Ali Bulaç Yazdı: Devlete Karşı Suç

Modern hukukçular, modern devlet yapılanmasının derin etkisinde ayette “Allah ve Resulü”nü “devlet” olarak anlamış, böylelikle “Allah´a ve Resulü´ne karşı muharebe”yi “devlet suçu” saymışlardır.

Ali Bulaç Yazdı: Devlete Karşı Suç
Ali Bulaç Yazdı: Devlete Karşı Suç Zehra

Kur´an-ı Kerim´de ölüm cezasının iki suç fiili için takdir edildiğini söylemek mümkün. Biri adil ve meşru bir savaşta düşman askerinin öldürülmesi, diğeri meşru bir yönetime karşı silahlı ayaklanmaya kalkışanların çarptırıldıkları üç tür cezadan birinin ölüm olması. Hadis kaynaklarında “kısas” yanında “dinden irtidat” ve evlilerin işlediği “zina fiili” ölüm cezasını gerektiren bir suç olarak tarif edilmişse de her iki cürüme Kur´an´da ölüm cezası takdir edilmiş değildir. Kur´an ve Sünnet´te yer almamakla beraber zaman içinde kamu otoritesinin yetkilerini ve iktidar güçlerini arttırma kaygısıyla fakihler “ta´zir” adı altında bazı fiilleri ağır suç kapsamına sokup halife-sultanların ölüm cezası verebileceklerine hükmetmişlerdir. 

 
 “Allah´a ve Resûlü´ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, âhirette onlar için büyük bir azap vardır. Ancak, sizin onlara güç yetirmenizden önce tövbe edenler başka. Bilin ki, şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (5/Maide, 33-34.)

Geleneksel müfessirlerimiz ve fakihlerimiz bu ayetin tam olarak hangi suçları düzenleyen ceza olduğu konusunda açık bir fikre sahip olamamışlardır. Kimilerine göre ayet, failleri Müslüman olsun olmasın, siyasi suçları; kimilerine göre yol kesme, gasp, hırsızlık veya sıradan öldürme suçlarını düzenlemektedir. Bu ihtilaflar önemli olmakla beraber, ayetin “siyasi amaçlı eylemli kalkışma suçları”yla ilgili bir düzenleme olduğunu söylemek mümkün.

İnkârcılara karşı savaşı kastetmiş olamaz, çünkü bununla ilgili başka düzenlemeler söz konusudur. Ağır ceza davalarına giren konular çerçevesinden bakıldığında, kamu düzenini bozan (fesad) ve insanların can, mal ve namus güvenliğini tehdit eden suçlar da bu kapsamda ele alınabilir. Kurtubi´ye göre “muharib” ister şehirde ister meskun olmayan yerde olsun, insanlara karşı silah kullanan, ortada geçerli bir sebep yokken insanların mal ve canlarına saldırıda bulunan kimseye denir.

Ayette savaş (muharebe) fiilinin kullanılmış olması önemlidir. Hiç kimse Allah´la ve miladi 632´de bu dünyadan irtihal ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.)´le muharebe edemeyeceğine göre, burada söz konusu olan, “meşru yöneticiler”e, başka deyişle İslami hükümleri referans alan kamu otoritesine karşı başkaldırmaktır. Ancak belirli hukuki teamüller ve kurallar dahilinde yönetime sözlü veya örgütlü muhalefet etme durumunda olanlar kastedilmemektedir. O halde “Allah ve Resulüne karşı savaş açanlar” ifadesi, meşru yollarla iş başına gelmiş yöneticileri silahlı ayaklanma ile devirmek ve onların sorumlu olduğu kamu düzenini aynı yollarla bozmak, güvenliği sağlama görevlerini yerine getirmekten alıkoymak isteyenlere işaret eder. Siyasal iktidarların veya yöneticilerin kendilerine muhalif olanları “terörist veya terör örgütü, çete” statüsüne koyup sindirmeleri hukuk ihlalidir, muhaliflerin güç kullanılarak bastırılmaları için muharip olmaları, yani fiili olarak şiddet ve teröre başvurmaları, silah alıp meşru kamu otoritesine karşı savaşmaları gerekir. Oysa “ta´zir” kapsamını geniş tutanlar, yöneticilere karşı muhalefetin, örgütlü ama barışçıl iktidar taliplilerinin de ölümle cezalandırılacakları hükmünü getirmişlerdir ki. gerek Örfi hukukta, gerek Fatih Sultan Mehmet veya sonraki padişahların kanunnamelerinde yer bulan ölüm cezaları, siyaseten katl gibi tatbikatlar kaynağını İslam şeriatından almaz; her biri birer “yesağ-ı sultani” olan Cengiz yasasından, yani töreden alır.

Buradaki meşruiyetin halkın özgür iradesi ve rızasına rağmen kurulan dikta rejimleri, adaletsiz ve baskıcı yönetimlerin olmadığı açıktır. Meşruiyetin ölçüsü İslami hükümleri referans alınması ve halkın rızasıyla iş başına gelinmesidir. Meşru yöneticilere karşı fiilen ayaklananlar cezalandırılır; ama ayaklanmaya aktif olarak katılmayan sivil erkeklere, din adamlarına, kadınlara, yaşlılara ve çocuklara dokunulamaz. Siyasi suçluların fiillerinin mahiyeti ve sonuçları ne olursa olsun, onlara verilecek ceza intikamcı ve kolektif olmamalıdır.

Ayetin “yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar” cümlesi, siyasi rejimin kendisine karşı bir hareket içinde olmayıp yol kesen, eşkıyalık, haydutluk, korsanlık yapanların işledikleri suçu ve bu suça verilecek cezaları düzenler. Bu durumda ayeti hem siyasi suçlar, hem can ve mal emniyetini ihlal eden ağır suçlar için düşünmek mümkün.

Öldürme veya asma“ sonuçta bir “ölüm veya idam cezası”dır. “El ve ayakların çapraz kesilmesi“ni “tarihi bir ceza şekli” olarak kabul etmek mümkündür. Hem Yahudi şeriatında, hem daha önce Mısır ve başka kadim toplumlarda bu türden cezalar yer almaktadır. Mısırlı büyücüler, Hz. Musa´ya inandıklarını söylediklerinde Firavun onları “el ve ayaklarının çapraz kesme” cezasıyla tehdit etmişti (7/A´raf, 123-124; 20/Taha, 71; 26/Şuara, 49). “Nefiy” ile ifade edilen ceza ise duruma göre belli süreli hapis veya sürgün cezası olarak takdir edilebilir. Öldürme manasında anlayanlar olmuşsa da, başta zaten öldürme cezası zikredilmişti. “(Bulundukları) yerden sürülmeleri” suçu işledikleri yerden başka yere sürülmeleri veya kovalanarak İslam diyarının dışına çıkarılmaları demektir. Bunu hapis cezası şeklinde anlayanlar da olmuştur. Bu durumda dört çeşit ceza sıralanmış olmaktadır:

a) Doğrudan öldürmek (işkence ve eziyet etmeden kılıçla, kurşunla veya başka alet ve yolla);

b) Asarak idam etmek;

c) El ve ayaklarının çapraz kesilmesi;

d) Bulundukları yerden sürülmeleri (sürgün veya hapis cezası).

Hukukçular, suç fiilinin niteliğine göre bu cezaların tayin edileceğini söylemişlerdir. Ancak İmam Malik, Said bin Müseyyeb, Ömer bin Abdülaziz, Mucahid, Dahhak, en-Nehai, devlet başkanının –aslında davaya bakan mahkemenin- söz konusu cezalardan birini tayin ve takdir etmekte serbest (muhayyer) olduğunu, üçünden birini verebileceğini söylemişlerdir. Takdir mahkeme heyetine ait olduğuna göre bu tür ağır suçlara ölüm cezası, çaprazlama el ve ayakların kesilmesi veya sürgün ya da hapis cezası verilebilir.

Burada şu suali sorabiliriz: Söz konusu cezalar Kur´an´ın ilk defa kendisinin koyduğu cezalar değil ise -ki değildirler- bu durumda uygulanagelen cezalar babında zikredip mer´iyetteki uygulamalara referanslarda bulunmuş olması mümkün değil mi? Eğer böyle ise bu durumda maksadı tahakkuk ettirmeye matuf müçtehitler başka cezalar tayin ve tespit edemezler mi? Bu sualin cevabını bir sonraki yazımızda ele almaya çalışacağız.

“Ancak sizin onlara güç yetirmenizden önce tevbe edenler başka“ ifadesi, ayaklanma veya baskın ne kadar sürmüş olursa olsun, -gücün tükenmesi veya pişmanlık sonucu- vazgeçildiği yani isyancılar veya saldırganlar teslim olduğu takdirde onlara bir cezanın uygulanmayacağını ifade eder. Kurtubi, “Tevbe eden muharibin aleyhine imamın (devletin) yolu yoktur” der. Bazı hukukçular, “Kur´an´da hangi suçtan sonra yer almış olursa olsun, ‘tevbe edenler´ kaydı cezayı mutlak anlamda düşürür” kanaatindedirler. İmam Şafii, tevbe ile her türlü had cezasının düştüğünü söyler. Ayaklanma esnasında cana kıyılmış veya mala zarar verilmişse, sadece canın ve malın hesabı sorulur; yoksa sözlü, yazılı veya fiili muhalefet veya örgütsel faaliyet dolayısıyla muhaliflere ceza verilemez.

Ancak elbette bu, isyan veya saldırı bastırılmazdan önce olacak tevbeler için söz konusudur. Silahlı bir isyan veya saldırı bastırıldıktan, özellikle cana ve mala maddi-somut zarar verildikten sonra, failler tevbe ettiklerini açıklayacak olurlarsa, buna itibar edilmez. Mevdudi, burada bozgunculuk ve meşru yönetimi yıkma girişiminden el çekeler ve davranışlarıyla kanuna bağlı ve barışsever olduklarını gösterirlerse, pişmanlıklarından önce suçlardan birini işlemiş olsalar bile ayette geçen cezalardan hiçbirinin kendilerine verilmeyeceğini söyler. Bununla birlikte öldürme ve hırsızlık gibi herhangi bir şahsa karşı işledikleri ihanet ve suçtan dolayı mahkemeye çağrılabilirler, fakat savaş suçuyla yargılanamazlar. (Tefhimü´l Kur´an, I, 479; Ayrıca bkz. Ali Bulaç, Kur´an Dersleri, II, 629 vd..)

Tekraren söyleyelim ki İslam hukukunda “devlete karşı suç” yoktur. Suç gerçek şahıslara karşı işlenir. “Devlete karşı suç ve ceza” modern zamanların ve rejimi ne olursa olsun, modern devletin kendini halka karşı koruma dürtüsünün ürünüdür. Bu bizim ifade özgürlüğü, örgütlü muhalefet ve pozitif hukuk mevzuatında yer alan siyasi suçlar konularına yeniden bakmamızı gerektiren önemli bir husus olarak görünmektedir. Modern zamanlarda çoğu zaman devletler, kendilerine karşı silahlı, örgütsel ve kanunlarla suç saydıkları fikir ve görüşlerin ifade edilmesi dolayısıyla şahıslara ve guruplara ağır cezalar verirken, gerçek şahıslara karşı işlenen suçları affedebilmektedirler. Oysa herkes kendine karşı işlenmiş suçu affetme yetkisine sahiptir. Devletler, yurttaşları adına şahsi suçları affederken, kendilerine karşı işlenmiş suçları affetmezler.

Modern hukukçular, modern devlet yapılanmasının derin etkisinde ayette “Allah ve Resulü”nü “devlet” olarak anlamış, böylelikle “Allah´a ve Resulü´ne karşı muharebe”yi “devlet suçu” saymışlardır. Mesela ayetin şu tefsiri buna bir örnek sayılabilir: “Kur´an bu ayetlerde silahlı eşkiyalığı ve yol kesiciliği, halkın huzurunu kaçırdığı için devlete (Allah´a ve Resulü´ne karşı işlenmiş bur suç görmüş ve caydırıcı cezalar getirmiştir.” (Kur´an Yolu, II, 260.)

Oysa devlet diye somut-maddi bir entite yoktur. Şahıslar ve yöneticiler vardır. Yol kesenler, eşkiyalık yapanlar gerçek şahıslara karşı suç işlerler; eğer tevbe ile ceza düşüyorsa, gerçek şahıslar affetmedikçe ceza nasıl düşer? Eğer yöneticilere karşı yani onları devirmek üzere suç işlenmişse, bu bugünkü tabirle devlete karşı suç olup ayetin hükmüne göre failler pişmanlık beyan ediyorlarsa cezaları düşer, ama ayaklanma sırasında cana ve mala zarar vermişlerse bu zararlardan dolayı yargılanır ve ceza alırlar. Muhalefet etti, ifade özgürlüğünü kullandı, eleştirdi, iktidara alternatif ve talip olmak üzere kanuni çerçevede örgütlendi diye kimseye ceza verilemez, bu eylemlerinden dolayı suçlu addedilemez. Nitekim Elmalılı da aynı kanaati sergiler: “Doğru olan (bu olayda) kamu hukukuyla ilgili cezalar düşer, cana ve mala zarar verilmişse bunlara ceza verilir veya hak sahipleri dilerse ceza talep edebilir.” (Hak Dini Kur´an Dili, III, 1167.)

alibulac.com.tr

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...