Mücahit Gökduman yazdı: Cezayir’den dipdiri bir çağrı: Güller Ağlar Ülkemde

Yakın zamanda onuncu baskısını yapan Güller Ağlar Ülkemde romanı 90’lı yıllarda Cezayir’de yaşanan askeri darbeyi ve halkın demokratik hakları uğruna ortaya koyduğu direnişi konu alıyor..

Mücahit Gökduman yazdı: Cezayir’den dipdiri bir çağrı: Güller Ağlar Ülkemde
Mücahit Gökduman yazdı: Cezayir’den dipdiri bir çağrı: Güller Ağlar Ülkemde Zehra

Nehir Aydın Gökduman’ın ilk kez 1996’da yayımlanan Güller Ağar Ülkemde isimli romanı gözden geçirilmiş baskısıyla Ensar Yayınları’ndan çıktı. Böylece 10. baskıya ulaşan kitap, 90’lı yıllarda Cezayir’de yaşanan askeri darbeyi ve halkın ortaya koyduğu direnişi konu alıyor.

Uzak sayılmayacak bir tarihte, 1991 senesinde Cezayir’de yapılan genel seçimlerde FİS (İslami Selamet Cephesi) sandıktan birinci parti olarak çıkmış ve iktidara gelmişti. Ancak halkın onay verdiği bu kadrolara askerin ve Batılı devletlerin ilgisi aynı şekilde olmamıştı. Onlara göre dini referanslı bir hareketin değil ülkeyi yönetmesi, siyasi ve toplumsal alanda var olması bile ihtiyatla ve şüpheyle karşılanmalıydı. Tarih boyunca, halkların refahı ve huzuru için göreve hazır olduklarını beyan eden ve gerekirse bunu “halk için halka rağmen” parolasıyla icra etmekten çekinmeyen mantığın temsilcileri, Cezayir’de de harekete geçmeyi ulusal bir görev, toplumsal bir ödev bilmişlerdi. Halkın ekseriyeti sandıkta kazandıkları zaferden silah tehdidiyle vazgeçmeye niyetli değildi. Ödenecek bedel acılarla dolu olabilirdi ancak direnişin onurlu havası ülkeyi sarmıştı bile. Kuşkusuz Batı’nın Demokrasi tiyatrosu ilk kez bozulmuyordu lakin asil bir sayfa daha ekleniyordu halkın tarihine filizlenen direnişle. Avrupa’nın “insan hakları ve özgürlükler” maskesini ilk kez indirmediği sır değildi fakat Cezayir direnişi halka halka büyüyen bir mektep, korku duvarlarını yıkan bir sancak gibi gönülleri fethediyordu. Onlar barış zamanı ahlâk ve kural tanımazken, direnişin evlatları savaşta bile bir hukuk olduğunu öğütlüyorlardı dünyanın paslı vicdanına. Kavga bir hukuku ve değeri olanlarla olmayanlar arasında çıkmıştı.

Cezayir direnişi kanlı bir şekilde bastırıldı, hareketin liderleri hapsedildi ve idam edildi. Ama ‘geriye kimin hikâyesi kaldı’ diye dönüp bakıldığında tek bir hikâye görünüyor ortada. Resmi tarihin anlatmadığı bir hikâye bu: Cezayir’in direniş öyküsü dilden dile anlatılıyor, üzerine kitaplar yazılıyor, şiirler okunuyor.

Özgürlük için katlanılan fedakârlıklar

Nehir Aydın Gökduman’ın dönemin kısıtlı imkânlarıyla yazdığı Cezayir romanı Güller Ağlar Ülkemde 1996’da çıktığında okuyucudan yoğun bir ilgi gördü. Romanın özgün karakterlerinin mücadelesi,   olayların doğallığı içinde pek çok insanın kendisinden bir şeyler bulduğu bir hikâyeye dönüştü. O kadar ki roman merkez medyada bile kendine yer bulabildi! Bir öğretmenin öğrencilerine okuması için verdiği kitabı bir ailenin şikâyet etmesiyle basın devreye girdi. Hürriyet gazetesinde “Ortaokulda cihat romanı” şeklinde manşete çekilen kitap Ali Kırca tarafından haber bülteninde çarpıtılarak sunuldu. 28 Şubat sürecinde yapılan haberde Kırca, Cezayir’i anlatan kitapta yaşananları Türkiye’de gerçekleşiyormuş gibi göstererek tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekmiş, böylece Türkiye’deki İslami hareketi hedef göstermişti. Neticede kitabı öğrencisine tavsiye eden öğretmen görevden uzaklaştırılmış, eğitimde laiklik ilkesi pekiştirilmişti.

Kitabın hikâyesinden bahsettikten sonra biraz da kitaptaki hikâyeye bakılabilir. Roman FIS (İslami Selamet Cephesi) liderlerinden Ömer Erkam ve ailesinin askeri cuntaya karşı verdikleri mücadeleye odaklanıyor. Aynı zamanda bir petrokimya mühendisi olan Ömer, iptal edilen seçimlerden sonra cuntaya karşı mücadeleyi örgütleyen hareketin liderliğini üstlenir. Askeri rejim tarafından bilindiği ve arandığı için ailesiyle birlikte, bazen onları da emanet ederek şehir şehir dolaşıp direnişi yönetmeye çalışır. Bu, hiç kolay olmadığı gibi bedel ödeyen sadece ailesinden ayrı kalan Ömer değildir. Eşi ve çocukları uykusuz gecelerle, bitip tükenmeyen yolculuklarla, yüreklerine çöreklenen o uğursuz korkularla baş başa kalmışlardır. Direnişin amacı insanları kula kulluk etmekten kurtarmak, özgür bir hayata ulaştırmaktır, ancak bu onurlu mücadele öncelikle müntesipleri için bir mektebe dönüşür. Ömer’in küçük oğlu Talha dahi yaşananların bilincindedir ve küçük yüreğinde çırpınışlar duyar. Onun ablası Sevde de kaygılarını, korkularını bir kenara bırakarak annesi ve kardeşine umut olmaya çalışır. Kavganın o bereketli havası sinmiştir yuvalarına, duaları mücadelenin selameti için semaya yönelir hep beraber.

Zorlu yolculuklarında Ömer ve ailesinin karşısına bir nimet olarak kıymetini bilecekleri güzel insanlar çıkar. Halil Amca, Hasip Amca, Fatma Nine gibi karakterler ülkenin içinde bulunduğu hali yakinen gören, bunun üzüntüsünü duyan lakin ellerinden dua etmekten başka bir şey gelmeyen temiz insanlardır. Direnişin evlatları ile yolları kesişen bu insanlar, varlarını yoklarını ortaya koyarak, canları pahasına sahip çıkarlar onlara. Cunta askerlerinin giyotin çehreleri korkutamaz onları, muhbirlik yaparak gününü gün eden haysiyet yoksunlarına inat direnişe bir nefes olmaya çalışırlar. Yüreklerinin en müstesna yerinde sakladıkları şehitlik bilincini, evlerini bir karargâha dönüştürerek yaşatırlar. Zulmün karanlığında birer meşale gibi parlar o evler.

Sırtını Batılı efendilerine dayayan zalimler

Kendi halkına silah doğrultan orduda durumlar farklıdır. Gücünü tamamen topundan tüfeğinden alan askerler sırtlarını Batılı efendilerine yaslamış, zafer kazanacaklarından emindirler. Onlara göre halkın içinden çıkan bu direniş, beyhude bir çabadan ibarettir. Askerle çatışan bu insanların yaptığı hainlik olduğu kadar hayalciliktir. Çünkü dünya siyasetine yön veren Batı’dan ayrı bir yol tutmak intihar etmekten farksızdır. Zaten medeniyeti refahı, bolluğu onlar getirmiyorlar mıdır? İnsanlığın ulaştığı bu son noktaya itiraz etmek affedilmez bir hatadır. Direnişçilerin peşinden giden halk da kandırılmıştır kuşkusuz, onları aydınlatma görevi de ordunun omuzlarındadır. Halk önce dincilerin getirdiği tehlikeler açısından bilgilendirilmeli ardından da modernleştirilmelidir. Ne de olsa komutanların bir ayakları Avrupa’dadır, bu görevi severek üstlenmeye hazırdırlar. Bilmemek değil öğrenmemek ayıptır nasılsa. Komutanların ışıldayan hayallerini taşıyan kalplerinin ne kadar parça parça olduğu hikâye ilerledikçe anlaşılacaktır. Birbirlerini, menfaatlerini tatmin ettikleri birer araç olarak görmeleri kızgınlıktan çok acıma uyandırır okuyanda.

Romandaki yardımcı karakterler, direnişin farklı veçhelerini verirler okuyucuya. Raid, Ömer’in sadık öğrencisi, hikâye boyunca koşturur durur. Ömer’in eşi Zehra ve çocuklarının güvenliği için, direnişçilerin selameti için şehirlerarasında mekik dokur. Cesaret gerektiren işlere gözünü kırpmadan girişir. Aslında o Cezayir’in gerçek evladıdır. Halkın ümitlerini yarına taşıyan bir sancaktar; bıkmak yorulmak nedir bilmeyen, zulmün karşısında duvar gibi dikilen bir tevhid eridir. Şehit olmanın gerçekten şehit gibi yaşayabilmekten geçtiğini bilir. Yürüyüşünde yol azığıysa ilmidir; okuduklarını, hocasından öğrendiklerini diri tutar zihninde. Ümmetin gençlerinin yürekleri onunla beraber çarpar. O yüreklerden biri de Lübnanlı gazeteci Musa’dır. Zulmü engelleyemiyorsa duyurmayı ödev bilen bir karakter olarak karşımıza çıkar o. Yani ülkesinden kalkıp yangın yerine dönen Cezayir’e gelmeyi salt mesleki bir görev olarak görmemiştir. Cunta elinde bulundurduğu güçle basını da etkilemiştir. Gerçeğe yalan, yalana gerçek demek teamül haline getirilmiştir. Musa da elindeki fotoğraf makinesiyle korkusuzca gider karanlığın üzerine. Bir bedel ödeyecekse bile onu mazlum halkların geleceğine bir armağan olarak görür.

Aslında anlatılan tüm İslam dünyasın hikâyesi

Roman boyunca gerçek bir mücadelenin izleri okunur. Sona gelindiğinde ise İslami hareketi temsil eden Ömer Erkam ile diktatörlüğü ve Batıcılığı temsil eden Komutan Yanis arasındaki konuşma tarihe geçecek niteliktedir. İki farklı hayat tarzının, İslami olanla dünyevi olanın bu polemiği hikâyenin üzerine okuyucuya yeni ufuklar açar. Söylenen sözler Cezayir’i de aşar, evrensel bir hüviyet kazanır. Çünkü okuyucunun gözleri önünde birden Suriye belirir, hikâye öylesine tanıdıktır. Oradan ister istemez Mısır’da Tahrir meydanına uzanır düşünceler. Aynı senaryoyu her gün yaşamak durumunda olan Filistin belirir zihinlerde. Bosna’nın hüzünlü öyküsü ise hatırlanmadan geçilmeyecek kadar canlı durur sayfalarda.

Roman aslında tam olarak şu soruyu sorar: Başarı ya da zafer denilen şey nedir? Yeryüzünde zorla alınmış bir iktidar mıdır zafer, yoksa bu zulme karşı direnirken can vermek mi? Dünyevi zevkler içinde serveti hesapsız kitapsız tüketmek midir başarı; iki göz bir evde, yer sofrasında özgürlük için kalpleri büyütmek mi?

Romanın günümüz gençleri için bir ihtiyacı karşılayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kolaylıkla okunan dili, sürükleyici tabiatı ile bir rol model özlemi içinde olan genç kitle için bir boşluğu doldurduğuna inanıyoruz.

Kitabın, coğrafyamızda solmuş güllere bir nebze su olabilmesi duasıyla…

Dünyabizim

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...