Mücahit Gültekin: Seçim sathı mailine girilmişse Konjonktür Hazretleri 'kırmızı alarm' durumuna geçer..

Hele hele saf doğruları söylemek için mucizevi şartların yerine gelmesi gerekir. Bu şartlar öylesine ağırdır ki, bize doğruları söylemenin değil, susmanın daha iyi olduğunu öğretir. O yüzden yutkunmak, bizim en iyi yaptığımız şeylerden biridir."

Mücahit Gültekin: Seçim sathı mailine girilmişse Konjonktür Hazretleri 'kırmızı alarm' durumuna geçer..
Mücahit Gültekin: Seçim sathı mailine girilmişse Konjonktür Hazretleri 'kırmızı alarm' durumuna geçer.. Zehra

İslami Analiz yazarlarından Dr. Mücahit Gültekin, dindar/muhafazakar kitlenin doğruların söylenmesine ilişkin inanılmaz bir temkin hassasiyete sahip olduğunu yazdı.

"Her doğru her yerde söylenmez." klişesinin, dindar/muhafazakar kitlenin duygu, düşünce ve davranışlarını kontrol eden güçlü klişelerden biri olduğunu söyleyen Gültekin, "Hele hele saf doğruları söylemek için mucizevi şartların yerine gelmesi gerekir. Bu şartlar öylesine ağırdır ki, bize doğruları söylemenin değil, susmanın daha iyi olduğunu öğretir. O yüzden yutkunmak, bizim en iyi yaptığımız şeylerden biridir." dedi.

Gültekin, "Bizler yutkunan bir ümmetiz. Dedelerimiz ömrünü yutkunarak geçirdi, (ki onların gerçekten de haklı sebepleri olduğu söylenebilir), babalarımız yutkunarak geçirdi, bizler de öyle... Üstelik her yutkunan, bir sonraki nesle, en iyi bildiği şeyi "yutkunmayı" öğretti. Sonunda hepimiz yutkunma uzmanı olup çıktık." ifadelerini kullandı.

Mücahit Gültekin'in "Hz.Konjonktür İzin Vermiyor!" başlıklı yazısının bir bölümü şöyle:

Uzun zamandan beri Türkiye'de ailenin çöktüğünü, çözüldüğünü ve bunu temel sebebinin de hükümetin izlediği aile politikalarının olduğunu söyleyip duruyoruz. Gidip geldiğimiz her yerde İstanbul Sözleşmesi'ni ve 6284 Sayılı Kanun'u dilimiz döndüğünce anlatıyoruz. Bugüne kadar hiç kimsenin "Evet doğru yapıyorlar." dediğini duymadım. Hatta pek çok yerde anlattıklarımıza inanamayıp, "Yahu gerçekten bu yasaları bizimkiler mi çıkarmış.", "Hakkaten bu sözleşmeyi bizimkiler mi imzalamış?"şeklinde hayretle ama "fısıltıyla" sorduklarına da şahit oldum.

Bu "fısıltı" kısmının üstünde durmamız gerekiyor. Çünkü o fısıltıda bizim mahallenin kolektif hafızasını, hayata ilişkin zihin kodlarını, muhalefet anlayışını bulmak mümkündür.

*

Yıllar önce bir arkadaşla biri hakkında muhabbet ediyorduk. Gülüş çığrış devam ederken, karşımdaki kişi bir an duraksadı, yüzü ciddileşti, -bilinçli olarak- çok kısa bir sessizlik anı oluşturdu. Sesini olabildiğince düşürdü, ultra fısıltıyla "müsbet biridir." dedi. O kadar fısıltıyla söyledi ki, müsbet mi dedi, mazbut mu dedi tam anlayamadım.

Bizim tarafı hakkıyla anlamak için, söylediği şeylere değil, onları nasıl söylediğine konsantre olmak gerekir.

Şurası kesin gibidir: Eğer bir şey fısıltıyla söyleniyorsa, ortada ciddi, herkesin duymaması gereken, tehlikeli, acayip, tuhaf bir durum vardır. Zaten o fısıltının etkisiyle midir nedir bilemiyorum, ortamda esrarlı/gerilimli bir hava oluşur. Fısıltının muhatabı, konuyu derinleştiremez. Kendini, ölesiye saklaması gereken bir sır verilmiş önemli biri gibi hisseder. Bizde fısıltıyla söylenen şey tehlikeli, kendisine söylenen ise önemli biri olarak algılanır.

Doğruların, bizim mahallede fısıltıyla (ya da yalıtılmış ortamlarda) konuşulması eski bir alışkanlıktır. Belki de bu bize, Kur'an'ın evlerde fısıltıyla okunduğu Tek Parti Dönemi'nden tevarüs etmiştir.

İslam ülkemizde, fısıltıyla konuşulması, kuş diliyle temsil edilmesi gereken bir şey olarak aktarıla gelmiştir.

Fısıltı geleneğinin altında, belki daha başka şeyler de var.

Ama şurası açık ki, bu gelenek, bizim mahallede doğruların söylenmesine ilişkin inanılmaz bir temkin hassasiyeti geliştirmiştir.

*

"Her doğru her yerde söylenmez."

Bu klişe, dindar/muhafazakar kitlenin duygu, düşünce ve davranışlarını kontrol eden güçlü klişelerden biridir.

Doğruyu söylemenin; doğrunun ne olduğu, nerede söyleneceği, kimin söyleyeceği, ne kadarınınsöyleneceği, nasıl söyleneceği vs. gibi bin bir şartı vardır.

Hele hele saf doğruları söylemek için mucizevi şartların yerine gelmesi gerekir. Bu şartlar öylesine ağırdır ki, bize doğruları söylemenin değil, susmanın daha iyi olduğunu öğretir.

O yüzden yutkunmak, bizim en iyi yaptığımız şeylerden biridir.

Bizler yutkunan bir ümmetiz. Dedelerimiz ömrünü yutkunarak geçirdi, (ki onların gerçekten de haklı sebepleri olduğu söylenebilir), babalarımız yutkunarak geçirdi, bizler de öyle... Üstelik her yutkunan, bir sonraki nesle, en iyi bildiği şeyi "yutkunmayı" öğretti. Sonunda hepimiz yutkunma uzmanı olup çıktık.

Sadece yutkunmayı değil, yutkunan kişinin verdiği şifreleri çözmek gibi ilginç bir beceri de geliştirdik. "Kuş dili uzmanlığı" diyebileceğimiz bu beceri bizim sınırsız tevil yapma ve hayra yorma kapasitemizi arttırdı.

Eğer içimizden iyi bir yutkunma eğitimi alamamış ya da yutkunup yutkunup sonunda dayanamayarak doğruları söyleyiveren birileri çıkarsa, bu kişiler için akla ilk gelen şey "ajan" olduğudur. Yutkunabilmek, bizde samimiyetin de bir göstergesidir. Eğer yutkunamıyor ve doğruları söylüyorsa şüphesiz bu cesaretinden dolayı değildir; ya ajan provakatördür, ya kendini bilmez bir radikaldir ya da "her doğrunun her yerde söylenmeyeceğini" bir türlü öğrenememiş patavatsızın tekidir.[1]

Yutkunamadığı için başımıza türlü "belalar" açan kişilerin kolektif hafızamızda ayrı bir yeri vardır. Onların trajik maceraları sık sık hatırlatılır; yutkunmanın, fısıltıyla ya da kuş diliyle konuşmanın ne denli hayati bir özellik olduğuna yeniden ikna oluruz.

Bizde doğruları çaktırmadan söyleyen kişiler makbuldür. Bu, onun ne kadar samimi değil aynı zamanda ne kadar zeki olduğunun da bir işareti olarak yorumlanır. Nitekim, "Lafın tamamı cahile söylenir." ve"Arife tarif gerekmez.". gibi sözler en sevdiğimiz sözler arasındadır.

Bizde, kendi doğrularımızı "fısıltıyla", "evrensel doğruları" bağırarak söylemek gibi bir alışkanlık yerleşmiştir.

Bizden biri "insan hakları!" diye bağırdığında, bu haykırışın içine gömülmüş bizim haklarımız olduğunu da anlarız. Şüphesiz, "Özgürlük", "Demokrasi", "Çoğulculuk", "Hoşgörü" gibi evrensel doğruların içine yerleştirilmiş "gömüyü" çıkarma uzmanları vardır aramızda: "Aslında insan hakları derken neyi kastediyor biliyor musun...", "Aslında hoşgörü derken neyi kastediyor biliyor musun..."

Aramıza yeni girmiş ve henüz yutkunma kalitesi zayıf olan bazı arkadaşlar saf saf sorar: "Abi tamam da niye açıkça söylemiyoruz ki?",   "Tamam da bizimkiler bu sözleşmeye nasıl imza atmış, bu kanunu nasıl çıkarabilmiş?"

Bu ve benzeri milyonlarca soruya tek kelimeyle verilebilecek bir cevabımız vardır: "Konjonktür". Gerçekten de fizikte "her şeyin teorisi" gibi bir şeydir bu kelime, her soruya/soruna/ihtiyaca "cuk" diye oturur.

Allah biliyor ya, ben bundan daha kutsal/esrarengiz bir kelime tanımadım. Konjonktür denildiğinde akan sular durur, her şey ama her şey yeni bir anlam kazanır.

"Konjonktür..." dedikten sonra şöyle devam eder büyüklerimiz: "Abicim senin söylediklerini yukarıdakiler bilmiyor mu?" Yutkunmayı beceremeyen arkadaş cevap verir: "Biliyordur herhalde...""Peki neden buna izin verdiler? Konjonktür...Müsait değil." (Bu arada o arkadaşımızın da böyle böyle yutkunma becerisi zamanla artacaktır.)

İşte o söylenmesi gereken şey her ne ise, ona Konjonktür Hazretleri'nden bir türlü izin çıkmaz. Konjonktür hemen hiç bir zaman müsait değildir:

Muhalefetteysek güçsüz olduğumuz için müsait değildir,

İktidardaysak bu seferde muhalefettekiler yüzünden müsait değildir.

Doğruları söylemeyi erteleyeceğimiz bir sebep mutlaka vardır...

 


[1] Aslında bu "yutkunma kapasitesi" fazla geniş olmayan kişilerin söyledikleri doğrular gerçekten bazen sırıtır. Ama bunun sebebi, biraz da bizizdir. Bunu da ayrıca tartışmak gerekir.

Yazının tamamını okumak için tıklayınız.

 

  

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Recai Yurdan: 28 Şubat ve FETÖ mağdurlarını gündemden düşürmemeliyiz...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...
Şehid Mustafa Çamran Yazdı: Ruhun İrfanla Yükselişi...