Esra Yıldırım, Hayber ziyaretini yazdı: Hayber kalesinden Medîne’ye yönelip, İslam ordusunun gelişini hayâl ediyorduk.

Araştırmacı-yazar Esra Yıldırım, Hayber Kalesi'nin bulunduğu bölgeye yaptığı ziyaretle ilgili bir gezi yazısı kaleme aldı.

Esra Yıldırım, Hayber ziyaretini yazdı: Hayber kalesinden Medîne’ye yönelip, İslam ordusunun gelişini hayâl ediyorduk.
Esra Yıldırım, Hayber ziyaretini yazdı: Hayber kalesinden Medîne’ye yönelip, İslam ordusunun gelişini hayâl ediyorduk. Zehra

Araştırmacı-yazar Esra Yıldırım, Hayber Kalesi'nin bulunduğu bölgeye yaptığı ziyaretle ilgili bir gezi yazısı kaleme aldı.

İslami Analiz'de yayımlanan Esra Yıldırım'ın yazısı şöyle:

Cidde’de yaşamaya başladığımda, Hayber Kalesi’nin halen ayakta olduğunu duymak şaşırtmıştı beni. UNESCO’nun koruması altında olduğunu öğrenmekse daha ilginç olanıydı. Bu merakımı gidermek için bahara doğru Medîne ziyaretimizin sonrasında kuzeybatıya doğru hareket ettik; eşim ve okuldan diğer bir öğretmen aile ile.

Tam anlamıyla Suriye tarafına yönelmiştik. Kara yoluyla Türkiye’den Arabistan’a gelmenin bir yolu da Suriye idi. Bu henüz bana nasip olmadı. 22 ülkenin sınırları değişecek diyen BOP sahipleri ve onlara hizmet eden akılsız yöneticilerin el birliği ile İslâmın kadim kentlerini kaybediyoruz bir bir. Suriye Hicâz topraklarına Anadolu yolcuları için bir güzergâh idi halbuki.

Bu hislerle çıktığım yol 170 km. sürecek. Gözlerim nemli, Aklımda Sezai Karakoç’un şiiri:

Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kır ata.

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi dar ağacından
Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte...

İlk varış yerimiz Yeni Hayber oluyor. Eski Hayber’in yakınına yeni yapılmış bir kent var burada. Yeni evleri, yeni mescidi, yeni insanı ile yeni bir kent. Hayber’in içinde bir süre ilerledikten sonra sola dönerek taşlık bir yola sapıyoruz. Buranın volkanik bir patlama sonucu oluşan kayaların üzerine kurulmuş bir yerleşim yeri olduğunu anlamamız uzun sürmüyor. Daha sonraki günlerde yaptığım araştırmalarda gördüm ki burası Semûd kavminin yaşadığı yerlerin Medîne’ye en yakın kısımları imiş.

Buradan Tebuk üzeri Suriye’ye doğru devam ettiğimizde Medain-i Salihin ismiyle bilinen harabelere ulaşılır. Hz. Salih as’ın ve kavminin imtihan alanı olan bölge üzerine gezi araştırma yazım internet sitelerinde bulunabilir. O bölgenin de oluşumunun bir volkanik patlamaya bağlı olduğunu biliyoruz.

Sabah namazını Mescid-i Nebevî’de kılan biz yolcuların Hayber’e ulaşması sabah sekizi buluyor. Tarihî eski evlerin arasından yukarı doğru yürüyerek yerleşim yerine yukarıdan bakmayı deniyoruz. O da ne! En yukarıda kaleyi görüyorum, en az insan eli değerek günümüze ulaşan geçmişin bu tarih belgesi hükmündeki yapısı büyülüyor hepimizi. Size şöyle tarif edeyim kıymetli okurlarım: Hurma ağaçlarından bir saksı düşünün, genişçe. Yeşil ve hepsi bir boy. Tam üzerinde sarı ve kahverengi, yer yer kül rengi taşlardan müteşekkil bir yüksek yapı. Âdeta yeşil bir saksının üzerinde sarı bir gül bahçesi. Etrafa bakınırken Medîne istikâmetinde bir kalenin de kalıntıları çarpıyor gözümüze. Bu arada belirteyim ki Hayber bir kale ismi değil. Yedi kaleden müteşekkil bir bölge ismi. Bu kaleler Salim, Kamus, Na’im, Netât, Kasara, Şakk, Merbata. Bu kalelerden sadece Kamus Kalesi ayakta kalmış ve zaman içinde Hayber kalesi olarak anılmaya başlamış.

Kaleye bakarken Peygamber Efendimizin duası geliyor aklıma. Efendimizin sadece Hayber’e değil, uğradığı her beldeye ilk girişte bu duayı sesli yaptığı rivayettir:

"Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah! Ey yerlerin ve üstündekilerin Rabbi olan Allah! Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah! Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allah! Biz, Sen'den şu şehrin hayrını ve iyiliğini, halkının hayrını ve iyiliğini, bu şehirde bulunan her şeyin hayrını ve iyiliğini dileriz. Onun şerrinden, halkının şerrinden, içinde bulunan her şeyin şerrinden Sana sığınırız!"

Böyle diyerek indik taşlık yolu; burada Kamus Kalesi’nin dışında çok miktarda tarihi ev, çarşı ve mescid var. Eski ve metruk evlerin elektrik aksamından dolayı bu evlerin belki yirmi sene öncesine kadar hayat taşıdığı anlaşılıyor. Sonradan yaptığım araştırmada da gördüm ki en son 1987 yılında buranın son sakinleri de yeni Hayber’e göçmüşler. UNESCO’nun bölgeyi koruma altına almasıyla halk Yeni Hayber’e göçmeye başlamış. Buna rağmen evlerin ve kalenin renginin benzerliği bu evleri de bin yıllık evler gibi gösteriyor. Kaleye varmadan daha aşağıda metruk bir mescide rastlıyoruz. Duvarlarında kandillikler, müezzin mahfili, sütunları ile bu mescid yerel rengi ile sararmış bir eski fotoğraftan fırlamış gibi duruyor. Yine öğreniyoruz ki Efendimiz Hayber’in fethi için geldiğinde önce bineğinden inerek hayvanı serbest bırakıyor. Serbest kalan hayvanın çöktüğü yeri karargâh olarak belirliyor. Bu noktaya Menzile deniliyor. Efendimizin vefatından sonra da onun hatırasına binâen bu noktaya bir mescid inşaa edilerek Menzile Mescidi ismi veriliyor. Biz ordayken çoğunluğu Pakistanlı, Bangladeşli, Afgan ve İranlı müslümanların Menzile Mescidini ziyaretini görüp şaşırıyoruz. Vahhabiliğin uzantısı selefiliğin aktif olamadığı bölge insanları kutsal hatıralara bir emanet gözü ile bakıp ziyaret ediyorlar.

Yahûdîlerin Hicâz topraklarına nasıl ve niçin geldiklerini kısacası onların Arabistan maceralarını araştırdığımda ise şunu gördüm. Meşhûr Roma İstilası'nda ikinci sürgünü yaşayan Yahûdîler, Arabistan’a, en çok da Hicâz bölgesine yerleştiler. O zamanki ismi ile Yesrib yani Medîne etrafında üç kabîle olarak yaşamaya başladılar. Bunlar kuyumculukları ile müsemmâ Kaynukâoğulları, yeşil çiçekli bitki anlamında Nadiroğulları ve deri tabaklamaya yarayan bitki anlamında Kurâyzaoğulları... Yahûdîlerin bir kısmı ise Yesrib’e geçmeden daha aşağılarda kalarak yedi kaleli bir yer oluşturdular. Şu an gezmekte olduğum bölge... Bunlar hurmacılık ve çiftçilikle uğraşıp, Arabistan’ın hurma ihtiyacını karşılayarak geçindiler. Tefecilik ve faiz ekonomisi ile Arapları borçlu duruma düşürüp tüm Arabistan’ın ekonomisini ellerinde tutmaya başladılar. Zeki ve tâcir bu insanlar ehl-i kitâb olmanın entellektüel duruşları ile Araplar içinde itibar sahibi oldular. Çıkarcı bir tâcir edâsıyla muharref Tevrat’tan aldıkları işlerine gelen âyetlerle Arapları -bir nevi- etki altına alıp kullandılar. Yesrib’de yaşayan Evs ve Hazrecoğulları’nın yüz elli yıldır süren kardeş kavgalarında yine Yahûdilerin parmağını görürüz. İki kardeş oğullarının kavgası en çok da ticarette bunların işine gelmektedir. Birbirleriyle ticaret yapmayan bu kardeş çocuklarının tek alternatifi elbette Yahûdîlerdir.

Efendimize risâlet verilip etrafında ezilmiş halktan ve birkaç iyi insandan müslüman cemaati oluşunca doğal olarak Yahûdîler’in bu oluşuma destek vermesi beklenir. Çünkü Mısır’dan çıkış hikâyesi Yahûdîler’in hikâyesidir. Zulüm altında inledikleri bir devrede Allah’ın bir elçisi gelmiş ve kendilerini zilletten alıp izzete kavuşturmuştu. Ancak onlar Hz Muhammed’in (a.s) semavî bir dinin kitabı Kur’an’la insanları çağırdığı kurtuluş yoluna sıcak bakmadılar. Hz. Mûsa’nın Mısır’da Firavun’un zulmüne isyanına benzeyen Muhammedî hareket Yahûdiler nezdinde itibar görmedi.

Ve kıymetli okurlarım, Muhammedî hareketin yolu hicrete çıkınca peygamberle ve semavî son dinle bizzat karşılaştı Yahûdiler. Hâlen ilk yazılı antlaşma kabul edilen Medîne Vesîkası ile Yahûdilerin de pozisyonu belirlendi. Efendimiz Yesrib’e gelir gelmez ilk olarak orayı haram bölge ilan etti. Yani burası artık bir devlettir ve ismi de Medîne İslâm Devleti’dir. Bu devletin sınırları vardır. Sınırlar içindeki herkes bu devletin nimetlerinden faydalanır. Bununla beraber devleti acze uğratacak bir saldırı karşısında da devleti korur. Sonra nüfus sayımı yapıldı. Hicret esnasında muhacirlerle beraber müslüman sayısı bin beş yüzdür. Toplam Medîne nüfûsu on bin. Bunun dört bini Yahûdidir. Geriye kalan altı bin Araplardır.

Güneyde ve yüksek yerlerde daha çok kalelerde Yahûdiler, onların biraz altında arazilerde ve ovada Evs Kabilesi, daha geride ise Hazrec Kabilesi yaşamaktadır.

Efendimiz hicreti takiben federal bir yönetim getirdi. Kamusal alanı düzenleme, egemenlik, yasa koymada müslümanların otoritesi tartışılmadı bile. Medîne sınırlarında yaşayan halk, islâm kıstasıyla üç kısımda değerlendirildi. Mü’minler ve müslümanlar bir ümmet. Müşrik Araplar bir ümmet. Yahûdiler bir ümmet. Medîne Vesîkası adı verilen antlaşmayla idarî işler, toplantı, karar merkezi için mescid, alışveriş için müslüman pazarı kuruldu.

Yahûdiler önceleri mü’minleri ciddiye almazken bu gelişmeler canlarını sıkmaya başladı. Mü’minler buraya gelmezden evvel Yahûdiler buranın entellektüel ve pazar sahipleri iken şimdi siyaset mü’minlerin elinde, pazar ellerinden çıkmış ve entellektüel duruşları ve karizmaları Hz. Muhammed’in (a.s) ve ashabının yanında kısık kalmıştır. Bu durumda ne yapacaklardır? Medîne Vesîkası toplam kırk yedi maddedir. Hz. Muhammed siyasî liderdir. Medîne halkının tümü bunu kabullenir. Yahûdiler kendi içlerindeki sorunları kendileri çözer, isterlerse devlet başkanına danışabilirler. Yahûdiler mü’minlerin düşmanı olan müşriklerle yardımlaşamaz, onların lehine davranamaz. Yahûdiler mü’minlerin cihadına yardım edemez. Ama Medîneye bir saldırı olursa Yahûdiler de Medîne’yi savunmak zorundadır. Savaşta kullanacakları silahlar ve savaş harcamaları kendi kasalarından ödenir.

Hoşlarına gitmese de sözleşmeye imza atan Yahûdiler beş emniyeti elde ettiler: Mal, can, nesil, akıl, din emniyetleri. Fakat kendilerine büyük bir kazanç sağlayan kitabîlik,ticarî yatkınlık gibi özelliklerinin etkisi kaybolunca gizliden gizliye düşmanlığa başladılar. İlk olarak Bedir Savaşı’nda yenilip yok olacaklarını umdukları mü’minlerin zaferi onlarda paniğe sebep oldu. Bu sebeple düşmanlık ve muhalefetlerini artık saklama ihtiyacı hissetmeden faaliyete giriştiler. Mekke’ye gidip müşriklerle istişare etmeleri, Bedir Savaşı’nda yakınları öldürülen ailelerle görüşüp intikam almaları için onları teşvik etmeleri, Ka’b bin Eşref isimli şairin mü’min kadınları hicvedip Efendimizi ve pak ailesini tahkir edici şiirler okuması bu faaliyetlerdendir. Fakat en dikkat çekeni ‘Mekkeli müşrikler Medîne’ye gelip savaşırlarsa içerden kendilerine destek vereceklerini ahdetmeleridir ve Efendimiz bunların hepsinden haberdardır.

Tüm bu geri faaliyetlerin üstüne bir olay yaşandı. Kaynûka Yahûdîleri’nin çarşısında alışverişe giden bir müslüman kadın, Yahûdi dükkan sahibi ve arkadaşlarının tacizine uğradı. Onun çığlığına koşan bir müslüman Yahûdileri öldürdü. Yahûdilerin arkadaşları da müslümanı öldürdü. Bu olay Medîne’de bomba etkisi yaptı. Kaynûkaoğulları kalelerine çekilip beklemeye başladılar. Efendimiz bu olaydan önce de onların çarşısına gidip anlaşmayı hatırlatıp, anlaşmaya sadık kaldıkları sürece aynı federatif çatıda yaşamanın gerekliliği ve kazancından bahsetmişti. Bu son olayla beraber Efendimiz yediyüz kadar mücahid sahabiyle Kaynûkaoğulları’nın kalesini kuşattı. Bu arada kaleyi savaşıp kan dökerek almak gibi bir niyeti olmadığını göstermek için onları müslüman olmaya davet etti. Dikkat ediniz, mü’min olmaya değil müslüman olmaya. Burda bir hususu hassaslaştırmakta fayda var. Efendimiz müslüman olmakla mü’min olmanın farkını Medîne’de pratikte göstermiştir. Mü’min Allah’a ve O’nun iman edin dediği şeylere inanandır. Müslüman ise İslâm devletinin sınırları içinde yaşayıp onun kurallarına uyan, sözlerini yerine getiren halktır. Mü’min olmaları umulsa da kimseye iman etme zorunluluğu getirilmez. Bu prensip Kur’an’ı Kerîm’de şöyle ifade edilir: “-Bedeviler, dedi ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz; ancak "İslam (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." Hucûrât 14-

İşte Efendimiz Kaynûkaoğulları’na İslâm devletine teslim olmalarını tavsiye etmiştir. Kaynûkaoğulları gerek diğer Yahûdi topluluklarından gerekse Mekkeli müşriklerden destek bekledilerse de bunun olmadığını görünce on beş günün sonunda anlaşmak zorunda kaldılar. Ve kaleyi teslim edip Medîne dışına çıktılar. Medîne-Şam yolu üzerinde yedi kalede yaşayan Yahudi kabilelerine yani Hayber’e gidip fitneye destek vermeye devam ettiler.

Nadroğullarından olan ve etkili muhalefette bulunan şair Ka’b bin Eşref’in ölüm fermanı da bu seneden sonradır ki bu şair müşriklerle işbirliği yapıyordu. Nadroğulları Mekke’ye giderek şehir devletiyle anlaşmaya çalıştılar. “Medine’ye siz dışardan saldırın biz içerden destek veririz” dediler. Mekke Şehir Devleti onlara becereksizliklerini vurgulayarak kızdılar. Bu anlaşmayı bozmak demekti. Ancak ilerleyen günlerde Efendimize iki kez suikast düzenledi Nadroğulları. İlkinde bir münazara yapalım sizin alimlerinizle bizim alimlerimiz karşı karşıya gelsin dediler. Efendimiz otuz kadar sahabe ile Nadroğulları’nın kalesine doğru yola çıktı ise de yoldayken gelen istihbarat ile tuzağı haber alıp geri döndü. İkincisinde ise Nadirli bir Yahûdi hata ile iki müslümanı öldürdü. Efendimiz diyet meselesini konuşmak için kalelerine gitti. Yahudiler ise Efendimizi oyalayıp gafil bir anında kafasına bir kayayı atmak için plan kurdular. Allah’ın vahy yoluyla uyarması ile Efendimiz geri döndü. Ve onlara on gün süre tanıdı kaleyi boşaltıp gitmeleri için. Fakat onlar kaleyi asla boşaltmayacaklarını söyleyip kaleye çekilip beklemeye başladılar.

Efendimiz kaleyi ordu ile kuşattı. Kuşatmanın üçüncü gününde muhasarayı bırakıp doğrudan ve habersizce Kureyzaoğulları’na gidip anlaşmayı yenilemelerini istedi. Bu ani çıkışın sebebi Kureyza tarafından Nadroğullarına desteği engellemekti. Onlar anlaşmayı yenileyince Nadroğulları desteksiz kaldılar. Efendimiz onlardan taşıyabilecekleri malları ile ailelerini yanlarına alıp Medîne’den gitmelerini istedi. Nadroğulları yükleyebilecekleri en fazla yükle aileleriyle kaleyi boşaltırken kaleyi de tamir edilmeden oturulmayacak hale getirdiler. Birkaç aile müslüman olduklarını söyleyerek evlerini ve mallarını kurtarıp Medîne’de kalmaya devam ettiler. Bir kısmı Suriye tarafına gidip yerleşirken kalabalık bir grup olan diğer Nadroğulları Hayber kalesindeki Yahûdilere sığındılar. Bu durumda Yahûdiler’in durumu şu olmuştu: Medîne’de sadece Kureyzaoğulları kalmış bir ölçüde Mekkeli müşriklerin direnci kırılmıştı. Hayber’de ise eski Yahûdilerle beraber beş bin kadar yahûdi bir araya gelmiş ve bir fitne merkezi haline dönüşmüştüler. Burası yani Hayber konumu itibariyle Suriye-Şam tarafına gidip gelen müslüman tüccarlar ve kervanları için bir anda tehlike arzetmeye başlamıştı.

Bu arada Mekkeli müşrikler paralı askerler dahil bir ordu hazırlayarak Medîne’yi kuşattılar. Efendimizin Selman bin Haris’in İran’da uyguladıkları yöntemle hendek kazma fikri üzerine Medîne’nin çevresini hendeklerle donatmasıyla Hendek Savaşı olarak bilinen Ahzab savaşı başladı. Kureyzaoğulları antlaşma gereği Medîne’yi savunmak zorunda oldukları halde Mekkeli müşriklere haber yollayıp savaş esnasında içerden kendilerine destek vereceklerini söylediler. Bu anlaşmayı ikinci kez bozmak demekti. İşin kötüsü Efendimiz Yahûdiler’in bulunduğu tarafı güvende gördüğü için hendek kazdırmamıştı. Bu büyük bir savaş zaâfiyeti olacaktı. Dananın kuyruğunun asıl koptuğu nokta ise şuydu. Efendimiz Medîne içindeki müslüman kadınları ve çocukları Kureyza tarafındaki bir kaleye yerleştirmiş ve onların güvende olmalarını sağlamıştı. İşler tersine dönmüş ve şimdi kadınlar ve çocuklar hendek kazılmayan bir tarafta ve Kureyza’ya yakın kalmışlardı. İhanet halindeki Kureyzaoğulları iki kez bu kaleyi zorlamışsa da beş yüz kişilik koruyucu olarak bırakılan askerleri aşıp kaleye girememişlerdir.

Efendimiz -harb hiledir- kaidesince yeni müslüman olmuş Nuaym bin Mes’ud’u görevlendirdi. Onun müslüman olduğu henüz halk tarafından duyulmamıştı. Nuaym bin Mes’ud önce Yahûdilere sonra Mekkelilere gidip onların birbirine olan güvenlerini kıracak haberler verdi. Bir ay süren kuşatmadan sonra hendeklerden geçemeyen geçseler de ok yağmuruna tutulan Mekke ordusu kuşatmayı bırakıp döndüler. İslam Ordusu çok yorgun olmasına rağmen hiç ummadıkları bir anda Kureyza kalesini kuşatmaya gittiler. Kureyza bu kuşatmayı beklemiyordu buna rağmen yirmi beş gün direndiler. Aracı olması ve şartları konuşmak için eşraftan birilerini çağırdılarsa da Efendimiz kayıtsız şartsız teslimiyet istedi. Her iki taraf savaşta yaralanıp evinde istirâhatta olan Sa’d bin Muaz’ın hakemliğine razı oldular. O onlara Tevrata uygun bir hüküm vereceğini söyleyince razıyız dediler. Eli silah tutan dört yüz Yahûdi’nin idamına, kadın ve çocukların esir edilmesine karar verdi. Bir rivayete göre ise erkek ve çocuklar Hayber taraflarına sürüldü. Mallar, binekler, kadınlar ganimet olarak kaldı. Karar uygulandı. Kale boşaltıldı ve muhacirden uygun aileler kaleye yerleştirildi.

Medîne şehir merkezinde Yahûdi tehlikesi bitmişti. Mekkeli müşriklerin destek alabileceği en önemli destekçiler yoktu artık. Fakat Şam ticaret yolu üstündeki Hayber Yahûdileri eskisinden daha güçlü ve daha düşmanca bir tutumla oradaydılar. Bundan sonrasına bakalım.

Hicretin altıncı yılında Mekkeli müşriklerle imzalanan Hudeybiye Antlaşması sahabenin moralini bozmuştu. Kısa vadede bir umut vaadetmeyen anlaşma sonrası Fetih Suresi Allah’ın bir müjdesini fısıldamıştı gönüllere. -(Size) Başka (ganimetler) de söz vermiştir ki henüz onları ele geçiremediniz, fakat Allah onları kuşatmış(sizin için ayırmış)tır. Allah her şeye Kadirdir.- Fetih 21. Bu ayetin Hayber’in fethini müjdelediği kısa zamanda anlaşılmıştı. Bu ayeti bildikten sonra anlaşmada geçen bir maddeye dikkat edilmelidir: Medîne İslam Devleti İle Mekke Şehir Devleti arasında on senelik bir barış antlaşması. Bu Hayber ahalisi için Medîne’ye karşı Mekke’den destek alamamak demekti. 

Muharrem ayının sonları, hicretin yedinci senesi. Başta da belirttiğimiz gibi Medîne’den sürgün edilen Yahûdiler, Suriye-Şam yolundaki Hayber’e yerleşmişler ve tehlike potansiyellerini ciddi oranda yükseltmişlerdi. Hendek Harbi'ne sebep olan Yahûdiler burada da kendilerine neredeyse bitişik olan Gatafan Kabîlesi ile ittifak yaptı. Gatafanlılar Medîne’de yaşayan münafıkların kışkırtmaları ile de Hayberlileri Medîne üzerine yürümeye ikna ettiler. Bu fısıltıları duyan Gatafan’da yaşayan azılı İslam düşmanı Ebu Firaze Kabîlesi de Hayberlilere gelip, eğer Medine’ye baskın yapar iseler yardım edeceklerini ahdettiler. Bu olaylar elbette ki Efendimizin bilgisi dışında değildi. Firazeoğulları’na bu ortaklıktan vazgeçmeleri karşılığı Hayber’in hurmalıklarından bir miktarını vermeyi teklif ettiyse de kabul edilmedi.

Hudeybiye ile Mekke’yi bağlayan Efendimiz, yalnızca cihad gayesi olanların hazırlanmalarını buyurarak ikiyüzü süvari, gerisi piyade olmak üzere 1600 kişilik bir ordu ile yola çıktı. Bu ordu, yedi yıllık Medine İslam Devleti’nin saldırı ordusu idi. Öncesindeki tüm savaşlar savunma savaşlarıdır. Efendimiz bu savaşta yanına Ümmü Seleme(R.Anha) validemizi almış, yaralıları sarması ve geri işlerde yardım etmesi için de yirmi kadar kadının savaşa katılmalarına izin vermişti. Ordu yola çıktığında en önde şiirler okuyarak orduyu motive eden Amir bin Ekva’(R.a)  gürlüyordu. "Ey Allahım! Eğer bize doğru yolu göstermeseydin kimseye ne iyilik yapardık, ne de namaz kılardık. Canımız uğruna feda olsun. Emirlerini yapamadığımızdan dolayı bizi bağışla. Bize huzur ve sükûnunu indir.”

Kıymetli okurlarım, bu olayları düşünerek Hayber Kalesi’ne tırmanmak, tarifi imkânsız bir heyecandı bizim için. Yüzyıllar sonra bu ses kulaklarımızda yankılanıyor ve Hayber Kalesi’nin çıkabildiğimiz bir gözetleme kulesinden Medîne’ye doğru yönelip, İslam ordusunun gelişini hayâl ediyorduk. Efendimiz’in, şiiri okuyanı sorduktan sonra, ‘Allah ona Rahmet etsin’ demesi Âmir bin Ekva’(R.a)’ın şehadetine işaretti. Yine yolda ders niteliğinde bir uyarı da, ordunun yüksek sesle tekbir getirmesine karşın Efendimiz’in‘Sesinize acıyınız, sesinizi yükseltmeyiniz. Siz ne sağıra sesleniyorsunuz ne gaibe…’ şeklinde olmuştur.

Ordu Hayber’den önce Reci’ kuyularında konakladı ki burası Hayber ile Gatafan arasında strajik bir bölge idi. (Reci’ Vakası’nın yaşandığı Usfan Bölgesi’ndeki Reci’ kuyuları ilesadece isim benzerliği bulunmaktadır). Efendimiz bu atağı ile Gatafanlılar’ın özellikle de Firazeoğulları’nın Hayber’e desteğini başta kesmiş oldu. Konaklamanın ardından ordu bir gece vakti Hayber’e ulaştı. Gece vakti baskın yapmak yerine sabahı beklemeyi tercih etti. Bu arada Hayber’i gezmeye gelen biz ziyaretçiler için de çok erken saatlerde orda olup hayalen savaşın başladığı sabaha gitmek daha kolay oldu.

Bu arada Hayberliler sabahın ilk ışıkları ile uyanıp ziraat aletleriyle kale kapılarını açtılar. Birden karşılarında İslam Ordusu'nu görünce panikleyip içeri kaçtılar. Bunu hiç beklemiyorlardı. Zira İslam Ordusu'nun buna cesaret edemeyeceğine kanaat getirmişlerdi. Ancak ordu kapıdaydı. Derhal kendi aralarında istişare ederek kalelerde kalıp savunma savaşı yapmaya karar verdiler. Kadın ve çocukları bir kaleye yerleştirip, en donanımlı savaşçılarla Hayber’in Natat Kalesi’ne geçtiler. Başta da söylediğim gibi Hayber yedi kaleydi ve en sağlamı Natat idi. İslam Ordusu da Natat Kalesi önüne geldi.

Savaşı başlatan Yahûdiler oldu ve kaleden aşağıya ok atmaya başladılar. İlk gün elli sahabi yaralandı. Efendimiz ordudan bir askerin önerisi ile Natat Kalesi önündeki hurma ağaçlarını kestirmeye başladı ki bunun sebebi ağaçların sık olduğu yerlere saklanan Yahudilerin ok atışlarından emin olmak idi. Dört yüz kadar ağaç kesildikten sonra Hz. Ebû Bekir (R.a) Efendimize Fetih sûresindeki zafer ve ganimet müjdesi olan ayeti hatırlatıp ‘zaten zaferin olduğunu bile bile ağaçları niye kesiyoruz’ dedi. Efendimiz kesme işlemini durdurdu. Sağdan soldan bu durumu yadırgayıp söylenen sahabeler de oldu. Haşr sûresinin ayeti ile bu durum fazla büyümeden kapandı. -İnkarcı kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız Allah'ın izniyledir. Allah yoldan çıkanları böylece rezilliğe uğratır.-

Efendimiz orduyu tekrar Reci’ye nakletti. Böylece ok yağmurundan kaçıldığı gibi Gatafan’dan gelebilecek ufak çıkışlar da engellendi. Bir süre bu devam etti. Ordu her sabah Natat önlerine geliyor, çarpışıyor, akşam da Reci’ye dönüyordu. Efendimizin rahatsızlığı üçüncü günden sonradır ki sancak Hz. Ebu Bekir(R.a)’e verildi. Şiddetli çatışmalar yaşandı ise de zafer mümkün olmadı. Ertesi gün sancak Hz. Ömer (R.a)’e teslim edildi. Çok şiddetli çatışmalara rağmen zafer yine vuku’ bulmadı. Dahası ilk şehidi verdi mücahitler. Bu şehit Mahmud bin Mesleme (R.a) idi. Efendimiz bu süre içinde geçirmekte olduğu bir rahatsızlık sebebiyle çadırda dinlenmeye çalışmaktaydı. Biz ziyaretçiler bu duygularla kale duvarlarından aşağıya bakarak mücahitleri tahayyüle devam etmekteydik. Kaleden atılan her ok için hâyâlen dikkatli olmaları için mücahitlere sesleniyorduk adetâ. Tarihe tanıklık eden bir mekanın hep canlı kaldığının en büyük şahidi ise, gözlerimiz önünde canlanan Hayber Kalesi görüntüsü arkasında kulaklarımıza fısıldanan Hayber Gazvesi idi. Tarih, hâyâlin ötesinde gözlerimiz önünde tekerrür ediyordu adetâ.

Şair Amir Bin Ekva’ (R.a)’ın şehadeti kale komutanlarından biri ile karşılaşarak oluyordu. İslam Ordusu’na ilk destek de hiç umulmadık bir yerden geldi. Önceki sene Efendimizle görüşen Devs kabilesinden Şair Tufeyl Bin Amr yanına aldığı dört yüz kişi ile önce Medine’ye gelmiş, ordunun Hayber’e gittiğini duyunca da hiç duraksamadan orduya desteğe gelmişti. Bu katılımcıların içinde Ebu Hureyre (R.a) da vardır ki, ilerde hadis ravisi olacaktır.

Yedinci gün sonunda halen zafer gerçekleşmemişken Efendimiz sancağı bu kez Hz. Ali (R.a)’a teslim etmiş ve onu övmüştür. Hz. Ali (R.a) sancağı alıp: “Ey Allah’ın Rasulü, onlarla ne zamana kadar savaşayım?” dedi. Efendimiz: “Onları İslam’a davet et. Allah’a ve rasulüne iman eden bir kişi, yüzlerce sarı deve sahibi olup da onları Allah yolunda sadaka vermenden daha efdâldir” dedi.

Hz. Ali (R.a) sancağı ile Natat Kalesi’ne yaklaşıp onları İslam’a davet etti. Karşılık olarak kaleden dışarı kılıç ustası savaşçılar çıktı. Çarpışmada aralarında ünlü Yahudi komutan Merhab’ın kardeşlerinin de bulunduğu savaşçılar öldürüldü. Merhab kardeşlerinin akıbetini duyunca kendi adamları ile kaleden çıktı. Çift kalkanlı, çift zırhlı ve çift kılıçla, kendini kendi ağzıyla överek Hz Ali (R.a)’ye doğru ilerledi. Ancak Zülfikar’ın çift ucu ile öldürüldü.

Merhab’ın öldüğünü gören Hz. Peygamber (A.S.M.): “Sevininiz, Hayber’in zaferi yakındır” dedi. Artık çarpışmalar kale içlerindeydi ve daha şiddetliydi. Hz. Ali (R.a)’ın meşhur ‘Hayber Kapısı Olayı’ işte bu kalede gerçekleşti. Çarpışma sırasında kalkanı düşen Hz. Ali (R.a) kale kapısını söküp kalkan yaptı. Mücahitler Natat Kalesi'ne girdiklerinde yalnızca kadın ve çocukları buldular. Vakit kaybetmeden Naim Kalesi’ne girdiler. Burası kolayca ele geçirildi. Kalelerin ardı ardına düşüşünü gören Yahudiler anlaşma isteyerek yenilgiyi kabullendiler. Yirmi küsür Mücahit şehidine karşın, doksan üç ölü ile Yahudiler şu anlaşmaya imza attılar. Çarpışmaya katılmış olsa da olmasa da Yahûdi erkekler öldürülmeyecek, sürülecek. Yanlarında eş ve çocuklarını götürebilecek. Bir deve yükünden fazla götüremeyecek. Menkul, gayri menkul mallar, savaş aletleri ve kumaşlar kalede bırakılacak. Kalede var olan hiçbir ganimet Hz. Peygamber (a.s.m.)’den saklanmayacak. Saklayan emandan muaf tutulacak. Bu anlaşma kabul edilip çıkış hazırlığı yapılırken Yahûdiler efendimize gelip, “Burası Medine’ye uzak. Buranın bağ bahçe ve hurmalık işlerini sizlerden daha iyi biliriz. Müsaade et de bunları biz işletelim” teklifinde bulundular. Kabul edilen bu teklifle beraber Yahûdiler kendi bağ bahçe ve hurmalıklarında kiracı durumuna düştüler. Rasulullah (a.s.m.)’ın tek taraflı neshine açık bu anlaşma ile hurmalıkların mahsulünün yarısı her sene iki taraf arasında paylaştırılacaktı.

Savaş bitiminde uzaktan bir grubun yaklaştığı görüldü. Bunlar hicretten önceki zulme maruz kalıp Habeşistan Krallığı’na sığınıp ilk hicreti yaşayan Cafer bin Ebi Talip (R.a) ve arkadaşları idi. Efendimizi çok sevindiren bu katılım ile mücahitler ilk fetih ile alınan Hayber’den çıktılar. Ancak Medîne’ye hemen dönülmeyerek yarım kalan iş tamamlandı. Hayber yakınlarında Fedek arazilerinde yaşayan Yahûdilere Efendimiz bir elçi gönderip Müslüman olmalarını değilse savaşa hazır olmalarını haber verdi. Yahûdiler Hayber’in düşüşünü duydukları için kalpleri korku ile doldu ve savaşsız kaleyi teslim ettiler. Kendi mallarının yarısını İslam Devleti'ne verip anlaşma yaparak yurtlarında kaldılar.

Hayber’den daha kuzeyde Teyma ile Hayber arasında bir vadi vardı ki son derece sulak ve verimli arazilere sahip bu belde Vadi’l Kura idi ve en zengin ve saygın Yahûdiler burada yaşıyorlar ve İslam Devleti'nin Hayber karşısında yenilmesini umut ediyorlardı. Efendimiz oraya sevketti orduyu. Niyeti savaşmadan teslim almaktı ama kaleden atılan bir ok ile bir hizmetçi şehit edilince savaşsız alınamayacağını anlaşılmış ve savaş düzenine geçilmişti. İki günlük savaşın neticesinde Yahûdiler daha fazla uzatmadan teslim oldular. Kendi bağ bahçelerinde kiracı durumuna düşerek cizye ile orada kalmaya karar verdiler. Yahûdi tehlikesi halen bitmemişti. Vadi’l Kura’dan daha kuzeyde dört günlük mesafede Teyma vardı ki burası da suyu bol hurma, incir ve üzümleri çok olan, ticaret kervanlarının konaklama yeriydi. Efendimizin orduyu sevkettiği belde Yahûdileri hiç savaşmaksızın, cizye karşılığında yurtlarında yaşamaya devam ettiler.

Kıymetli okurlarım, üzerinde bulunduğumuz Kamus Kalesi'nin kapılarını inceliyorum. Hz. Ali (R.a)’nin kalkan olarak kullanabildiği kapı Natat Kalesi'nde de bu ebatta mıydı diye soruyorum arkadaşlara. Kapının asırlar boyunca çok şekil ve ebat değiştirdiğini söylüyorlar. Gözetleme kulelerinden etrafa bakıyorum. Hurma ağaçlarının gölgesinde yapılan anlaşma sırasında orda bulunan simaları tahâyyül ediyorum. Tarihi olayları bizzat olayların yaşandığı yerlerde hatırlamanın ve kritik etmenin lezzetine varıyorum.

Konuya dönersek Medîne’ye dönen İslam ordusu şimdi ganimeti pay edecekti. Ganimette ilk kriter Hudeybiye Seferi'ne katılım idi. Bu zorlu sefere çok güç şartlarda korkmadan ve usanmadan katılan sahabeye Efendimiz Hayber’in fethinin yakın olduğunu ve oradan ganimet geleceğini müjdelemiş idi.

Ganimetten Devs Kabilesi'nden gelip Hayber Savaşı’nda Müslümanlara yardım eden yeni Müslüman olmuş topluluk unutulmadı. Keza Habeşistan muhacirleri de ganimetten pay verilirken unutulmayanlardandı.

Ganimet mallar beş parçaya ayrılıp beşte biri Efendimiz’e teslim edilirken, kalan dört parça sahabeye taksim edildi. Gayri menkuller ise Şıkk, Natat ve Ketibe kale mülkleri idi ki Ketibe mülkleri Beytü’l-Mâl’e konulurken, diğerleri yine sahabe arasında taksim edildi. Ketibe Kalesi'nin mahsûlleri ihtiyaç derecelerine göre akrabalar, hanımlar ve ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı.

Bu savaşta uygulanan yeni hükümler de şunlardır: Savaşta esir alınan kadınlara dokunulmayacak. Merkeb hayvanı yenilmeyecek. Yırtıcı hayvan yenilmeyecek. Ganimet, savaş sonrası satılıp paraya çevrilmeden dağıtılmayacak.

Ganimetler arasında, Tevrat’tan bir nüsha da vardı. Yahûdiler bunların kendilerine iadesini talep ettiler. Efendimizin emriyle Tevrat nüshaları derhal geri verildi. Böylece, diğer dinlere karşı olan geniş müsamahalarını bu hareketleriyle göstermiş oldular. Bu hadise, aynı zamanda, Müslümanların, Allah tarafından daha önceki peygamberlere gönderilmiş mukaddes kitaplara hürmet gösterdiklerinin bir ifadesiydi. Bu ince nüansı bu olaydan 1400 sene sonra öğrenen ben Yahudilerin kendilerinden olmayanlara olan aşağılayan bakışları hatırlıyorum. İşgalci oldukları topraklardaki Müslüman Araplara olan zulümlerini bir türlü anlamlandıramıyorum. Dahası dünya ekonomisini yöneten Yahudilerin İslam dünyasını sömürmelerini sadece seyrediyorum. Sonra dönüp kendimize bakıyorum.

2017 Ramazan döneminde Kudüs ziyareti için Yahûdi vizesi ile müslüman turist sayısı üç milyon. Bırakın Yahûdi ile karşı karşıya gelmeyi, Kudüslü müslümanlara yardım ettiğimizi zannedip Yahûdinin kasasına para dolduruyoruz. Hal bu ki Ortadoğu coğrafyasında kafirle mü’min savaşının yapıldığı tek yer halihazırda Kudüs ve çevresidir. Oraya giren müslüman ya öldürür, ya ölür. Orada turistik gezi yapamaz. Diyeceksiniz ki, ortada İslam devleti yok ki. İslam fıkhını neye göre anlayacağız? Dar’ul harbe ve dar’ul islama biz mi karar vereceğiz? Haklısınız. Bu durumda da daha müşkil ve esaslı bir konunun içine düşüyoruz: İttihad-ı islam. Medine vesikası İttihad-ı İslam’ın ta kendisi idi. Devlet olabilmenin yolu kardeşlikten geçiyordu ve hicret sonrası ilk iş Evs ve Hazrec Kabilelerini bir araya getirmekti. Ayrıca muhacirle ensar da bir araya getirildi. Sınırlar belirlendi, yasalar konuldu. Saadet asrı dediğimiz buydu işte. Aktualize edildiğinde ise Küresel Medine Projesi ile ittihada ilk adım atılır. Medine, âkil mü’minlerin göçüne açılır. Şia ve sünni halklar İbrahim milleti olarak isimlendirilip konfederasyonlar kurulur. Her federasyon İslam devletine bağlanır. Küresel Roma’ya karşı Münevver Medine. Hem içte hem dışta koruyacaktır milletini.

Kıymetli okurlarım, Esatir’ul evvelin demeyin yazdıklarıma. Bunlar geçmişin hikayeleri değil. Bunlar olmazsa olmazlarımız. Sayıca az topluluğun bir devlet olunduğunda yüksek hisarlara, burçlara hakimiyetinin hikayesiydi yazdıklarım. Fillere karşı Ebâbillerin, Daru’n-Nedve’ye karşı Dar’ul Erkamların hikayesi. Hayber ahalisinin çöküşü tüm Arabistan ve komşu ülkelerde ilgiliyle takip edildi. Hudeybiye ile Devlet oluşları deklare edilen müslümanlar artık ordusu ve savaş düzeni olan bir güç olarak tanınmıştı. Şimdi Kamus Kalesi’nin burçlarından tefekkür ederken, Allah’ın izniyle sayıca az topluluğun, sayıca çok topluluğa galibiyetine yeniden ve yeniden iman ediyoruz.

Ziyaretimiz sona ererken Yahûdiler’in burada ne kadar kadıklarını araştırıyorum. Burada yaşayan Yahudiler, Hz. Ömer dönemine kadar cizye ile yaşamaya devam ederlerken rahat durmadılar. Ensardan bir sahabenin ölümüne sebep oldular. Hz Ömer’in oğlu Abdullah’a da zarar verip yaraladıkları için Hicrî yirminci senede Suriye taraflarına sürüldüler. Kalelerine Müslümanlar yerleştirildi. Bağ bahçelerini Müslümanlar ekip dikmeye başladılar. Asırlarca devam eden bu durum Suudi Arabistan’ın BM’ye üye olması ve UNESCO’nun Arabistan topraklarına girmesiyle son buldu. Elde kalan son kale Kamus ve Menzile Mescidi, ayrıca diğer kale kalıntıları tamir ve tadilata kapanıp koruma altına alındı. Burda yaşayan Araplar en son bin dokuz yüz seksen yedide Yeni Hayber’e taşınınca hurmalıklar bakımsız kalıp çürümeye terkedildi. Göz alabildiğine uzanan hurmalıklar. Gövdesi kocaman ve gösterişli içi koflaşmış kütükler Kur’an’daki münafık tarifini hatırlatıyor bize. Münafikun 4-Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları hoşuna gider. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler…-

‘Gezin de bakın sizden öncekilerin akibeti ne oldu’ diyordu ayet. Son kez kaleye bakıp, sahabelerin ruhaniyatına el sallayıp dua ederek ayrılıyoruz Hayber’den. Yeni gezi araştırma yazımızda buluşmak temennisi ile…

Esra Yıldırım / Cidde - Suudi Arabistan

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...