlar rövanşist bir mantıkla “ötekiler”in elindeki imkânları ele geçirmek yerine, ötekilere bile örneklik teşkil edecek bir biçimde adaleti ikame ile yükümlüdürler. Zira rahmetli Aliya´nın söylediği gibi, düşmanlarımız bizim öğretmenlerimiz olamaz.

Gelinen nokta ise ortada: “İşçinin hakkını alnının teri kurumadan verin” şiarı yerine, emeğinin karşılığını almak için mücadele edenlerin hain ilan edilerek şiddetle bastırılması; yıllardır sessizce yitirdikleri yakınlarını anmak için toplanan cumartesiannelerinin acılı yüzlerine bile tahammül edememek, Meksika devlet başkanı “halkım sefalet içerisindeyken o lüks uçağa binersem utancımdan kimsenin yüzüne bakamam” derken, filosuna uçak üzerine uçak katan başkanı aklamak için “reise de yakışır” diyebilmek, kendi çevrelerindeki FETÖ okullarında yetişmiş ya da liyakatsiz kişileri olmayacak noktalara getirirken, FETÖ suçlamalarından yargı kararıyla aklanan kişileri dahi açlığa mahkûm ederek işsiz bırakmak, başlangıçta mekteplerdeki üniformacı zihniyete karşı koyarken, okul idaresinin istediği yerden kıyafet alamayan öğrenciyi okullara almamak, devlet fabrikalarını iyi çalışmıyor diye satarak arazilerini müteahhitlere peşkeş çekerken, ülkeyi bu tesislerde iyi kötü üretilen mallara muhtaç bırakmak, komşularla sıfır sorun diye yola çıkıp, neredeyse sınırlarımızın tamamını duvarlarla çevirmek…

Ama ne yazık ki günümüzde artık bunları söylemek bile bir anlam ifade etmemekte. Zira söz, ancak vaktinde söylendiğinde anlamlı ve değerlidir. Şimdi ise, vaktinde bu eleştirileri yapmaları gerekenlerin dilinden bu sözler düşmemekte. Üstelik nasıl bir zamanlar iktidarın haksız ve adaletsiz uygulamalarını bundan nemalanmak için desteklemekteyseler, şimdi de artık sıradanlaşan bu tür eleştirilerden nemalanmaktan da geri durmamaktalar. Ama iş işten geçmiş bulunmaktadır. Vakti zamanında iktidarın akıl dışı politikalarını “bir hikmeti vardır” diyerek savunanlar ya da çıkarları gereği sessiz kalanlar, günümüzde ise sinik bir biçimde konuşmaya başlasalar da, artık sözün bir değeri kalmamıştır. Belli çıkar ilişkilerine gömülenlerin, güç ve zenginlik içerisinde şımaranların, kısacası sınıfsal bir kopuş içerisinde olanların, bu ilişkilerden ve iktidar kibrinden kopmaları artık çok zordur. Asıl sorun ve sorumluluk ise, çeşitli gerekçelerle bu kibir budalalarına destek vermeyi sürdürenlerdedir. Özellikle İslamcıların, geleceklerini kurtarabilmek için bir an önce iktidar karşısında duruşlarını netleştirmeleri ve haksızlıkları eleştirilerini belirginleştirmeleri, sadece kendi onurları açısından değil, memleketin ve İslam dünyasının selameti açısından da zorunlu bir vecibedir.

haberduruş

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...