Cihan Aktaş Yazdı: Kim Çekerdi Onun Hikayesini?

“Biz yakın olabiliriz, sen ve ben. Birbirimizi anlarız ve…”

Cihan Aktaş Yazdı: Kim Çekerdi Onun Hikayesini?
Cihan Aktaş Yazdı: Kim Çekerdi Onun Hikayesini? Zehra

“Biz yakın olabiliriz, sen ve ben. Birbirimizi anlarız ve…”

 

Kamunun seyrine açık kameraların erişemediği bir yerlerde, ırak diyarların izbe köşelerine taşınan ağır işçiliklerle gelişiyor dünya devleri. Göçmenler çalınan ekmeklerinin peşinde veya çiğnenmek istenen haysiyetlerini korumak için yollara düşüyorlar. Kim yazıyor bu hayatları, kim filme çekiyor? Aklımıza gelen ilk isim neredeyse, Ken Loach. Onun kamerası, işçinin, yolcunun, yoksulun, göçmenin hikayesinde kendi hayat görüşümüzü sorgulamaya götüren açılarda çalışıyor. Filistinlilere uygulanan etnik temizlikle, Amerikalılar oraya bomba ve kimyasal silah yağdırırken Felluce´de olmanın nasıl bir şey olduğuna dair yapılmamış filmleri dünyaya hatırlatan da odur.

Seyirciyi filme dahil ediyor Loach, ama onu filmin hikayesinden kopartacak katmanlarla kafa karıştırmadan gerçekleştiriyor bunu. Laf veya görüntü cambazlıklarıyla ilgilenmeyişini, metafor bilmecelerine başvurmaktan uzak duruşunu da anlayabiliyoruz; perdede olay kendi kendini ortaya koyabilmeli.
Loach küreselleşmenin oluşturduğu efsunlu perdeleri parçalamaya dönük filmler yapıyor. İşçilerin dünyasına yabancı olmaması, filmlerinin dilini inandırıcı kılan sebeplerden biri. Bir işçiyle bir terzinin çocuğu; 1936 Nueaton, Warwickshire doğumlu. Oxford´da aldığı hukuk eğitiminin ardından iki yıl oyunculukla iştigal ediyor. Northampton Repertory Theatre´de bir süre asistanlık yaptıktan sonra 1963´de BBC´de çalışmaya başlıyor. Toplumsal gerçekçi pek çok yönetmen gibi onun sinemasında da belgesel film tecrübesi sağlam bir arka plan oluşturuyor. 1967´de ilk uzun metrajlı filmi “Poor Cow”ı (Zavallı İnek) yönetti. “Kes” (Kerkenez) (1969) ve “Family Life” (Aile Hayatı filmleriyle uluslararası planda tanındı. Sonraları ekonomik kriz ve işsizliği konu alan filmler yaptı. “Raining Stones” (Yağan Taşlar, 1993) bir işçinin ailesini toplumsal saygınlığın ölçülerine göre bir hayat sürdürmek isterken hasıl olan ihtiyaçları yüzünden yaşadığı benlik çarpılmasını konu alır.

Sanatın ayrıcalığı veya sorumluluğu, başka türlü olanı veya başka türlü olabilmesi mümkün olanı göstererek zihinsel veya görüş açısıyla ilgili konforları kırabilmesi. Sokağa, gündelik hayata tutulan kamerayla kurgulanan filmin ayrıcalığı, kendi içimizdeki karanlıklara gömülmemize izin vermeyecek ölçüde sarsıcı gerçeklerin etkileyici bir dille tasviri. Ken Loach filmlerinin böyle bir ayrıcalığı var işte!
Üstelik hayatı da sinema faaliyetinde yapmak istediğini gösteren eylemlerle dolu Loach´ın. 2012´de Torino Film Festivali´nin verdiği ödülü, Torino´daki Film Müzesi´nde çalışan işçilerin kötü şartlarını sebep göstererek reddetmiştir.
Yönetmenin en sarsıcı filmlerinden biri olan “LadyBird (Minik Kuş, 1994), Liverpool´lu, geçici işlerde çalışırken sıklıkla sosyal yardıma muhtaç düşen dört çocuklu bir kadının çocuklarını elinden alan sosyal hizmetlerle mücadelesini anlatıyor.

Birçok Loach filmi üzerine benzeri cümleler kurabilirim: Kendimizi içine kapattığımız hayat fanusunun duvarlarının yeterince kalın olduğu zannı bir yanılsamadan ibaret. Fanusa kapanan, hatalarıyla yüzleşecek aynalardan (vakalardan) mahrum kalacaktır. Aile güven ortamı oluşturamadığında, kurumlar giriyor devreye; Liverpool´lu işçi bir ailenin kızı olan Maggie´nin başına geldiği üzere. Bu kurumlar neyi amaçlıyor, güveni sağlamayı mı, benliklerde ağır hasarlar bırakan kuralların hükmünü gözetmeyi mi? Çocuklarıyla bir ön yargılar harmanına terk edilmiş kadın, şefkat kırıntıları tarafından kandırılmaya nasıl da yatkındır! Dünü ve belki yarını olmayan yarım yamalak odalarda nasıl gülebilir, şarkı söyleyebilir, bir piknik bir davet planı yapabilir, hayatın anlamı üzerine bir adım ileri götüren düşüncelere dalabilir, diye düşünürsünüz.

Liverpool´lu Maggie her seferinde bir umut, her seferinde bir sükunet özleminin yanıltmasıyla, şefkat ve saygıya susuzluğunun da etkisiyle elbette sayıları çoğalan (neredeyse dünyanın bütün renklerini taşıyan) çocukları elinden alındığında asıl, çaresizliği yaşıyor. Sonuçta kendini ifade edebilen bir kadın Maggie, fakat kurumların yaptırım ve kararları karşısında nasıl da dilsiz! Madun konuşmaz, konuşsa dahi sesinin çözüm konumlarına erişemeyeceği bir katmanda yankılanır sözleri. Kendisini döven adam çocuklarını dövmemiştir hiç değilse, geriye baktığında bunu görmeye çalışır. Ne de olsa onu en iğrenç küfürlerle döven, “İrlandalı sürtük” diye aşağılamaya çalışan “o adam”ı sevmiştir. Bir adam, bir kurum, gayrişahsi muamelelerin sağırlığı, binlerce küfür… Selvi Boylum Al Yazmalım´ın kahramanı Asya´nın sorusu önümüze çıkıyor burada: “Sevgi nedir gerçekte?”

“Sadece bir kez kaybedenin ben olmamamı istedim. (…) Aşk bana göre değil, aşk kahrolası peri masallarında olur; aşka değmem ben…” Babasız çocuk yetiştiren bir kadın için nasıl da etkileyici bir iltifattır eli yüzü düzgün bir adamın, “Hiçbir şeyi olmayan ama her şey olmak isteyen” oğluna yönelttiği sevgi sözcükleri!
Minik Kuş´un senaryosu, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak hazırlanmış. Dört farklı ırktan dört çocuğu olan Maggie, normal bir aile düzenin arayışı içindeyken başı kuralların ve kurumların sert duvarlarına çarpıyor sürekli. Kurallar ve kurumlar açısından çocuklarının sorumluluğunu üstlenemeyecek bir kişilik özelliği gösteriyor. Fakat aslında başlıca meselesi şefkat eksikliği ve çatısızlık değil midir? Madun, şartlar tarafından bağımlı kılınmış, bu nedenle içinde bulunduğu sorunlar yumağına gömülmeye devam eden biri.

Loach kahramanını çaresizliğin batağına terk etmiyor. Paraguay´lı siyasi mülteci Jorge´de eksiği olan, kendini kimsesiz hissetmemek için ihtiyaç duyduğu şefkati bulur Maggie. “Kafanın içinde ne kadar gürültü olduğunu, içinde hiçbir şey kalmayıncaya kadar anlamıyorsun” diye anlatır ona.

“Neden çocuklarını senden aldılar?”
“Söylediğim gibi meşgul olmak istiyorlar, karışmayı seviyorlar. Sosyal çalışanların nasıl olduğunu biliyor musun?”
“Hayır.”
“Pekâlâ. Sosyal çalışanlar çocuklarımı alanlardır. Belki onları geri alırım, belki alamam.”
”Minik Kuş” yüz dakikalık süre içinde bize ne çok şey söylüyor, hiç de laf ebeliğine girişmeden. Artık özlemek istemeyen, artık sevmek istemeyen yüzlerce makale yazmış olsa bile umudunu yitirmekte olduğu için madunlaşmaya gidiyor değil midir… Kim tutacak onun elinden, kim fark edecek hikayesini…
“İşçi Sınıfının Yönetmeni” olduğu dile getirilir Loach´ın. Bence çok daha geniş bir açıdan değerlendirilmeyi hak ediyor. Madunluk olgusunu etkileyici bir dille ve anlaşılır kılarak konu edindiği sayısız filmden biri “Minik Kuş.” Maggie aşık olduğu adamdan dayak yerken onları izleyen küçük kızı Selana´nın bakışlarındaki korkunun endişesini üstlenir Loach sineması ve bu endişeyi seyircisine de iletir. İyi bir toprağa sahip de olsan zengin ve güçlü biri istediğinde onu alır göçmenliğe yol açan ülkelerde; bunu da hatırlatır. Biri çıkıp da ailesi öldürülen çocuklarla ilgilenirse ve bunu da yazarsa ülkesini terk etmek zorunda bırakılabilir, hâlâ nefes alabilmek için. Fakat işte, umudunu yitirmekte siyasi mülteci Jorge, bu yüzden de bildiği, iman ettiği davayı sessize almaya hazır.

Kameranın adaleti, kendine dönük dürüst bir sorgulama olmaksızın gerçekleştirilemez. Bu çabayı yıkıcı bir kinizmden uzak tutan, çözümü mazlumun hakkını korumakta bulan bir zihnin, bir yüreğin varlığı. Filmlerini “ mîrî malı” olarak gören kaç yönetmen var ki? Kemal Tahir için Halit Refiğ´in yaptığı tespiti hatırlatıyor böyle bir paylaşım anlayışı: İnsan egosunu ve ölüm korkusunu ancak başkalarını kendinden daha çok düşünerek aşabilir. Kimsesizliği her kesim için aşmak veya müştereklikle ilgili şefkat, kişinin hatalarıyla sürekli yüzleşmesiyle gelişebilir bir hazine.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...