Atasoy Müftüoğlu yazdı: İkbal ve iktidar ihtirasları, büyük fikirlere, büyük ideallere, hayat hakkı tanımıyor.

Çıkarlar gerektirdiğinde, birlikte-bir arada varoluşun ifadesi olan İslam askıya alınarak, milliyetçi-mezhepçi karşıtlıklar, ayrı ayrı ve karşıt varoluşlar, rakip varoluşlar seçilebiliyor. İslami anlamda imkansız olduğunu düşündüğümüz tercihler yapabiliyor, konumlar seçebiliyoruz.

Atasoy Müftüoğlu yazdı: İkbal ve iktidar ihtirasları, büyük fikirlere, büyük ideallere, hayat hakkı tanımıyor.
Atasoy Müftüoğlu yazdı: İkbal ve iktidar ihtirasları, büyük fikirlere, büyük ideallere, hayat hakkı tanımıyor. Zehra

Üstad Atasoy Müftüoğlu’nun Yeni Şafak Gazetesi’nde yayımlanan "Ahlaki yoğunluklardan ihtirasların yoğunluğuna"  başlıklı 16. 04. 2018 tarihli yazısını Ekran gazetesi okuyucuları için yazısını iktibas ediyoruz.

İşte o yazı:

Din’e dayalı tüm perspektiflerin ve örgütlenme biçimlerinin otoritelerinin / meşruiyetlerinin yıkıma uğratılması; ilahi referansların yerini seküler referansların alması; din’in kolektif-toplumsal-dünyevi çerçevesinin, işlevlerinin, ufkunun yerini bireysel iman’ın alması; dinin tanımının İslam’a göre değil Fransız Aydınlanması değerlerine göre yapılmaya başlanması; Batı modelinin ve Batılı tüm içeriklerin küreselleşme yoluyla tüm toplumlara dayatılması; modern/seküler/neoliberal dünya sisteminin ideolojik anlamda mutlaklaştırılarak küresel bir hakimiyet sağlamasıyla gerçekleştirildi. Sözünü ettiğimiz bu gelişmelerle birlikte, İslam toplumları olarak, bilinçli ve iradî olarak seçmediğimiz bir dünya görüşüne bir şekilde mahkûm olduk. Özet olarak anlatmaya çalıştığımız bu süreç, kutsallığın insanlaşması, insanın kutsallaştırılmasıyla sonuçlandı.

ENTELEKTÜEL TEMBELLİK

Batılı-seküler-liberal içeriklere-yapılara-yönteme maruz kalmaya başlamamızla birlikte, özgün-bağımsız bir ait olma tarzı olarak İslam’a yabancılaştık. Bu yabancılaşma sebebiyle, Müslüman akıl-zihin-kalb, yerinden edildi. Müslüman kalbin-aklın-zihnin yerinden edilmesiyle birlikte, Müslüman halklar-toplumlar-kültürler yapısal bir bağımlılık içerisine girdiler. Geçmişten miras olarak alınmış geleneklerin dünyasında yaşadığımız, kendi zamanlarımızda söylenmesi gerekenleri söylemediğimiz, üretilmesi gerekenleri üretmediğimiz, yapılması gerekenleri yapmadığımız için, bugün yapısal sorunlarla, bağımlılıklarla, suskunluklarla yüzleşmeye cesaret edemiyoruz. Yüzleşme yeteneğimiz ve potansiyelimiz olmadığı için, İslam/din/diyanet/ilahiyat tartışmalarını bireysel dindarlığın, bireysel din/iman/itikat algısının sınırları ve sorunları zemininde sürdürüyoruz. Dünya/hayat/insanlık/tarih/toplum/siyaset/ekonomi algısı ve örgütlenmesi konusunda farklı bir bakışın/bilincin/yöntemin, İslami bir bakışın/içeriğin mümkün olabileceğini ima yoluyla bile olsa gündeme getiremiyoruz. Batı sonrası, kapitalizm/sekülerizm/liberalizm sonrası, İslami bir dünyanın nasıl tasavvur edilebileceğine ilişkin hiç bir bütüncül-sistematik çalışma yapılmıyor.

Zihinsel hayatımız üzerinde, seküler anlamda, ideolojik ve entelektüel bir kontrol-baskı ve yönlendirme söz konusu olduğu için, kendi İslami tercihlerimiz üzerinde kontrolümüz yok. Zihin dünyamız, sömürgeci kültür tarafından bize dayatılan tercihler-tanımlar tarafından ele geçirildiği için, bu tanımlar ve tercihlerle ilgili eleştirel değerlendirmeler ve hesaplaşmalar yapamıyoruz. Bu hesaplaşmaları yapamadığımız için de, bağımsız bir İslami kişilik ve kimlik kazanamıyoruz.

Hangi bağlamda, hangi düzlemde olursa olsun, modern ya da geleneksel statüko ile uzlaşan/bütünleşen bir bünye, derin düşünmeye ihtiyaç duymayacağı gibi, derin sorgulamalar yapmaya da ihtiyaç duymaz. Derin düşünme ihtiyacı duymayan her bünye, savrulmayı ve sürüklenmeyi bir hayat tarzı haline getirir. Savrulmak ve sürüklenmekten hiç bir zaman hiç bir anlam çıkarılamaz. Bağımsız düşünme ve sorgulama yeteneğini yitiren toplumlar, kültürler, koşullandırıldıkları konular, alanlar ve ilgiler etrafında düşündürtülürler.

KAOTİK BELİRSİZLİKLER DÜNYASI

Günümüzde insanlığın dünyası, kaotik belirsizliklerle karşı karşıyadır. Dünya sistemi yapısal/derin bir kriz içerisindedir. Jeopolitik rekabetler/oyunlar/hileler yoluyla bu kriz hep erteleniyor. İslam toplumları da dahil olmak üzere bütün toplumlarda, bütün öncelikler, tercihler, yöntemler, hep çıkarlara göre belirleniyor. Çıkarlar gerektirdiğinde, birlikte-bir arada varoluşun ifadesi olan İslam askıya alınarak, milliyetçi-mezhepçi karşıtlıklar, ayrı ayrı ve karşıt varoluşlar, rakip varoluşlar seçilebiliyor. İslami anlamda imkansız olduğunu düşündüğümüz tercihler yapabiliyor, konumlar seçebiliyoruz. Maddi ihtiraslar, dünyevi ihtiraslar, ikbal ve iktidar ihtirasları, büyük fikirlere, büyük ideallere, büyük-kapsamlı inşa’lara hayat hakkı tanımıyor. İkbal ve çıkara dayalı ihtiraslar, nerede olursa olsun, ancak ilkesizliklerle, kişiliksizliklerle sürdürülebiliyor. Hangi ihtiras adına olursa olsun, kazandığımızı düşündüğümüzde, ahlaken hep kaybediyoruz. Günümüz dindarlığı ahlaka ihtiyaç duymuyor. Günümüzde ahlaki-fikri yoğunlukların yerini, ikbal-ihtiras yoğunlukları alıyor. İkbal-ihtiras yoğunlukları sınır tanımadığı için, kalbimizin niteliklerini bütünüyle kaybediyoruz. Kalbimiz niteliklerini kaybettiğinde ise, her şey, buz gibi soğuk hesaplaşmaların konusu haline geliyor. Ahlaki belirleyiciliğin kaybı, içgüdülerin, tutkuların, çıkarların, heva ve heves’in yükselişine yol açıyor.

Hangi anlamda olursa olsun, bireysel, toplumsal, düşünsel, ahlaki, kültürel tamamlanmamışlık-belirsizlik, bir şekilde büyük boşluklar oluşturur. Sözünü ettiğimiz tamamlanmamışlıklar sebebiyle, Müslümanlar olarak, yapısal anlam belirsizlikleriyle malûl bir dil kullanıyoruz.

Gerçekte ne olduğumuzu ve ne olmadığımızı içtenlikle anlamaya çalışmaksızın, hiç bir İslami çabayı sürdüremeyiz. Anlamlı bir geleceği mümkün kılmak istiyorsak eğer, eleştirel yeni bir perspektif inşa etmemiz, hayati önemi olan bir konudur. Toplumlarımızda, muhaliflerin, eleştirel bir dil kullananların, siyasal anlamda tanımlanmaları gerekirken, “ahlaki” gerekçelere dayanarak tanımlanıyor olmaları, karşıtların, muhaliflerin, düşman olarak, hain olarak konumlandırılmalarına neden oluyor. Aynı şekilde, dışarıdan bakıldığında da, kendi ideolojik tercihlerini bütün dünyaya dayatan Amerika, bu tercihe karşı çıkanları, “medeniyet düşmanları” olarak etiketliyor. Hem yerel anlamda, hem de küresel anlamda halen uygulanmakta olan siyasetin, siyaset felsefesinden ve siyaset kültüründen bütünüyle bağımsız hale geldiği, siyaset felsefesi ve kültürüne ilişkin ilkelerin hiç bir şekilde hayata geçirilmediği görülüyor.

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Nesrin Aksoy Yazdı: Bangladeş İzlenimleri
Nesrin Aksoy Yazdı: Bangladeş İzlenimleri
Mücahit Gültekin yazdı: Hayalimdeki Siyasi Liderin Seçim Vaatleri...
Mücahit Gültekin yazdı: Hayalimdeki Siyasi Liderin Seçim Vaatleri...