Davut Güler Yazdı. Adalet, Mizan ve Kitap Dengesi

"Kitap"; açık ki hikmet ve hükmün kaynağıdır. "Mizan"; hukuk ve adaleti simgeler. "Demir" ise gündelik hayattaki sayısız yararları yanında güç ve kuvveti, yaptırımı ifade eder.

Davut Güler Yazdı. Adalet, Mizan ve Kitap Dengesi
Davut Güler Yazdı. Adalet, Mizan ve Kitap Dengesi Zehra

“And olsun, Biz elçilerimizi apaçık belgelerle gönderdik ve insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte kitabı ve mizanı indirdik. Ve kendisine çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik; öyle ki Allah, kendisine ve elçilerine gayp ile (görmedikleri hâlde) kimlerin yardım edeceğini bilsin (ortaya çıkarsın). Şüphesi Allah, büyük kuvvet sahibidir, üstün olandır. (Hadid, 57/25)

Bir binanın sütunları gibi kavramlar da birbirlerini tamamlıyorlar. Adalet, kitap, mizan ve peygamber her bir kavram, bina metaforundan tam anlamını buluyor. Bir bina düşünki bir sütunun eksikliği o binayı anlamsız hale getiriyor.

Bu bağlamda insanlığın dünyevi hayatını düzenleyen peygamberlerin görevlerinden biri insanlar arasında adaleti tesis etmektir. Tabii ki herhangi bir peygamber veya herhangi bir toplum bu görevi kendi hayatlarında tam olarak gerçekleştirmiş olamaya bilir. Ne peygamberler ne de toplumlar ebedi olarak yaşamışlardır. İdeal anlamda adaleti tam yerine getirme, fiili olarak uygulamak hiçbir insan topluluğuna nasip olamamış olabilir demiştik. Gönderiliş gayeleri, gönderildikleri toplumlarını uyarmak olan peygamberler; bu görevlerini adaleti ayakta tutarak yani hükümleri göstererek, öğreterek ve imkânlarını ortaya koyarak fiilen hayata geçirerek yerine getirirler. Bu görevi peygamberler yalnız kendi bildikleri şekilde yapmıyorlar; onlara destekleyici nitelikte açık deliller-kanıtlar, kişiyi veya toplumları hakikate götürecek burhanlar verilmektedir. Kur´an´ın ifadesiyle onları destekleyici yani peygamberlere "kitap, mizan ve demir" verilmiştir ki bunlarla adaleti tesis edebilsin.

Adaletin tesisinde anahtar kavram veya tamamlayıcı kavramlardan üçü üzerinde duracağız; "kitap, mizan ve demir" Hadid suresi 25. ayetin açıklamasına bakacak olursak; "kitabın ve mizanın indirilmiş olması "inzal" ile ifade edilir, gayet ilginç bir biçimde "demir"in indirilmesi de aynı fiille ifade edilmiştir. Ayet "ahrecna´l hadîde" değil de "enzelne´l hadîde" gelmiştir. Hâlbuki demir yerden "çıkarılır!" Ayete göre demir de tıpkı kitap ve mizan gibi indirilmiş, inzal edilmiştir. Bu fiil vahiy ve yağmur için de kullanılır, her ikisi yukarıdan gelmektedir yani yukarıdan inmektedir. Bu hayli anlamlı ifade üzerinde durmakta fayda vardır."*

Ayette geçen üç anahtar terim "kitap", "mizan" ve "demir" konumuzun ana sütunları ve aynı zamanda insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesinde başvurulan üç ana parametreye de işaret eder:

Bu ayetler bağlamından konumuz olan adalet, anlatılmaya çalışılırken Müslüman zihnin konunun yüzeysel bir izahla anlaşılamayacağına inanması ve sorunun bir bütünlük arz ettiğini kabullenmesidir.

Yine konuyu anlamaya yoğunlaştığımızda görüyoruz ki; bir şeyin sadece kendisinin kendisiyle anlaşılamayacağı, o konunun segmentleri yani onu tamamlayıcı her bir organın anlaşılması, o organların kendi içindeki senkronizenin uyum ve ahengidir. Ele aldığımız kavramları bu bağlamda değerlendirirsek konuyu anlamamız o kadar daha anlaşılır olur.   

"Kitap"; açık ki hikmet ve hükmün kaynağıdır. Başka bir ifadeyle hukuk, ahlak ve sosyal ilişkilerin temel ilkelerini tayin edecek değerlerin kaynağı kitapta ifadesini bulur.

"Mizan"; hukuk ve adaleti simgeler. Kelimeyi "terazi, denge" olarak da çevirmek mümkündür ki, adalet terazi ile simgelenir. Eğer hassas ölçüler kullanılarak adalet sağlanacak olursa, toplumsal hayatta denge de sağlanmış olur. Bu manada "mizan" Rahman sûresinde (55/7-8) ele alındığı üzere ekolojik ve kozmik dengeye de karşılık bir kelimedir. Şu hâlde varlık âleminde ve tabiatta nasıl hassas bir denge varsa, söz konusu denge hassas ölçülerin ifadesi mizan ise, insanlar arası ilişkileri düzenleyici hükümler, hukuk mizandır, bu yönüyle kamu otoritesine de atıf olduğunu söylemek mümkün.

"Demir" ise gündelik hayattaki sayısız yararları yanında güç ve kuvveti, yaptırımı ifade eder. Meşru kamu otoritesi adaleti güç kullanarak tesis eder, gerektiğinde dış saldırılara karşı da silahla ülkeyi savunur. Hz. Osman´a atfedilen şu söz demirin önemini anlatmaya yeter: "Allah Kur´an´la yola gelmeyeni sultanla (kamu otoritesi) yola getirir." Bundan hareketle Max Weber, devleti "şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran güç" olarak tarif eder ki, İslam bakış açısından hükümranlığın temsili ise; ortak ve bölünmez ihtiyaçlar için vergi toplayıp harcama ve dış savunma yanında, yargılama ve ceza infazı sadece devlet başkanına aittir. (Bkz. 42/Şura, 17 ve 55/Rahman, 7-8. ayetlerin açıklaması, aynı tefsirde)

“Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizanı koydu.  Sakın mizanda ´haksızlık ve taşkınlık yapmayın.´, tartıyı adaletle tutup-doğrultun ve tartıyı noksan tutmayın.” (55/Rahman, 7-9)

Konuyu izaha devam ederken, Rahman suresinin zikredilen 3 ayetinin açıklamasını anlama çabamız, düşünce dünyamıza daha bir derinlik ve zenginlik katacaktır. Ayetlere bakalım; “7. ayet; "Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizanı koydu" "mizan" 7. ayette insan gücünün ve aktif müdahalesinin ötesindeki kozmik düzene atıfta bulunup Allah´ın sonsuz kudretine atıfta bulunurken, 8. ayette sanki insanın müdahale alanı içindeymiş gibi "sakın mizan" la oynanmaması gerektiği uyarısında bulunur. Klasik müfessirler bunu tartı ve ölçüyle oynanamaması yani hakkaniyet ve adaletten sapılmaması şeklinde anlamış, bu anahtar terimi bununla sınırlandırmışlardır."

İnsan uzayın derinliklerindeki düzene müdahale bulunamaz, ama kucağında doğup büyüdüğü, yaşadığı tabiata müdahale edebilir. İnsanın bitkilere ve hayvanlara göre farkı bir yandan fiziki çevreye uyum sağlarken, öte yandan fiziki çevreyi değiştirebilir güce ve kapasiteye sahip bulunmasıdır. Diğer canlıların böyle bir imkânı yoktur, onlar sadece kendilerine tayin edilmiş fiziki ve yapısal sınırlar içinde kalarak uyum sağlayabilirler. Bu durumda insanın kucağında yaşadığı tabiatta sınırları aşan müdahalelerden uzak duracağı mizanın "ekolojik denge" olması gerekir. Mizan´ın "göğün yekseltildiği"ni belirten ayetin (7) içinde ve devamı ayette de (8) zikredilmiş olması bunu ima etmektedir: “Gökyüzü, Onu da yükseltti ve mizanı koydu. Sakın mizanı ´bozup taşkınlık yapmayın.´!. Tartıyı adaletle tutup-doğrultun ve tartıyı noksan tutmayın.”

Gök ile mizan arasındaki ilişki alışverişte kullanılan terazi veya hukuki adalet değil, ekolojik denge vurgusu söz konusudur. İnsanlar arası ilişkiyle ilgili mizan 9. ayette zikredilmektedir. Bu demektir ki yeryüzündeki toplumsal düzen ile semadaki düzen arasında anlamlı bir ilişki söz konusudur. Yüce Allah semayı yükseltmek, yani kozmik düzeni bu şekilde vazetmekle bir mizan koymuştur, gök cisimleri buna uyarak varlıklarını sürdürmektedirler ve bu harikuladedir. İnsan da yeryüzünde yine Allah tarafından vazedilmiş düzene yani ekolojik dengeye hassasiyet gösterecek, tayin edilen sınırların dışına çıkmayacaktır. Sınırların aşılması tuğyan olup bunun manası azgınlık, taşkınlık ve arkasından gelen tahripkarlıktır. Hayvanlara ve bitkilere göre insanın aşabileceği ve değiştirebileceği fiziki sınırlar çok daha fazladır, dolayısıyla fizik evrene müdahale edebilir, ama aşmaması gereken ahlaki ve hukuki sınırlardır ki, bunları aştığında mizanla oynamış olur.

Konuya duyarlı bilim adamları pek de uzak olmayan bir gelecekte buzulların eriyeceğini, denizlerdeki su seviyesinin yükseleceğini, kuraklıkların artacağını, fırtına ve kasırgaların sürekli hale geleceğini, su ve gıda kaynaklarının azalıp ciddi krizlere yol açacağını, sel felaketleri, tsunamiler sonucunda tropikal hastalıklarının yayılacağını söylemektedirler. Bu mukadderdir, zire insanoğlu daha çok ekonomik büyüme ve daha fazla tüketim için petrol, doğalgaz, kömür ve diğer maden yataklarını hızla çekip yer tabakasının altını boşaltmaktadır. Bunun yanında nükleer denemelerle de deprem fırtınalarının başgöstermesi beklenmektedir. Beşerî-küresel düzeyde ise kitlesel göçler, güvenlik krizleri, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, bölgesel savaşlar, iç çatışma ve toplumsal patlamalar da bununla ilgilidir. Bütün bunların yerin ve göğün mizanıyla (kozmik ve ekolojik dengeyle) doğrudan veya dolaylı ilişkileri söz konusudur.

Beşerî ilişkilerde sosyal, iktisadi ve hukuki ilişkilerde de bir mizan (vezn) vardır ki bunun da adaletle ayakta durması lazım. Adalet veya yargının terazi ile ifade ediliyor olması hakların tanziminde ve taksiminde hassas dengenin, tartı ve ölçünün korunması olayını sembolize eder. Tartı hassas ise adalet sağlanmış demektir. Adalet taşın gediğine konması, her hak sahibinin hakkını elde etmesi, olması gerekenin tahakkuk etmesidir. Bu verili olanın nihai ve sabit hakikatmiş gibi hiçbir zaman referans alınmayacağı anlamına gelir. Verili olan çoğu zaman adaletsizdir, hak ve hukuk ihlaline dayanmaktadır, insanlar da “ne yapalım hayatın gerçeği, realiteler budur!” deyip haksızlığı ve adaletsizliği ruhen içselleştirirler. Bu mizanın korunmadığı duruma işaret eder. Oysa talep edilen ve olması gereken tartının adaletle tutulmasıdır. Adaletin sabit ölçüleri indirilen vahiylerde belirlenmiştir: “Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi” (42/Şura, 17; 57/Hadid, 25).

İçinde çeşitli meyveler, salkımlı hurmalıklar, yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkiler olan yeryüzü insan için donatılmış, onun yararlanabileceği kıvamda tutulmuş, istifadesine sunulmuştur. Bu da konmuş bulunan mizanın, dengenin bir gereğidir. 5-12 ayetlerden şu dört sonucu çıkartmak mümkün görünmektedir:

a) Varlık âlemini bir yaratan vardır, O da yüce Allah´tır;

b) Varlıkta bir hesap kitap vardır. Güneş ve ayın takip ettikleri harekete bakıldığında bu anlaşılabilir (36/Yasin, 38-40); Ra´d sûresinde de (13/8) "Onun katında her şeyin bir miktar ile olduğu" belirtilmektedir; varlıkta tesadüf/rastlantı söz konusu değildir, Yaratan varsa tesadüf düşünülemez;

c) Varlıktaki yasaları O vazetmiştir ne göklerde ne yerde nesneler, varlıklar kendi yasalarını kendileri vazetmiş değildirler. Başka bir ifade ile varlıkta ve tabiatta Allah´tan bağımsız, kopuk veya özerk/otonom alan yoktur. Her şey O´nun koyduğu yasalara göre iş ve işlev görmektedir; tabiattaki düzen ve yasalar da bu bağlamda ele alınmalı, insan kozmik düzenle uyum içinde hareket etmek istiyorsa tabiattaki ekolojik dengeyi bozucu müdahalelerden kaçınmalıdır;

d) Göklerde ve yerde bir düzen ve denge söz konusu olduğu gibi beşerî ilişkilerde de bir düzen ve denge olmalıdır. Dengenin nasıl sağlanacağı, adil üzere bir düzenin nasıl tesis edileceği ve insanca nasıl yaşanacağı vahiy tarafından gösterilmiştir (42/ 17; 57/ 25). İnsan sosyo-ekonomik, politik ve başka ilişki biçimlerinde bu düzeni tesis edecek parametrelere riayet edecek olursa tabiatla ve evrenin tamamıyla uyum içine girer, varlıkla barışık hayat yaşar. Söz konusu kozmik, tabii ve hukuki denge korunmadıkça kişinin kendi nefsiyle, öteki insanlarla, varlıkla ve Allah´la barış içinde yani silm-sulh ve selametle yaşaması mümkün olmaz. "Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru yapın." (6/En´am, 152.)

Belki şunun da akıldan çıkarılmaması gerekir: Ölümden sonra ikinci ve sonsuz hayat başladığında Mahkeme-i Kübra´da mizan kurulacak; kim her ne yapmışsa hassas bir tartıda tartılıp her hak sahibine hakkı verilecektir. Şu hâlde burada yani dünyada her ne yapıyorsak sonraki hayatta karşımıza bir izdüşümü olduğunu ve er geç karşımıza çıkacağını bilmemiz, bu bilinç içinde hareket etmemiz gerekir. Bu yüksek bir bilinçtir ki esası mizanın kozmik, ekolojik; sosyal-iktisadi dengenin kurulması ile ahirette hesap verileceği bilgisinin sürekli imana dönüşecek ve amellerde yansıyacak biçimde canlı, aktif tutulmasıyla sağlanabilir. (Bkz. 42/Şura, 17 ve 55/Rahman, 7-8. ayetlerin açıklaması, aynı tefsirde)

            Teolojik Tartışmalar Sonucu Hak ve Hukukun Kaybedilmesi

“O´na icabet olunduktan sonra, Allah hakkında (sözde) ´deliller öne sürüp tartışanların´ delilleri, Rableri katında geçersizdir. Onların üzerinde bir gazap vardır ve şiddetli azap onlaradır. Ki Allah, hak olmak üzere Kitab´ı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakındır. Onda acele edenler, (gerçekte) ona inanmayanlardır. İman edenler ise, ona karşı bir korku içindedirler ve onun gerçekten hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun; kıyamet-saati konusunda tartışanlar, gerçekte uzak bir sapıklık içindedirler.” (Şura, 42/16-18)

       16. ayetin Mekke´de indiğini dikkate aldığımızda Tevhid inancının genel kabul gördüğü söylenemez, aksine inananlar azınlıkta idi. Bu durumda genel olarak insanların veya Mekke´deki çoğunluğun davete icabetinden sonra, Allah hakkında tartışmaya sebebiyet veren bir tartışmanın geçersizliğine atıf yapıldığını söylemek mümkün değildir. Başka bir deyişle burada Allah´ın zatı ve sıfatları konusunda genel kabul gördükten sonra tartışmanın geçersizliği söz konusu değildir. Belki tam aksine az sayıda insan dahil davete icabet ettikten sonra Allah hakkında sözde deliller öne sürüp tartışmanın Allah katında veya hakikat nokta-i nazarında herhangi bir değeri olmaz. Zira insanların tümü varlık aleminde iki veya daha fazla tanrı olduğunu iddia etse, şirk koşsa veya O´nun varlığını inkâr etmeye kalkışsa bile O birdir, Hak´tır, kâinatın yaratıcısıdır, Vacibu´l vücudtur, mülkün sahibidir, yegâne hükümran ve hükümdardır. Bu hakikat çoğunluğa, kamuya, çoğunluğun onayına göre değişmez. Davete muhatap olanların bir bölümü icabet etmişse –ki Mekke´de Hz. Peygamber´in davetine icabet edenler azınlıkta idi- bu yeter, onlar Allah´ın yüce ismini anıyor, yeryüzünü O´nun ismini anmaktan, O´nu hamd ile tesbih etmekten hali bırakmıyor. İnanmayanların, Allah´ın zatı ve sıfatları konusunda sonu gelmez teolojik tartışmaya girişenlerin (Ehl-i Kitap), varlığı konusunda inkârcı tutum takınan ateist ve materyalistlerin, “bilmiyoruz, ilgilenmiyoruz” diyen agnostiklerin; vahiy hakikatini veya ahireti inkâr eden deistlerin ne söyledikleri önemli değildir. Savundukları tezler, empoze ettikleri öğretiler ve tutturdukları günahkâr hayat tarzları ile başkalarına yaptıkları haksızlıklar dolayısıyla onları ilahi gazap beklemektedir, onlar için şiddetli azap hazırlanmıştır.

       Elmalı şöyle demektedir: “O´na uyulduktan sonra, yani Allah´a uyulduktan, bu beyan gereğince bütün indirdiği kitaba iman edilip emri dosdoğru tutulduktan sonra, Allah hakkında veya Allah´ın dini hakkında münakaşaya kalkışacak olanların delilleri Rableri katında çürüktür. Ne teorik ne pratik ne naklî ne aklî hiçbir tutanakları kalmaz. Delil ancak eğriliğe ve eğrilere karşı yönelik olur. İlmî ve amelî açıdan ortada olan "Hak" ve "İstikamet" karşısında yapılan münakaşa, sırf bir azgınlık ve haksızlık ilanından ibaret kalır. “Onun için Allah katında delilleri çürük olmaktan başka hem aleyhlerine bir gazap hem de haklarında şiddetli bir azab vardır.”

Onların öne sürdükleri deliller ne kadar çürükse, kaygan bir zemindeymiş gibi hemen sarsıntı geçirip üzerlerine inşa edilen doktriner binayı (kavramsal çerçeve, kuramı) çökertiyorsa, Allah´ın hak olarak indirdiği Kitap ve mizan o kadar sağlamdır. Kitap´tan kastedilen Kur´an-ı Kerim ve ihtiva ettiği hükümlerdir. Yüce Allah´ın ilminden ve şaşmaz adaletinden neş´et ettiği için sapasağlamdır; hak ve hakkaniyeti, adalet ve doğruluğu ifade etmektedir. "Mizan" ise yukarıda değindiğimiz gibi; semantiği hayli zengin bir kelimedir. Adalet ve doğruluk anlamına geldiği gibi denge ve ölçü anlamına da gelir. Yerine ve kullanıma göre adalete, yani tartıya işaret eder, yerine göre hassas denge ve ölçüye. Burada adaleti ifade ettiğini söylemek mümkün, ama mesela Rahman sûresinde (55/7-9) çift kutuplu olarak adalet ve denge manasında kullanılmıştır (bkz.57/Hadid, 25).

Allah´ın zatı ve sıfatları konusunda gereksiz tartışmalara girişmek, adaletten şaşmak gaflettir, zaman kaybıdır, sonu hüsran ve ziyandır. Yeryüzünde ahlaki çöküntü, adaletsizlik, yoksulluk ve zulümler ortalığı kasıp kavururken içinden çıkılmaz, içerikleri itibariyle spekülatif-metafizik tartışma ve polemiklere girişmek, meselenin özünü kaybetmektir. Yüce Allah kendi zatı, başlangıç ve bitiş konularında indirdiği vahiylerle gerekli bilgi ve haberleri vermiş bulunmaktadır, bunlarla yetinmek gerekir. Tarih boyunca din adamları ve dini kurumların acı çeken kitlelere karşı duyarsız ve aldırışsız davranmalarının bir sebebi bu teolojik tartışma ve çekişmelerdir. Bizans kuşatma altında iken, rahiplerin meleklerin cinsiyetiyle ilgili hararetli tartışmalar sürdürmeleri bu vasıftaki din adamları ve din temsilcilerinin gerçeklikten ne kadar uzak, hayatın somut pratiklerine ne kadar yabancı olduklarının somut örneğidir. Benzer durumda olan filozof ve entelektüeller için de aynı şeyi söylemek mümkün.

Kozmik zaman hızla akmaktadır, kıyametin saati pek yakındır. Kıyametin kopacağına inanmayanlar, gelişinde acele etmektedirler, kopacağına ihtimal vermedikleri için bir tür meydan okuyorlar. İman edenler ise gerçeği bilir, böyle bir günden korkarlar, bu gerçeğin farkında oluşlarının ruhlarında yarattığı kaygıdır, çünkü gafil değildirler, bilinç sahibidirler. Vuku bulması neredeyse kesin olan bir deprem karşısında evini çürük malzeme ile ve tam fay hattı üzerine kuran mı daha akıllı ve gerçekçidir, yoksa sağlam zemin üzerinde sağlam malzeme kullanıp ev inşa eden ve buna rağmen her şeyin Allah´ın kudret elin altında olduğunu bilip O´na tevekkül eden ve O´na sığınan mı? İşte inkârcı ile mü´min arasındaki fark budur. Bu yüzden kesin olarak kopacak olan kıyamet konusunda çürük deliller, akla yatkın olmayan argümanlar öne sürenler gerçekte tam bir sapıklık içindedirler. (Şura, 42/16-18. ayetlerin aynı tefsirde ki açıklamas)

Sonuç olarakta; "Din yalnız Allah´ın oluncaya kadar..."(Bakara, 2/193)ayeti doğru anlaşılması ve doğru anlatılması gereken bir ayettir. Rabbimiz evrende nasıl bir düzen inşa etmişse, insan insan ilişkisinde ve toplumsal ilişkilerde de bir düzen inşa etmiştir.  Evrendeki düzen Allah´ın istediği şekilde işliyor. Gezegenimizin bir parçası olan ve farklı özelliklerle donatılmış olan insanı ise; Gerek peygamberlerin örnekliği ve gerekse Muhammed (as)´ın örnekliği bu hikâyeyi anlatmaktadır.

İslam öncesi insanlığın gömüldüğü cahiliyet bataklığı, tabiatı itibarıyla gerek Arap cahiliyesi veya aynı dönemde ki Bizans, Roma, cahiliyesinde farklı değildir. O gün Arap insanını bu cahiliyet bataklığından İslam kurtarmıştı... Tertemiz kılmıştı onları... İslam onları artık ve tortuların temsil ettiği o alçak bataklıktan kapmış ve o yüksek tepelere, zirvelere yükseltmişti. Evet, insanlığın bu ilahi nizamın bu harikulade sisteminin dışında, asla ulaşamadığı tepelere... insanlığı o alçak noktadan alıp yavaş yavaş, sevgiyle, sabır ve sebat ile doğru ve uygun adımlarla o yüksek tepelere çıkarabilen yegâne nizamdır. Hiçbir zaman, ferdi veya kitleyi içinde bulunduğu durumdan gerilere götürmemiş, çıkmış olduğu dereceden aşağılara düşürmemiştir.

Gerek Arap toplumları gibi geri kalmış toplumlar, Gerekse modern Avrupa ve Amerika gibi gelişmiş toplumlar... Her toplum bu Rabbani nizamda ve bu ilahi ahkâmda kendi yerini bulur. Bulunduğu yerde kendisinin elinden tutup yükseklere doğru tırmandıracak, insanlık tarihinin belirli bir döneminde İslam´ın tahakkuk ettirdiği zirvelere ulaştıracak hakikatleri görebilir.

Şu bir hakikattir ki; Mekke toplumu veya bugünkü toplumlar hiçbir fazileti bulunmayan bir toplum değildi. Evet, o toplumların da kendisine göre bazı faziletli tarafları vardı. Nitekim onları bu yüce Risalet vazifesine hazır hale getiren de onların bu faziletleri idi. Fakat bu faziletleri tam manası ile ortaya çıkaran ve ona yapıcı bir çehre veren sadece İslam olmuştur. İslam bu milletin eskimiş, parçalanmış, yıpranmış ve kaybolmuş bulunan faziletlerinin bütününü bu durumdan kurtarmış, yücelere taşımıştır.

*

Bu konu hakkında daha geniş bilgi için (57/25)´in Dirasatu´l Kur´an tefsirine bakılabilir

Haberduruş

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...