Ramazan Kayan: Müslüman kimlik muhaliftir, muhalefet çizgisi: adalet, ahlak, erdem ve insaniyet içermelidir..

İslam yaşadığımız hayata uymayınca yaşadığımız hayata uyan bir İslam arayışına giriyoruz...

Ramazan Kayan: Müslüman kimlik muhaliftir, muhalefet çizgisi: adalet, ahlak, erdem ve insaniyet içermelidir..
Ramazan Kayan: Müslüman kimlik muhaliftir, muhalefet çizgisi: adalet, ahlak, erdem ve insaniyet içermelidir.. Zehra

Ramazan Kayan: Müslüman kimlik muhaliftir, muhalefet çizgisi: adalet, ahlak, erdem ve insaniyet içermelidir

Düşünce Mektebi’den Mehmed Mazlum Çelik, Ramazan Kayan Hoca ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

Mehmed Mazlum Çelik Ramazan Sohbetleri 3. Bölümünde Ramazan Kayan Hoca ile, yazmış olduğu Vahyin Gölgesinde Kimlik İnşası kitabı ışığında "Müslüman'ın yaşadığı kimlik problemleri ve buna karşı nasıl bir kimlik tercih etmesi gerekir" meselelerini konuştu.

İşte o söyleşi:

Evvela kitabın öyküsü ile başlayalım dilerseniz…

Her kitabın bir öyküsü var. Hasbelkader bu kitabın da bir öyküsü var. İslami geleneğimizin gereği olarak gençlikle iç içe olmaya çalışıyoruz. 45 yıllık çalışmanın sonunda gençliğin sorunlarıyla sürekli olarak iştigal edince gördüğüm en önemli problemlerin başında kimlik krizi geliyordu.

Maalesef bugün kafası karışık bir gençlik ile karşı karşıyayız. Gençliğin kendini tanımlama konusunda sorunları olduğunu gördüm. Alt kimliğin üs kimlikle olan karmaşası, resmi ideolojinin gençliği kimliksizleştirme ve kimlikler arası bir çatışmanın nasıl sürdüğüne şahit oldum. Bu noktada üst kimliğimizin nasıl olması gerektiğiyle ilgili bir kimlik tanımı ve bu kimliğin özellikleri nasıl olmalıdır, kitapta bunun üzerinde durduk.

Kulluk kimliğimizin, üst kimliğimizin biraz daha netleşmesi gerekir. Herkes kendisini İslam’a nisbet ediyor. Öyle ki toplumun %99’u kendisini Müslüman olarak tanımlıyor; ama kimliğinin bilincinde olan insan sayısının oldukça az olduğunu gördüm. Oysa bir insan ekmeksiz yaşayabilir; ama kimliksiz yaşayamaz.

Bir kimlik inşa etmek süreci için böyle bir çalışmaya niyet ettik. Vahiy ve Sünnetten hareketle bir kimlik inşasının dinamikleri neler olabilir, bu sorunun cevabını aramaya gayret ettik. Aldığımız tepkileri göz önüne alınca kitabın devamını yazma fikrinin de hasıl olduğunu söyleyebilirim.

Kitapta müminin kırması gerektiği zincirlerden bahsediyorsunuz. Evvela bu zincirlerden kastınız nedir ve mümin bunları nasıl kıracak?

Politik zincirler, ideolojik zincirler, etnik zincirler, kavmi zincirler, ulusal zincirler, legal-illegal zincirler… Aslına bakarsanız alabildiğine zincirle karşı karşıyayız. Bunu aşabilmenin tek yolu hakiki ve kamil bir imandır; şeksiz, şaibesiz, riyasız bir iman.

Güçler üstü güçle irtibata geçip cüzi irademizi külli iradeye bağlarsak duruşumuz, rengimiz, boyamız netleşecektir. Bu bahsettiğimiz, Kur’an ve Sünnetle beslenip içselleştirilmiş bir din algısıyla alakalı, bu anlayışın yaşam biçimimize dönüşmesiyle alakalı. Vahyin bizde ete kemiğe bürünmesi lazımdır. Böylesi bir öncü kimliğimiz ile tüm zorlukların üstesinden gelebiliriz.

Müslüman’ın yaşadığı kimlik krizleri onun var oluşunda ve temsiliyetinde ne gibi tehlileker ile karşı karşıya bırakıyor?

Kimlik krizi halifeli toplumdan halifesiz topluma özellikle 1. Dünya Savaşından sonra ulus devletine geçilmesiyle Ümmetin parçalanmışlığına karşı ulus devletler dayatıldı. İşbirlikçi rejimlerin nesilleri tek tipleştirme ya da mankurtlaştırma politikaları görüyoruz ki çok ciddi kimlik krizlerine neden olmuştur. Yasaklarla gelen nasyonel kimlikler üzerinden gelen dayatmalar niteliksiz ve bocalayan nesillerle bizi karşı karşıya bırakmıştır. Bunu sahih bir iman, sahih bir duruş ve sahih bir yürüyüş ile ancak aşabiliriz. Bu mücadele hala devam ediyor. Hatta diyebiliriz ki hak ile batıl, tevhid ile şirk arasındaki mücadele kimlik çatışması üzerinden bugün hala devam etmektedir.

Bugün İslam ülkelerindeki en büyük risk bir taraftan yobazlaşan öteki taraftan yozlaşan kimlikler. Yani bir taraf tutucu tavırla fanatizme kayan kimlikler öte taraftan ılımlılaşan rengini ve omurgasını kaybeden kimlikler ki ikisi de kendisini İslam kimliği olarak tanımlıyor. Ne yazık ki sınırlı ölçüdeki gücümüz de kendi içimizdeki çatışmalarda heba oluyor. Nitekim emperyalizmin yeni bir yöntemiyle dine karşı din kullanılıyor. Bu yeni  stratejiyi BOP kapsamında hayata geçirdiklerini ifade edebiliriz. Haliyle gelebilecek tüm savaş yöntemlerine karşı bizim bilinçli olmamız gerekir. Artık sadece meydan muharebeleri üzerinden değil, medya muharebeleri üzerinden, algı operasyonları, kimliksizleştirme ya da kimlikçilik savaşına karşı dikkatli olmamız lazım. Bunları şöyle başlıklandırabiliriz;

Kimlik fanatizmi

Kimliksizleşme

Kimlikteki bulanıklık

Bunların çözümü kitapta da belirttiğim gibi ancak Allah’ın boyasıyla boyanmakla mümkün olacaktır;

“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin). (Bakara – 135)

Ten rengi, kan rengi, etnik kökenler, mesleki renkler, politik renkler bir yana Allah’ın boyası ile boyanmış ve tebliğ gücü olan nesillerin ortaya çıkması lazım.

Kimlik bir etiket değil, bir yaşam ve varoluş biçimidir.

Müslüman kimlik muhaliftir diyorsunuz kitapta. Bize bu muhalefeti ve yapılış biçimini açıklayabilir misiniz?

Muhalefetimizi Kur’an ve Sünnetten hareketle ortaya koyacağız. “La ilahe illallah” taki “La” neye tekabül ediyorsa bizim muhalefetimzdeki meşruiyet zemini odur. Bunun politik, kültürel, ideolojik tüm boyutlarıya yeri ve zamanı gelir şeytana yine yeri ve zamanı bir resmi ideoloji veya emperyaliste dur dememiz gerekir. Son zamanlarda ise iç dünyamızdaki nihilizm, hedonizm, deizm gibi gizli ve derin durumlara karşı da içten bir “LA” muhalkefetine ihtiyacımız var. Bir dönem Kemalizm, komünizm, emperyalizm vs. Üzerinden gelen baskılar üzerinden kimlik mücadelemizde “LA” demeyi muhalif durmayı gerekli görüyorduk; ama şimdi konformizm, kariyerizm, hevaizm gibi tanımlamalarla ifade edebileceğimiz yozlaşmalara karşı “LA” dememiz gerekir.

Bizim muhalif duruşumuzu Kelime-i Tevhid ve Emril Bil Maruf ve Münker gerçeğinde arayacaız. Haramın, zulmün, Batılın, isyanın olduğu her yerde dur demeli; karşı olmalı ve “LA” demeliyiz. Bu bizim için bir ibadettir. Bizim muhalif olduğumuz konulardaki tepkimiz politik veya ideolojik bir tepki değil akidevi bir tepkidir. Bu tepkinin bir fıkhı ve muhalefetin bir hukuku vardır. Kuru kuruya ve müzmin muhalefetten bahsetmiyorum. Bizim muhalefet çizgimi adalet, ahlak, erdem ve insaniyet içermelidir. En doğru ifade ile muhalefetimiz ıslaha yönelik olacak, inşaya yönelik bir muhalefet olacak; imhaya yönelik olmayacak. İnada değil, inanca yönelik bir muhalefetin üzerinde duracağız. Bu Şerri bir sorumluluğun neticesi olarak hatta İslam devletinde bile bunu sürdürmek zorundayız. İslam toplumda bile böyle bir sorumluluğumuz var.

Roma'ya karşı Mümin’in kalkış noktası Hira demişsizniz. Bu metaforun manasını biraz açabilir misiniz?

Bunu derken bir coğrafyayı değil, topyekün batılın simgesi ifadesini kast ediyoruz. Hira derken, ikra diye başlayan süreci kastediyoruz. Bu H. İsa zamanında Zeytindağı kriterleri, Hz. Musa zamanında Turi Sina kriterleri, Hz Nuh zamanında Cudi kriterleri… Bunlar birbirlerini tamamlayan süreçlerdir. Nübüvet kervanı biraz da dağlar üzerinden ifadesini bulmaktadır. Yani vahiy merkezli bir dünya ile vahiy karşıtı bir dünyada safların sıklaşması gerekir. Buradaki bulanıklık bir ayağı Hira’da diğer ayağı Roma’ veya bir ayağı Tanrı dağında gibi tanımlamalar var. Sanki Hira yetersizmiş gibi bir tasnif söz konusu. Bu yaklaşım bizim inancımız ile bağdaşmaz. Bizim Roma’ya da söyleyecek sözümüz var Washington’a da.

“Cahili değerleri İslami bir literatür ile savunamayız.” Diyorsunuz. Müslümana ait dünya ve değerleri biraz tasvir edebilir misiniz?

Müminin her zeminde araması gereken şey meşruiyettir. Ne demektir meşruiyet, yani ilahi kriterlere Rabbani ölçülerin mutabık ve muafık bir çizgi üzerinde durmak… Yani vahye uygunluktur. Buna meşru zemin denir. Bir de bunu zorlayarak çağın getirdiği zorunlulukları için İslamı onlara uydurup meşruiyet zemini sağlama çabalarıyla karşı karşıyayız.

Meşru olan ile meşrulaştırılan arasındaki fark, yaşadığımız bir hayat var ve bu hayatı vazgeçilmez görüyoruz. Bu hayata kendimizi mecbur görüyoruz. Bu defa İslam’ın bu konuda sınırlarını zorlama yoluyla kendimizi rahatlatma teşebbüsüne giriyoruz. Yaşadığımız hayatın fıkhını ve cevazını arıyoruz. Lakin bunu yaparken kırmızı çizgileri ihlal ediyoruz, problem buradan kaynaklanıyor. Elbette yaşadığımız hayatta sürdürülebilir bir İslam ve kulluk arayışında olacağız. Bizi bağlayan ilahi sınırları, hudutları zorlamadan ve sonrasında olası takdirde inandığımız gibi yaşamayınca yaşadığımız gibi inanmaya başlıyoruz.

İslam yaşadığımız hayata uymayınca yaşadığımız hayata uyan bir islam arayışına giriyoruz. Bu ciddi bir problem. Alimlerimize çok ciddi iş düşüyor, çünkü gayrı-meşru olanı meşrulaştırma, işi kitabına uydurmak ile karşı karşıyayız. Bu kimlik ve söylemlerimize de yansıyor.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...