Ali Bulaç Yazdı: Nilgün Aslan´ın Sorusu ve Cevabı

Müslümanlar tutkularının esiri olup ahlaki akıllarını kullanmıyorlar; iradeleri Nefs-i emmarenin denetimindedir; Kur´an´ın apaçık hükümlerini bildikleri halde takva sahibi değildirler.

Ali Bulaç Yazdı: Nilgün Aslan´ın Sorusu ve Cevabı
Ali Bulaç Yazdı: Nilgün Aslan´ın Sorusu ve Cevabı Zehra

Geçen yazıda Fransa´da bir otel odasında intihar ederek hayatına son veren romancı Nilgün Aslan´dan söz etmiştim. Kitaplarımdan hareketle cevaplanmak üzere bana 20 soru hazırlamıştı. Sorular emniyette hurdaya dönen elekronik aletlerde kaybolup gitti. Sadece bir soruyu bulabildim. Nilgün hanımın bu sorunun cevabını hangi kitaplarımdan derlediğini artık bilme şansım yok. Tahminim “İslam Düşüncesinde Din/Felsefe-Vahiy/Akıl İlişkisi” ile “Bilgi Neyi Bilmektir?” kitaplardan hareket etmiştir.

 

Ben söz konusu kitaplara başvurmadan müteveffanın bulabildiğim tek sorusunu ve ancak şimdi verebildiğim cevabını okurlarımla paylaşmak istedim.

Soru:

“Kur´an-ı Kerîm´in muhtelif ayetlerinde “aklı işletme”nin gerekliliğine vurgu yapılarak, aklın kullanılması yolunda insana yoğun bir çağrıda bulunuluyor. Buradan hareketle aklın, insanla diğer yaratılmışlar arasındaki en mühim mahiyet farkını oluşturduğu ve felaket/musibet telakki edilen pek çok hadisenin çözümünde esas teşkil ettiği fikrine ulaşılabilir. Aynı perspektiften ve geniş ölçekli düşünüldüğünde, insanın yaratılış itibariyle, eşitsiz bölüşüme maruz kaldığı hissine kapılmasına sebep kimi hususların da, gerçekte, aklı ferdî ve kitlesel bakımdan yeterince çalıştırmamaktan kaynaklandığı görülebiliyor. Öyleyse, bilhassa doğuştan var olan bedeni-ruhi arızaların ve sözde eşitsizliğin, esasen aklı kâfi miktarda işlevselleştirme neticesinde çözülebilirliği ve Tanrı´nın kulları arasında ayırıcı hiçbir tasarrufta bulunmadığı ve fakat aklın ferdi yönetiminin yanı sıra kitlesel ve tümleşik fonksiyonelliğine ihtiyaç bulunduğu ve insanı/insanlığı bedbaht kılan bütün meselelerin buradaki zaafın tabii neticesinden başkası olmadığı fikri ne derece isabetlidir?”

Cevap

En sonda vereceğim hükmü en başta söyleyeyim: İsabetli değildir. Soruda akla doğasında mündemiç bulunan zaaf ve söz konusu zaafın aklı asli işlevini yerine getirme çabasında yetersiz kılacağı gerçeği görmezlikten gelinmiştir. Şöyle ki:

Kur´an-ı Kerim´in akla daha doğru ifade ile insanın aklını kullanmasına (akletme) büyük önem verdiği doğrudur. Kur´an´da, isim ve mastardan çok akıl akletme şeklinde fiil olarak gelir. Kendi başına durgun, varoluşsal süreç içine girmeyen öylece bir yeti olarak aklın pek de önemli değildir, önemli olan aklın akletmek, aklı işletmek, yetiyi kullanmaktır. Kullanılmayan emek ne kadar değersiz ise, sahibine ve başkalarına herhangi bir hayrı, faydası dokunmuyorsa kullanılmayan aklın da kişiye ve başkasına faydası yoktur. Akıl ancak akletme ile işlev görür.

Bunun yanı sıra her fiil (çaba ve gayret) kendi başına değerli de değildir. Ahlak ve hukukun çizdiği sınırları aşmak üzere harcanan emek, emektir ama meşru sonuç getirmez; hırsız mal çalmak, katil cinayet işlemek üzere gayret sarfeder ama gayreti/emeği meşru ve makbul değildir. Şu halde akletme eylemi eğer bizi doğruya, hak ve hakkaniyete, hakikate ve güzelliğe sevkedecekse makbul bir fiildir.

Buçerçevede aklı yüceltmeden (süblimasyon) kaçınmamızı gerektiren birkaç husus var:

İlkin akıl insanın yegane, biricik değeri değildir. İnsanı hayvanlardan ve bitkilerden ayıran önemli bir yeti olduğunda kuşku yok ama akıl cinlerde ve meleklerde de mevcuttur. Başka bir ifade ile insana akletme yetisi verildiği gibi cinlere ve meleklere de akletme yetisi verilmiştir.

İnsana akıl yanında en az onun kadar değerli olan “irade”yi de ihmal etmemeliyiz. İrade iyi ile kötü, doğru ile yanlış, hak ile batıl, gerçek ile sahte ve hatta fayda ile zarar arasında seçme özgürlüğüdür. Söz konusu özgürlüğü kullandığımızda yani seçimlerimizde sahih bilgiler, doğru ve bağımsız iş gören akıl (yani akletme yetisi) ve ister tarihten ister yaşadığımız sosyal çevre içinde edindiğimiz deneyimlerimiz bize yardımcı olur, yol gösterir. Bu düzeydeki özgürlük kullanımını kelamcıların “istitae” dedikleri “yapabilirlik”ten ayrı düşünmek lazım. Yapabilirlik sadece insana özgü olsaydı seçme özgürlüğünü bununla ifade ederdik ne var ki bir gücün kullanımı olarak istitae meleklerde, cinlerde ve hayvanlarda vardır.

İradeyi özgürlükle bir arada ve hatta iradenin kendisi düşündüğümüzde seçme özgürlüğü manasındaki iradenin sadece insanlara ve cinlere mahsus olduğunu söyleyebiliriz. Melekler akıllı varlıklardır ama iradi varlıklar olmayıp Allah´ın emrini mutlak manada yerine getirmekle görevlidirler. Cebrail aleyhisselam dahi hiçbir melek Allah´tan buyruk almadan ne evrenin düzeninde ne insanlar ve cinlerle olan ilişkilerinde kendi başına kararlar alıp hareket edemez.

Her yapabildiğimiz şey makbul ve meşru değildir. İnsanoğlu öyle şeyler yapabiliyor ki, bazan üzerinde bindiği dalı dahi kesebiliyor; modern zamanlarda bilim adamlarının dünyayı ve canlı hayatı tahrip etmeye matuf icat ve keşifler yapması gibi. Yapabilirlik salt iradi bir seçimdir ama yanlış bir seçimdir; aksi düşünüldüğünde kendi iradi seçimiyle hayatına son verebilen insanın bu yaptığı makbul ve meşru olurdu; romancımız Aslan´ın yaptığı gibi. O J. Paul Sartre´ın derin etkisindeydi, ona tanrıtanımaz bir varoluşçu olarak Sartre´ın özgürlüğü kullanmanın yegane yolunu intiharda bulduğunu anlatmaya çalışmıştım.

İkincisi akıl kendi başına bağımsız, içeriden veya dışarıdan etki almaksızın işlev gören bir yeti değildir. Akıl ya gerçeğin, ya hazzın etkisinde işlev görme durumuna düşebilir; çoğu zaman da böyledir. Çoğunluğun inanmaması, şükretmemesi ve aklını doğru yönde kullanmamasının sebebi budur. “Gerçek”ten (veya gerçeklikten) kastım hak, hakkaniyet ve hakikattir. “Haz”dan kastım bedene veya duygulara zevk, lezzet veren şeylerdir ki, bunları bedensel olarak düşündüğümüzde “şehvet” ve “iştah” olarak belirirler. Şehvet ağırlıklı olarak cinsel haz, iştah da yeme-içmeyle sağlanan hazla, lezzetle ilgilidir. Her ikisinin kökleri birdir ve fizyolojik-biyolojik hayatın idamesi için elzemdirler. Şehveti ve iştahı çığırından çıkaran insani eylem, en alt ve en üst sınırların üzerine çıkarılmaları, hudutların ötesine taşırılmalarıdır. Geleneksel kültürde şehvet ve iştahın kabul görmüş, övülmüş sınırları “iffet” olarak tanımlanmıştır; Münzel Şeriat/Hukukla bağlantılı olarak konulmuş maddi sınırlar da esasında iffetin maddi, anlaşılabilir zeminini ve sınırlarını çizer.

Bittabi insan mutlu olmak ister ve mutlu olmanın peşine düşer. Fakat mutluluğu salt bedene elem veren şeylerden kaçınmak ve haz veren şeylere ulaşmak şeklinde algılarsak mutluluk tamamiyle bedene ait hazların elde edilmesine, iştah ve şehvetin tatminine indirgenmiş olur. Modern dünya bugün mutluluğu bedensel haz ve lezzete endekslemiş bulunmaktadır. İbn Sina ve diğer filozoflar mutluluğu “marifet”in bilgisine ve bu bilginin kişiye sağladığı ruhsal temaşanın verdiği müteal/aşkın lezzet olarak görmüşlerdir.

Fakat insanı motive eden sadece bedensel hazlar yani iştah ve şehvet değildir, belki çok daha etkili, çok daha tahrik edici olan “hükmetme ve kontrol etme” duygusudur. Bu da beden ötesinde ruhla ilgili potansiyel kaynakları hayli yüklü bir duygudur. Hükmetme ve denetleme arzusu kudretle ilgili olduğundan bunun sağladığı tatmini, doyumu en iyi “iktidar” verir. İktidar kudrete sahip olmak, kudret kullanmak ve denetleme gücüne sahip olmaktır. Kudretin ontolojik mayası ateştir, en hafif deyimiyle enerjidir. Kimi siyasetçilere iktidar cinsellikkten çok daha yüksek doyum vermektedir ve hatta çoğu zaman padişahların birden fazla kadın ve cariyeye sahip olması yanlış yorumlanır, zannedilir ki padişahlar cinsel yönden tatminsiz kalırsa tatmini iktidarı zorbalığa dönüştürürler; tatminsiz bir öğretmenin veya amirin hıncını öğrencilerden veya çalışanlardan çıkarmaya çalışması gibi. Öyle değil! Padişah asıl kadını, yani kadınla elde ettiği şehvetin yerine hükmetme duygusuyla elde ettiği tatminle ikame edecek olsa, işte o zaman yönetimi zorbalaşır. Şehvet ve iştah tahrik edici haz ve zevk verse de sınırlıdırlar. Yani hiçbir insan günde 10-15 öğün yemek yemez, kimse bir günde 10-15 kadınla veya bir kadınla yatamaz. Mutlaka belli bir fasıla olması lazım ki ya bir miktar acıksın ya da haz talebi bir miktar canlansın. Ama hükmetme duygusu yani kudret kullanmanın sınırı yoktur ve hatta kullandıkça hazzı artar, giderek ruhun tamamını istila eder hale gelir. İktidarın temeli kudret yani ateş bir kere ruhu istila etti mi bütün yetiler, duyargalar tutuşur. Kadın padişaha iktidar kullanımından, hükmetmenin verdiği sınırsız hazdan “başka haz ve tatminler”in de var olduğunu hatırlatır, bir nebze de olsa onu beşerin tabii zeminine, ölümlü insanın hakikatine çeker. Sarayın çıkışında görevli bir grubun “Padişahım, senden büyük Allah vardır” şeklinde hatırlatmada bulunması da iktidarın dizginlenemez, istilacı ve yok edici etkisini azaltma, “takva” ile sınırlandırma amaçlıdır.

Hukukla sınırlanmayan iktidar mutlakiyetçiliği getirir ki, bunun önüne geçmek mümkün değildir. Mutlakiyetçiliğin gideceği nihai nokta Firavun için kullanılan çarpıcı ifadedir: “İsti´bat!” İsti´bat istibdat değildir, istibdat isti´batın zorunlu ürünü ve sonucudur. “İsti´bat” kanunları kendisi koyanın halkı kendine tapındırması demektir ki, bu durumda olan kişi Allah´ın el Kadir ve el Hakim isim ve sıfatlarını temellük etmiş, hükmetme ve kudret kullanma yetilerini ilahi köklerinden koparıp kendisi ilahlaşmaya kalkışmış demektir.

Peki bunu neyle yapar? İşte bizim sorunun cevabı burada yatmaktadır.

Kişi akletme yetisini bağımsız olarak kullanacak olsa öyle yapmaması gerekir. Ama iç dünyasında sınır-ötesi hükmetme (Kur´an-ı Kerim bunu (Hududullahı aşma olarak ifade eder) ve güç kullanma fiili ona öylesine bir haz, öylesine bir tatmin veriyor ki, bu haz ve tatmin onu sınır-ötesi güç kullanmaya sevkeder. Biz buna İslami literatürde “nefsin heva ve hevesi” deriz ve bu tanımlama kesin olarak doğrudur. Kişi bu derekede ise “heva ve hevesini tanrılaştırmış” olur. Nefsin azgın tutkuları, hükmetme duygularının denetimsizliği ve sınırsız güç kullanma arzusu ruhu istila edince irade bu yönde tecelli eder, tecelli eden irade akla bu işlemi aklileştirmesini, bir meşruiyet temeline oturtması telkininde bulunur. Akıl da sınır-ötesi hükmetme ve güç kullanma arzusunu aklileştirir/rasyonalize eder. Her kötülük iyilik formu içinde paketlenip sunulur.

Aslında bu durumda kişi artık akletmiyor, akletme adı altında zekasını kullanıyor. Bu insanlık durumunda nefsin denetimdeki akıl zeka seviyesine düşürülür ve zekanın işler halde gördüğü fonksiyonlar yanlış olarak “akıllıca işler” adlandırılır. Hakikatte bu işlemde akıl yok, işlek zeka vardır. Mesela olağanüstü yöntemler, rafine, sofistike yollar kullanarak hırsızlık yapan kişi başarısını aklına mı, zekasına mı borçludur? Tabii ki zekasına. Çünkü akıllı olsaydı hırsızlık yapmazdı, seçme özgürlüğünü yani iradesini hırsızlık yönünde kullanmaya sevkeden meşru olmayan servete sahip olma arzusudur. Akıl nefsten bağımsız iş yapacak olsa hırsızlığı onaylamaz, kerih görür; çünkü bağımsız akıl ahlakidir ama zeka her zaman ahlaki amaçlar için iş görmez, gayrımeşru işler için de çalışır. Meşru zemine oturmayan her eylem krize yol açar; bu yüzden despot yöneticiler, katiller ve hırsızlar da eylemlerini bir şekilde meşrulaştırırlar ki, bunu rasyonelize ederek, aklileştirerek yaparlar.

Kendimize soralım: İktidar seçkinlerinin, küresel muktedirlerin, iktisadi faaliyeti salt büyümeye endeksleyen ekonomistlerin aklı olsaydı gezegendeki canlı hayatı ölüme götüren; bölgeler, sınıflar ve ülkeler arasında eşitsizlikleri derinleştiren; milyarlarca insanı yoksulluğa ve açlığa mahkum eden; çatışmaları körükleyen; dünyayı onlarca kere yok edecek nükleer silah üretimini ara vermeden sürdüren bu sosyo-ekonomik ve politik düzenin savunucuları, destekçileri, uygulayıcıları olurlar mıydı? Bu pozisyonda olanların tamamı iyi eğitim almış kimseler, uzmanlar, akademisyenler, halkın seçtiği siyasetçiler, teknokratlar, bürokratlardır. Hepsi çok zeki ama akıl yoksunu kimselerdir.

Şu halde Nilgün Aslan´ın sorusundaki eşitsizler ve de diğer sorunlar salt akıldan veya kişinin aklını kullanmamasından kaynaklanmıyor, nefsin tutkuları altına girmiş ve artık matematiksel ve geometrik koordinatlar kullanmakla yükümlü zeka formuna girmiş akıl(sızlık)tan kaynaklanıyor. Kur´an sıklıkla akletmeye çağırırken hırs, çıkar duygusu ve çığırından çıkmış iktidar tutkusunun etkisinde olmayıp doğru seçimde bulunan iradeyle çalışan aklı kastediyor.

Aklı ve iradeyi birlikte ve doğru yönde iş görmeyi sağlayacak atmosfer nedir, derseniz “bilgi” ve “sakınma”dır derim. “Bilgi”den kastım el Alim olan Allah´tan gelen ışık yani vahiy nuru, “sakınma”dan kastım ahlaki yüksek normlara ve hukuk kurallarına tam riayet demek olan “takva”dır. Vahyin aydınlığında çalışan akıl, ahlak ve hukuka samimiyetle riayet demek olan takva yönünde insan irade kullandığında hem kendisi kurtulur, hem onunla birlikte hareket edenleri kurtarır. Bu açıdan Muhammed Esed ve Mustafa İslamoğlu Bey´in “takva”yı “bilinç” olarak tanımlamalarını yerinde bulmuyorum. Takva, ahlaki normlara ve hukukun en yüksek değer oluşuna inanmak ve söz konusu norm ve kurallara samimiyetle (ihlas) riayet etmek, norm ve kuralları çiğnemekten kaçınmak, sakınıp korunmaktır.

Deseniz ki, İslam dünyası neden bu durumda?

Derim ki, Müslümanlar tutkularının esiri olup ahlaki akıllarını kullanmıyorlar; iradeleri Nefs-i emmarenin denetimindedir; Kur´an´ın apaçık hükümlerini bildikleri halde takva sahibi değildirler.

 alibulac.com.tr

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...