Ahmet H. Çakıcı Yazdı: Batı Karşısında Asya, Daryuş Şayegan kitabı...

Daryuş Şayegan'ın çok kıymet verdiğim bu eseri yaşadığı coğrafyayı anlamak isteyenler için bir çok ipucu veriyor.

Ahmet H. Çakıcı Yazdı: Batı Karşısında Asya, Daryuş Şayegan kitabı...
Ahmet H. Çakıcı Yazdı: Batı Karşısında Asya, Daryuş Şayegan kitabı... Zehra
Daryuş Şayegan'ın çok kıymet verdiğim bu eseri yaşadığı coğrafyayı anlamak isteyenler için bir çok ipucu veriyor.

Kitap 7 bölümden oluşmuş olsa da kitabın büyük kısmını ilk "Nihilizm ve Asya uygarlıklarının tarihi üzerine etkisi" başlıklı bölüm teşkil ediyor. Bizde kitabın ana omurgasını oluşturan bu makaleyi burada özetlemeye çalışacağız. Ümid ederim faydalı olur. Tevfik Aziz Allah'tan.

 
Batılılaşma, Batı Uygarlığının gerçek niteliğinden habersiz olmaktır.... Çünkü onun ortaya çıkışına yol açan süreçte bizim payımız yoktur. Biz onunla karşılaştığımızda bu büyük çark, çoktan harekete geçmiş ve bizi de dişlilerin arasına almıştı. Batı düşüncesinin itici kaynağına yol bulamayış hayranlığa yol açar, bu hayranlık da zihinsel felce, zihinsel felç de yaratıcı güçlerimizi her alanda durdurarak düşünce yolumuzu tıkar.
 
1-      Nihilizm ve Asya Uygarlıklarının Tarihi Kaderi Üzerindeki Etkisi
 
Batı düşüncesinin niteliği konusunda yıllarca süren incelemelerimiz bizi, Batı düşüncesinin seyrinin Asya uygarlıklarının manevi mirası anlamına gelen inançlar bütününü, aşama aşama yok etme yönünde oluştuğu konusunda bir bilince ulaştırdı. Asya uygarlıkları, bugünkü durumları bakımından bir çözülme (fetret) dönemindedirler.
Asya uygarlıkları, -ortaya çıkış ve oluşum sürecinde en küçük bir müdahalelerinin bulunmadığı- yok edici bir güç tarafından -ister istemez- ezilmektedirler.
 
Bilinçsiz bir şekilde Batı düşüncesinin birçok kavramını, bugün için indirilmiş birer ayetmiş gibi, sorgusuz sualsiz analitik ve tarihi bir gözden geçirmeye tabi tutmadan kabullenmekte, içeriklerini sorgulamamakta, bu kavramların bizim kültürümüzde neden geçerlilikleri ve karşılıkları bulunmadığı konusunda soru sormamaktayız. Bu sorulardan kaçınmak, bu kavramları zımnen kabul ettiğimizin, hatta bunlar hakkındaki inançlarımızı, eskimiş günü geçmiş ve yetersiz saydığımızın göstergesidir. Bir başka deyişle kültürel kimliğimizi koruma yolundaki bütün çabamıza karşın ulusal hatıramız yok olmaya yüz tutmuştur. (s:16)
 
Batılılaşma, çoğu kimsenin sandığının aksine, Batı’yı tanımaya değil, tam tersine kendine yabancılaşmaya neden olan, Batı düşüncesinin gerçek niteliğinden habersiz olmak demektir.
 
Batılı olmadıkları halde tarihi geleneğe sahip olan uygarlıklar, sadece Asya uygarlıklarıdır ve bunlar Karl Jaspers’in deyişiyle Antik Yunan ile birlikte insanlık kültürünün tarihi eksenini oluştururlar.
Tarihi kaderle ile ilgili hemen her temel soruda, bütün Asya uygarlıkları hemen hemen aynı sesi çıkarırlar. Bu kader birliğini dikkate almamalarının nedeni, bu uygarlıkların birbirlerine karşı yabancılaşmış ve birbirlerine karşı Batı’nın onlara öğrettiği gözle bakıyor olmalarıdır.
 
Lao Tse’nin “eylemsizliği”nin, Mao Tse Tung’un elinde Batı nihilizminin son büyük savaş aletine,  Marx’ın “Prakssi”ine dönüşümü, Asya’nın Batı’nın tarihi anaforunun etkisine kapıldığının, Batılılaşmanın günümüzde yalnızca refah toplumdaki modernistlerin bir eğlence aracı olmadığının, aksine Asya uygarlıklarını içeriden tehdit eden bir kurtçuk olduğunun delilidir. Böyle bir bakış açısına göre, solcu ya da sağcı ideolojilerden kaynaklanan kavgaların hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bu anlayışların tamamı Batı ideolojilerinin ürünü olup Rausschning deyimiyle “Batı nihilizminin örtüleri ve dönüşüme uğramış biçimlerinden başka bir şey değildirler.”
 
Stalingard Savaşı, bir bakıma iki Avrupa nihilizminin, yani Alman ve Rus nihilizmlerinin savaşıdır. Her ikisi de sekülerleşmiş birer mit adına birbirlerine düştüler: Almanlar, ırk ve kan miti, yani hayati inançlar adına; Ruslarsa sınıf miti, yani insanlığı kurtaracak proleterya adına. Her iki durumda da insan, içi boş ve soyut bir kavrama, yani üstün ırk ve insanlığı kurtaracak sınıf anlayışına indirgenmiş oldu.
 
Rus nihilizmi, İvan ve Stavrogin (İvan-Karamazov Kardeşler, Stavrogin-Ecinnilerin romlarının kahramanlarıdır.AHÇ) gibi kahramanlarının “ne o ne bu” şeklindeki olumsuz diyalektiğe yönelmelerine, yani hem imanı hem imansızlığı, hem Tanrı’yı hem dünyayı inkar etmelerine ve işin sonunda inkarı da inkar etmelerine yol açar. Dostoyevski bu darboğazdan kaçışı Alyoşa ve Prens Mişkin gibi kahramanlarının mesihi atılımlarında bulur. Alman düşünürlerine göre “Tanrı öldü” cümlesinde özetlenen nihilizmi aşmanın tek yolu, güç istemini ispatlamaktır. Dostoyevski, nihilizmden kaçmak için Rus ulusunun Tanrı’yı taşıyan misyonuna iman eder.
 
Dostoyevski’nin sesi, devrimci Rus nihilistlerinin ve anarşistlerinin laf kalabalığı arasında kısık kalır. Nihilizm Bolşevizme, Boşevizm’de Stalin’in kırbacına dönüşür. Her ikisi de büyük adamdır. Birisi Rus ulusunun metafizik histerisinin ortaya çıktığı saha, öteki ise Batı’nın Faustçu iradesinin patlama noktasıdır. Her ikisi de biz Doğuluların henüz mahiyetini anlamaktan aciz olduğumuz şeyi anlamış, uğursuz elçiler ve habercilerdir. Bu şey, Novalis’in “Tanrıların kaybolduğu yerde hayaletler hüküm sürer.” Sözüdür.
 
A)     Nihilizm Nedir?
Nihilizm, Latince hiç ve boş anlamına gelen nihil kelimesinden gelir. Hiç kavramı, gerçekte var olması gereken bir olgunun yokluğunu açıklamak ister... Bu terimin en genel felsefi anlamı, bazen yokluğun bir anlamda gerçekten var olduğunu iddia eden görüşlere nispet edilir. Nihilizm, ahlaki anlamda hayırla şer arasındaki her türlü ayırıcı özelliği inkar eden görüşlerle ilgilidir. Üçüncü bir anlama göre de varlığı boş ve gerçek dışı sayan ve onu yokluk deneyimi yoluyla aşma arayışında olan bir sanıya denir.
 
B)      Nietzsche ve Alman Nihilizmi
Meister Eckhart, yaratıcı ile yaratılanın ayrılığı ilkesine karşı, bunların her ikisini de içeren ve her türlü kaosun ötesinde olan bir varlık kavramı sunar. Çünkü yaratıcının yaratılana bahşettiği varlık, O’nun kendi varlığıdır. (Ruh-u menfuh. Allah’ın kendi ruhundan Adem’e üflemesi-AHÇ) Başka bir deyişler Tanrı ve varlık birdir (Tevhid-AHÇ) Değişim Hakk’ın kendi varlığı içindedir.
 
Meister Eckhart’ın ilkesi gizli olan açılım ilkesinin genişletilmesidir. Nasıl ki yazı noktanın açılımıdır. Bu açılım da Tanrının eksiksiz birliğinde toplanmış olan bütün şeylerin açılımıdır. Mümkünün açılımının gerçekliği, bu dünyada olduğu gibi, mutlak sonsuzluğun açılımıdır. Öyle ki mutlak sonsuzluk, olumsuz ve belirgin sonsuzluğa; sonsuzluk da sınırsız bir süreye, sonra da sınırsız bir ölçüye; varlığın aşamalar zincirini oluşturan bu konaklar sonuçta evrenin türdeşliğine ve biçim birliğine dönüşür. Her şey tek bir anda Tanrı’dan südur eder; Tanrı her bağlamda,  zıtlıkta hazır ve mevcuttur. Başka bir deyişle dünya sonsuz bir sonlu olup mutlak Tanrı tarafından yaratılmış ve değişime uğramış sonsuzun tersi ve özetidir. Sonuçta olabilecek en iyi evren ortaya çıkar. Her varlık, var olması mümkün olan en iyi şekilde yaratılmıştır. 
 
Varlıkların türleri ve bölümleri içinde her varlık kendiliğinden mükemmeldir. (Meister Eckhardt (Ölümü 1328) ölmeden önce Muhyiddin İbnü'l-Arabî’nin (vefatı 1240) eserlerine ulaşmış gibi görünüyor. AHÇ)
Fichte, Schelling ve Hegel artık doğanın ve ruhun tezahürleri olan uluhiyetin, sonsuz değişiminden söz ederler. Bu bakış açısına göre sonsuz, Mutlak Tanrı’nın sonsuzluk sürecinde bir an’dır. Her şey aslında sonsuzdur; sonlu da sonsuzun değişimindeki sınırsız çizgide gelip geçici bir tecellidir.
 
Nietzsche “Kendi varlıklarını her şeyin anlamı ve ölçütü olarak ortaya koymak, insanların hamlığındandır; nihilizmin asıl nedeni aklın kategorilerine inanmaktır... Her ahlaki değer yargısı nihilizmle sonuçlanır.” der. Yani sadece insan aklıyla mukayyet olan her değer, kaçınılmaz olarak nihilizmle sonuçlanacaktır. (S:30)
Nihilizm, Nietzsche tarafından iki aşamalı tanımlanır: Edilgen Nihilizm, Etkin nihilizm.

Edilgen nihilizm, hayatı düzenleme konusunda her türlü çabadan yüz çevirmek, olabildiğince boş eğlencelere  dalmak ve profesyonel uğraşılara sığınmaktır... Etkin Nihilizmin ise gelecek iki yüzyılda ortaya çıkacağını öngörmektedir: Bu, yok etme gücünün öfke dolu patlamasıdır.
 
Rauschining’e göre “Yirminci yüzyılın başında bireyselliğe ve kişisel özgürlüğe yaslanış, her türlü somut ülkünün ve değerin inkarına sebep oldu.” Buna göre nihilizmin son aşaması artık gerçekleşmiştir. Bu aşamaya her gerçekliğin, gerçek dışı kılınması denebilir. Bunun etkilerini, bireylerin inzivaya çekilişlerinde, son idealist bağlantıların kopmasında, egemen devlet ve ideolojilere duyulan kuşkunun giderek artmasında ve genel olarak insanlığın bütün kültürel değerlerinin inkarında açıkça görebiliriz. Böyle bir durumda insan umarsızca yaşar. Yani hedefsiz çabaların dağınıklığında , sonuçsuz anların geçirilmesinde , mutlak amaçsızlıkta.. Artık elle tutulur somut hiç bir otorite ile bağlantısı olmadan yaşar. Bundan dolayı bu döneme ne bu ne o, fetret dönemi adı verilebilir.
 
Artık insan ne Tanrı’ya inanmaktadır, ne küfre ne de imansızlığa; ne birincisine karşı çıkmakta ne de ötekine sığınmaktadır: Hatta bu kavramların sözünü bile etmekten çekinmektedir.
 
Günümüz insanı, tek bir şeye inanır: Her şeyin boş, anlamsız ve saçma olduğuna.
 
Jean Brun’ya göre, bugün Batı’da görmekte olduğumuz iki insan tipi ya sistemin donmuş kalıpları içindeki parti ideallerinin rehberliğinde kendi iradesi dışında yönlendirilen sosyalist rejimlerin ideolojik robotları ya da Batı’nın avareleri olan kendini kaybetmiş maceracılardır. Bu avareler meçhul bir derdin meçhul bir dermanını bulmak için dünyanın yollarını teperler.
 
Heidegger; “Soru düşüncenin takvasıdır” Der.
 
C)      Dostoyevski ve Rus Nihilizmi
Rus hiç bir zaman ılımlı ve orta yolcu değildir. Onun kitabında sınırlı ve dengeli olmak yazmaz... Çünkü Rus sınır ve ölçü tanımaz. Ya zühde yönelir ya alkolizme..... Nihilizmi aslında Ortodoks ortamdan doğan Ruslara özgü mezhebi bir olgudur ve gerçekte Rus maneviyatının evrilmiş yönü olup içinde rahmet bulunmayan bir tür zühttür.
 
“Hem imanlı olmak hem de uygar ve Avrupalı olmak mümkün müdür? Tanrı’nın oğlu İsa Mesih’in uluhiyetine iman edilebilir mi?” Madem ki bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değildir, o halde modern bilimlerin dünya görüşünde biçimlenen bir imansızlığa yönelmelidir. Bu imansızlığa her halukarda iman etmelidir... Bu durumda ortaya çıkan soru şudur; “Acaba modern bilimlere, İsa Mesih’e iman ettiğimiz gibi iman edebilir miyiz?” Bu sorunun ortaya atılması ile daha büyük bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Çünkü eğer hem buna hem ona iman etmek mümkünse biz ya hazcılık felsefesine kapılmışız ya da “ne buna ne ona” iman etmekteyiz demektir. Hazcılık felsefesi aslında hem bunun hem de onun gafilce inkar ediliş biçimidir. Başka bir deyişle haz felsefesi mutlak gaflettir. Yani ne buna ne ona sahip olmaktan kaynaklanan gaflettir.
 
Eğer iman yoksa İsa Mesih’e iman etmek de imkansızdır. O halde Neçayev’in aşırı devrimciliği haklıdır. “Her şeyi ateşe vermeli ve mevcut sistemleri alaşağı etmelidir.” Yok iman varsa, sosyalizmi ve onun beraberinde gelen imansızlığı inkar ederek İsa Mesih’e sığınmalıdır: Ya iman ya ateşe verme. Bu ikisini birbiri ile tanıştırmak demek olan üçüncü yol ya haz felsefesidir ya hem bunun hem onun inkarıdır. Dostoyevski, Bütün eserlerinde imanın ve Tanrı’nın inkarı demek olan bu isyanın köklerini, kendine özgü kınamayla takip eder. Ne var ki, insanın sınırsız ve ölçüsüz özgürlüğünden kaynaklanan inkar yolu, sonunda sınırsız bir despotluğa ulaşarak bu özgürlüğün inkarı ile sonuçlanır......Sonuç, insani değerlerin düşüşü ve insani değerlerin sorgusuz sualsiz esir oluşudur.
 
Bu durumun; “Eğer Tanrı olmazsa her şey mübahtır.” cümlesinde kendini ifade eder.... Yani insanın sınırsız ve ölçüsüz özgürlüğü onun tanrılaşmasına yol açar.
 
Öklitçi aklın sultası, büyük müfettiş iktidarının doğrudan sonucudur; yani insanların karınca gibi sadece yaşamak zorunda oldukları için yaşadıkları ve hiç bir aşkın ideale inanmadıkları bir hayatın iktidarı.
Karamazov Kardeşlerde Dostoyevski’nin Büyük müfettişi, Mesih’e “....Sen çarmıhtan aşağı inmedin; çünkü insanlara mucize ile üstün gelmek istemiyordun. Çünkü sen özgür bir imana susamıştın. Sen iradi bir aşka taliptin. Kölelerin, kendilerini büyüleyen gücün karşısındaki heyecanlarına değil. Ancak sen insanı gereğinden fazla övdün. İnsanlar başkaldırsalar da köledirler” dedirtir.
 
Kirilov ise bu insanı Stravrogi’nin şahsında şöyle tarif eder: “O insanı saplantıya sokan bir ideanın kuşatması altındaydı. Ne zaman iman etse iman ettiğine inancı yoktu. Ne zaman iman etmese iman etmediğine inancı yoktu.”
 
D)    Fetret Dönemi
Asya uygarlıklarının fetret dönemi de “ne o ne bu”nun berzah aşamasıdır. Tek farkı bizim henüz Batı’nın ulaştığı o hastalıklı bilince ulaşmamış olmamızdır....... Bu bakımdan, Nietzsche’nin kuramını dikkate alacak olursak biz hala pasif nihilizmin, yani yok edici tahrip aşamasına ulaşmamış ve hala değerlerle amaçların mutabakatının yok ediliş döneminin yaşandığı nihilizm aşamasındayız demektir. Ancak bağışıklık sistemimiz hazır olmadığından bunun sonuçlarını ne kestirmek mümkün ne de kontrol etmek.
 
Eğer Heidegger’in kuramını esas alırsak biz; “Tanrıların can çekişmesi aşamasındayız” demektir: Bizim berzahtaki durumumuz, kaçış ve uluhiyeti yeniden elde edememe aşaması değildir. Çünkü bizim tanrılarımız, can çekişmektedirler ve henüz tam anlamıyla kaçmadılar.
 
Birinci Bölüm
 
Tarihi Kader Nedir?
 
Tarihin hükmü, ancak insanın iradesinden ve çabalarından bağımsız bir harekete sahip olduğu takdirde geçerli olabilir.... halbuki büyük adamların kahramanca davranışlarının ardında onların anlamaktan aciz ve gafil oldukları bir başka plan yürümektedir.
 
Hegel, “Dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir.” Der.
 
Dünya, Batı düşüncesinde felsefe ve dünyevi felsefe haline geliyor ve sonuçta her şey Marksist düşüncede olduğu gibi siyasi ekonomiye indirgeniyorsa bu düşünce tarzının bizim dünya görüşümüzle, düşüncemizle ve inançlarımızla ne ilgisi olabilir? Böylesi kavramlarla uğraşıyor olmamızın nedeni gafil avlanmış olmamızdır... bu konudaki gafil avlanışımız, nereden kaynaklandığını neyle sonuçlandığını bilmediğimiz bir akıma yabancılığımızın, bir yıkıntı gibi başımıza çökmesi ve kültürel ölçülerimizle hiç bir yapısal bağlantısı bulunmayan kavramları papağan gibi bilinçsizce tekrar edişimiz yüzündendir. Bu gafil avlanış, bize hiç bir şekilde derinleşme ve oyalanma fırsatı vermeyen bir saldırı hükmündedir... (s:47)
 
Asya ülkelerinin geri kalmışlığı, özel bir gelişmişlikten geri kalmışlık değildir: Biz Batı’nın ürettiği tarihe göre geri kalmış sayıldık.
 
Hegel’e göre tarih, mutlak ruhun evrim çizgisinden doğar. Condorcet ve Comte’da sonsuz ilerleme inancı, Tanrısal iradenin yerini alır. Beşeriyet kavramı da uluhiyetin yerini alır. Proudhon’a göre tarih, sonsuz bir Tanrı ile sonlu insanın savaş alanıdır; bunun sonucu kader karşıtlığıdır (kaza ve kader inancının yok edilmesi) ve Tanrı da aslında insanın düşmanıdır. Nietzsche’ye göre bu değişim seyri nihilizmdir, bütün metafizik ve diğer iki bin beş yüz yıllık belgelerin, sahte ve değersiz ilan edilmesidir.
 
Geri kalmışlığın olumlu yönü daha az kirlenmişliktir. Bu kirliliği temizleyebilmek mümkün olsaydı etkili olabilirdik. Ancak bu mümkün olmadığından sadece zahiri koruyabilirken içten kirlenme iki kat daha tehlikelidir. Tehlikelidir, çünkü kendi tarihi kaderimizin döngüsünde Batı tarihinin sonuçlarının kirliliğiyle karşı karşıya olduğumuzun farkında değiliz. Fakat Batılılar bizim aksimize kendilerinin yarattığı canavarlar ve etkileri hakkında bilinç sahibidirler.
 
"Neden bizim bilincimiz yok? Çünkü seçme gücümüz yok.  Bize dayatılan BATI parçalanamaz bir bütünlük hükmü taşıyor. Yani dayatılanın arasından parçalayarak kendimize uygun parçaları bulmak diye bir şey yok." (Sanırım, Tanzimat döneminden beri tartıştığımız “Batı’nın Tekniğini alalım, ahlakını almayalım” önermesinin bir gerçekliği yok, demeye çalışıyor.  Ahlak ve teknik parçalanamaz bir bütündür. Üstelik kölelerin/yenilmişlerin bilinci ve seçme hakları olmaz, efendileri olur. Onlar efendilerinin verdiğini, verdiği kadar alırlar. - AHÇ)
 
Batı Düşüncesinin seyrinde dört düşey hareket vardır: 

1)Sezgisel görüşten teknik düşünceye: Bu Doğu maneviyatında keşif ve ilm-i huzuri olarak bilinen aracısız sezgisel bilgiyle (ilm-i şuhudi) ilgili bütün kuvvetlerin inkarıdır. Bu düşey seyir, insan ile varlık arasındaki bağlantıyı nicel ve matematiksel orantılara bölüştürerek bilgiyi toplumsal ve ekonomik pratiğe indirger. Bu yüzden buna düşünceyi teknikleştirme akımı da denilebilir. 

2) Kök kavramlardan mekanik kavramlara: Doğayı bağımsız ve kendiliğinden gelişen bir varlık olarak gösteren, her türlü gizemli niteliğin ve büyüleyici sıfatın doğadan alınması ve olumsuzlanmasıdır. Bu düşey seyir, tabiatı geometrik bir boyuta ve somut eşyaya dönüştürerek ondan geriye tüketim eşyalarına dönüştürülebilen güçlerin hazinesinden başka bir şey bırakmaz. Bundan dolayı buna “evrenin dünyevileştirilmesi” akımı adı da verilebilir.

3)Ruhsal cevherlerden bedensel güdülere:  İnsanı melekuti bir varlık olarak tecelli ettiren bütün Rabbani sıfatların insandan alınması ve olumsuzlanmasıdır. Bu akımın seyri; insanı cevheri, psikolojik ve içgüdüsel etmenlere indirgeme yönündedir. Bu akıma insanın doğallaştırılması (hayvaniyata geri dönülmesi-AHÇ) akımı da denilebilir.

4) Geri dönüş (mead, Ahiret) düşüncesinden tarih-perestliğe: Zamanın, temsili ve uhrevi içeriğinin inkarıdır. Zamanın itici gücü Tanrısal iradenin yerine, tek boyutlu, dünyevi ve nicel bir düz çizgi hareketinin ikamesidir. Bu düşey seyre, mitolojik ve uhrevi zamanın mitolojiden arındırılması adı verilebilir.
Varlığın doğa, insan, düşünce ve köken gibi bütün bölümlerini kapsayan bu dört düşey harekete “nihilizmin yok edici gücü” adı verilebilir.
 
Tarih kafilesinden geri kalma, büyük siyasi güçlere yem olma, bir şekilde yeniden sömürülme ve istismar edilme kaygısı, bizde öyle bir korkuya neden oluyor ki; bu korku, gafletten kurtuluş için tek ümidimiz olan bilincimizi eziyor.
 
Batı’nın sultasından duyulan korku ve ondan kurtulma çabamız, bizi ekonomik bir kurtuluşa ulaştıracağına Batı kültürüne teslim olmaya neden olan daha büyük bir gaflete neden olmaktadır.... çünkü teknoloji ve onun temeli olan bilim ayrılmaz bir bütündür.... bir yandan Batının teknik düşüncesini dizginleyebileceğimizi, bir taraftan da kültürel kimliğimizi koruyabileceğimizi zannetmekteyiz. Halbuki bu görünürdeki ilerlemenin, cansiperane korumaya çalıştığımız değerlerin tamamının yok edilmesi pahasına gerçekleştiğinden gafiliz. Bu zahiri ilerleme, var olan teknolojik mesafeden doğan geri kalmışlığımızı doldurmadığı gibi nihilizmin seyri karşısında sahip olduğumuz görece korunmuşluğu ve daha az kirlenmişliği de azaltmaktadır.
 
Nihilizmin yok ediciliğini hissedenler, iki karşıt düzlemde ortaya çıkmaktadır: Birisi bu konuyu bilinçli olarak düşünen ve onu aşma yollarını ortaya koyan büyük düşünürler arasında, ötekisi bunu bilinçsizce hisseden, kendilerini bir darboğazda bulan ve kurtulmak için çırpınan asi gençler arasında.
Biz doğuluların bu tehlikeye karşı koymak için seçtiğimiz silah, nihilizmin aşırı biçimlerinden, yani solcu ideolojilerden beslenen söylemlerin benimsenmesidir. Halbuki bu silahları seçmekle nihilizmin pençesinden kaçamadığımız gibi ondan kurtulabileceğimiz son kapıyı da kapatırız.
 
Doğulular, Batı pozitivizminin en kokuşmuş dönemi olan 18. yüzyılı okullarında okuturlarken Japonların, öğrencilerini Heiddegger ve Husserl’in yanına okumaya yollamış olmaları, Japonların geldikleri yerin tesadüf olmadığını gösterir.
 
Avrupa’yı bilmemek yeryüzünün en egemen ve en saldırgan dünya görüşünün öğelerini bilmemek anlamına da gelir.
 
Falanca din adamı, minberde Kur’an ayetlerinin eşsiz değerini kanıtlamak için Freud ve Marx’ın yardımına başvurduğunda, demokrasi ve İslam bir terazinin iki kefesi sayıldığında, namaz spora, taharet sağlığa, oruç da rejime indirgendiğinde Batılılaşmanın en bayağı biçimlerinden bir tutam görürüz.
 
Doğu bilimcilerinin yaptığı iş Asya düşüncesini Batılılaştırmaktan ibarettir.  (S:54)
 
Çinliler, barutu icad ettikleri halde top yapmayan, pusulayı buldukları halde Batı Rönesansı’nın önemli yönlerinden biri olan yeni denizlerin ve karaların keşfi için yola çıkmayan bir ulustur.
 
“Bir alıntı : Diz Gung’un “Neden işini yaparken, bir aletten faydalanmıyorsun?” sorusu ile irkilen ihtiyar çiftçi tebessüm ederek; “Hocam dedi ki; Kim  makineden yararlanırsa işlerini de makine gibi yapar ve kim işlerini makine gibi yaparsa  kalbi makineye dönüşür. Kimin kalbi makineye dönüşürse masumiyetini yitirir. Kim masumiyetini yitirirse zihni sarsılır ve sarsılmış zihin Tao’ya uygun değildir. Onu kullanmaktan haya ederim.” Dedi.
 
Batılılaşma, yalnızca Batı’yı bilmemek ve kendi tarihi kaderimizden habersiz olmak demek değil; aynı zamanda kendimize yabancılaşmaktır.
 
Aşırı bağlılıkta bir tür esirgenmemiş güven, safdillik hatta hamlık vardır. Bu masumiyet, eleştiri duygusunu öldürür. Düşünceyi felç eder, kuşkuyu imana, umudu kanaate dönüştürür.
 
Biz Batı ile karşılaştığımızda bu büyük çark çoktan harekete geçmiş ve bizi dişlilerin arasına almıştı.Batı düşüncesinin itici kaynağına yol bulamayış, hayranlığa yol açar, bu hayranlık da zihinsel felce. Zihinsel felç de yaratıcı güçlerimizi her alanda kilitleyerek düşünce yolumuzu tıkar.
  
Hindistan, hem modern dünyanın sadet ölçüleri içinde hiç bir şekilde kabul edilemeyecek olan yoksullukla savaşmak hem de büyük manevi sermayesi sebebiyle sürekli olarak bizzat yoksulluğu doğuran bir ortam geliştirmek zorundadır.
 
Japonların geleneksel hayatla Batılı tarz arasında kurdukları varsayılan dengeye gelince; Löwith’in deyişiyle Japonlar, iki yüzlü bir hayata sahip olmayı, evde ve özel yaşamda atalarının gelenekleri üzerinde yaşayıp dışarıda ekonomi tacirleri olmayı başardılarsa da bu şizofrenik birliktelik geçici olup şu anda bile izleri açıkça görüldüğü gibi kaçınılmaz bir şekilde yok olmaya yüz tutmuştur.
 
Marksizm sadece siyasi bir söylem değil aksine bir dindir. Bir dindir, çünkü ekonomik şartları değiştirme amacında olduğu gibi aynı zamanda bunun bilincini ve kavramlarını da ekonomik şartların bir yansıması sayar.....proleterya devrimi sayesinde ekonomik şartların değişmesi , toplumsal praksiste tarihin gerçekleşmesi, sonunda burujuvazi sınıfının ideolojik üst yapılarını değiştirecek insanı; dini, felsefi ve ekonomik yabancılaşmanın pençesinden kurtaracaktır. Bu kurtuluş, Marx’a göre bir özgürlük hükmü taşır ve onun yargısı bilimsel olmaktan çok ahlakidir. Mümin, ahir zamanda Mesih’in yeniden zuhur edeceğine ne kadar inanıyorsa Marx’da proleteryanın uhrevi misyonuna o denli inanır.
 
Gandi bir “yogi”(Yoga felsefesine inanıp uygulayan-AHÇ) Mao ise bir tür “komiser”di. Yogi ile komiser, deli ile akıllı, aşkla akıl arasındaki savaş, örnekleri edebiyatımızda da çokça bulunan ayrıntılı hikayedir. Bu ikisi hep birbirleri ile karşı karşıya olmuştur ve olacaktır. Biri insanı içeriden, diğeri de toplumu dışarıdan değiştirmek ister; biri içe (batın) yönelirken diğeri dışa (zahir) yönelir. Bu ikisi arasındaki savaş, iki bakış arasındaki savaş olup iki gerçeklik anlayışı, iki varoluş tarzı, başka bir deyişle Asya maneviyatıyla Batı hükümranlığı arasındaki savaştır. Sadece önderlerin her yere gölge salması ve komiserler hükümetinin her şeye el atması bile, teknik düşüncenin tam bir galibiyet kazandığının ve bundan kaçışın nerdeyse imkansız olduğunun delilidir.
 
2-      Asya’da Kitlesel Batılılaşmanın Ortaya Çıkışının Etkileri
 
a)      Nasyonalim
 
Asya’da Batılılaşmayı körükleyen etkenlerden biri de bu uygarlıkların, önceki kültür ve dünya görüşü ölçütlükleriyle hiç bir bağlantısı olmadığı halde, saldırgan Batı Dünyasının emperyalist işgalinden korunmak maksadı ile kısa sürede yayılan ve Asya’nın sömürge ülkelerince benimsenerek güç siyasetinin yeni temeli haline gelen nasyonalizm olgusudur. “Milliyet”, nasyonalizmde “kavmiyet”in yerini alır ve köklü bir sekülerleşme hareketinin en önemli enstrümanı haline gelir.
 
Artık güç, servetten doğuyordu. Ve sınıf dayanışması da aristokrasinin/ kast birliğinin yerini alıyordu... Feodalite rejiminin temeli olan sadakat ve iman kavramları, bilinçli sınıfsal anlaşmalara dönüşüyor, yeni toplum Orta Çağın tek düze ve homojen kavmiyetinin yerini alıyordu: Çeşitli sınıfların sırf kendi çıkarlarının hesabını yaptıkları ve artık sıradan insanlar için bile düşünmenin bir muhasebe haline geldiği bir toplum! Ahlak ve hukuk alanındaki meseleler, bundan böyle çıkar ölçülerine, faydalı olmaya ve sırf mekanik etkenlere bağlıydı.
 
Fransız ihtilali aktif burjuvazinin zaferiydi.... Her ulusun iktidar alanı artık onun egemenlik alanıyla sınırlıydı; ulusal egemenliği sağlayan da sadece güçtü. Bu egemenlik ve özgürlüğü garanti altına alan idealler, Fransız İhtilalinin üç soyut ilkesinde, özgürlük, eşitlik ve kardeşlikte özetleniyordu.
 
Rauschning, “Dünyalılaşan devlet mitinin ardından ortaya çıkan inanç ve ilkeler, ne denli açık ve belirli olursa olsunlar, onlardaki büyüleyici gücün insan nefsinin akıl ve bilinç dışı öğelerinden doğduğunu söyler. Artık mitolojik inanç olarak telakki edilmeye başlanan modern demokrasi ilkeleri, insanoğlunun eski mitlerinde var olan aynı akıl dışı çekiciliğe sahiptir. Demokrasi nasıl aklın mutlak egemenliğinin tezahürü sayıldıysa Batı düşünce tarihinin sonraki aşamalarında bu tezahür, ırkçı emperyalizmi (Nazizm) ve özel sınıfın emperyalizmi (Marxizm) derekesine düştü.
 
1.Dünya Savaşı, Avrupa nasyonalizminin bağrından fırlayan kudretlerin çatışma alanıydı. Bu çatışma, her zaman denge politikası güden İngiltere dışındaki Batı Avrupa’nın iki büyük gücü olan Fransa ve Almanya arasında geçmekteydi.... Bu iki gücün çatışması aynı zamanda Faust uygarlığının uzlaşmasız iki yüzünün de çatışması olarak görülebilirdi. Almanya’nın yenilmesi Avusturya Macaristan, Kutsal Rusya gibi büyük imparatorlukların parçalanması, yeni aşırı ideolojilere direnen son seddi de yıktı. 2. Dünya Savaşı, 1.Dünya Savaşının devamıydı.
 
Nürnberg Mahkemeleri, özgürlüğe ulaşan ruhun güdülerin işgaline uğrayabileceğini (İslam ‘da en büyük tehlike aklın nefsin/hevanın/menfaatçiliğin işgaline uğrama tehlikesidir. AHÇ), Napolyon’un modern dünyanın dünyanın ruhu, Hitler’in ise nihilizmin ruhu olduğunu ve kontrolsüz güdülere teslim edilmiş bilimin, insanlığın sonunu ölüm kamplarına vardıracağını bize göstermiştir. (s:68)
 
Yunanlılık ve Hristiyanlık; Ort Çağ ile Rönesans; aydınlanma ile romantizm, nasyonalizm ve anarşizm; kapitalizm ve komünizm arasındaki çatışma bir bakıma Avrupa nihilizminin değişken biçimleri, çeşitli görüntüleri ve örtüleri olup bunların davranış biçimlerini ve kalıtım yönünü ilk kez Nietzsche teşhis etmiştir.
 
... artık savaş sahnesi Faust ruhunun en bayağı tezahürleri olan saldırgan ideolojilerin elindeydi. Şimdi insanı ya ekonomik hayvan ya da “işçi hayvan” biçimine dönüştüren köhnemiş demokrasilerden ve komünist rejimlerden söz ediliyordu. Nasyonalizm, Asya uygarlıklarının tabiatı ile uyuşmuyordu...... Asya ‘da nasyonalizm söz konusu değildi, var olan ancak kavmiyetti.
 
Bugün İslam ülkelerindeki filan düşünür/alimin ulusal kimliği konusundaki tartışmalar Batı Nasyonalizminden kaynaklanmaktadır. Böyle bir düşünce asla onların akıllarına gelmezdi. Arap nasyonalizmi gibi İslam’ın Arap kökenli olduğu iddiası aynı nasyonalizme dayanmaktadır.... İslam,  O’nun varlığının feyzinden faydalanan ve gelişmesine katkıda bulunan bütün kavimlere bırakılmış bir emanetti. Arap nasyonalizmi, İslam’a vurulmuş en büyük darbedir (Türk, Kürt ve Fars Nasyonalistliği de daha aşağı değildir. –AHÇ) Çünkü Arap nasyonalizmi İslam’ı ihya etmek şöyle dursun İslam’ın asla tanımadığı, esasen tanımasının da asla mümkün olmadığı yabancı ve yok edici bir unsuru İslam’a sokmuştur. Bu yabancı unsur İslam’ın varoluş nedenini tehdit etmektedir.
 
 
b)      Kitlelerin Başkaldırısı    
 
Batı krallarının kiliseye karşı başkaldırıları, dünyevi gücün manevi otorite karşısındaki isyanıydı ve dünyevileştirme hareketi hükmündeydi. Fakat bu şekilde ortaya çıkan hareket aritokrasiyi de sarsmıştır. Fransız ihtilali ile birlikte Aristokrasi burjuvaya kurban edilmiş, burjuvazi de Rusya’da yerini proleteryaya bırakmıştır. (s:71)
 
Kilisenin iktidarından kitlelerin iktidarına gelinceye dek insanın, insanlığının tezahürü demek olan değerleri ve sonunda insanlık cevheri değişir. İnsanlık makamında kalan şey ekonomik insan, cinsel insan ve sonunda “işçi hayvan”dır.
 
Ölçütlerin değişimi ve paranın bütün değerlerin tek ölçüsü olduğunun söylenmesi, artık olgunluk ve yetkinliğin nicel ve ekonomik ölçütlere indirgenmesi anlamını taşır; bir başka deyişle artık paranın iktidarı, rakamların ve bilançoların egemenliğidir.... Maneviyat şehvete indirgenmiştir.    Kısacası bu çağda hiç bir değer gelişmez, hiç bir ölçü yerinde kalmaz, hiç bir ideal kendini gösteremez; her şey tek renk, tek düze ve aynıdır. Tekdüzelilik çölü, her şeyi kuşatır. Bu betimleme, nihilizmin son görünümlerini andırmaktadır, bazı düşünürler buna absürt adını verirler.
 
Ortega Y Gasset, Kütlelerin İsyanı isimli kitabında “ değerlerin ve ilkelerin bütünlüğünün giderek yok olması, düşünsel aristokrasinin ortadan kalkması, ne bir tarihleri ne de bir kökleri olan insanların çıkmasına sebep olur. Bu insanlar hiç bir aşkın idealle bağlarının olmaması ve boş olmaları nedeniyle kolayca her türlü yeni deneyimin oyuncağı ve sonuçta piyasa putlarının yemi olabilirler. Kimlikleri olmadığı için bunlar, heva ve heveslerinin kurbanıdırlar. Hiç bir görev kabul etmez ama iddia ve eleştiri sahibidirler, hiç bir değere inanmadan refah isterler.” Diye anlatır...
 
Ortega’ya göre “cahil bilginler, kendi uzmanlık alanlarında olan şeyler konusunda bilgin oldukları halde; kültür, düşünce ve insanlığın seçkin idealleri konusuna gelince vasat kişiler hatta direk kütle insanıdırlar. Çünkü bunlar, kendi bayağı zevklerini, vasat değerlerini ve temelsiz arzularını herkese dayatır, bütün azınlıkları kendi harabelerinin altına alır ve haşerelerin geometrik içgüdülerine benzeyen saldırılarıyla her şeyi tek düzleştirirler.
 
Fakat geleneksel toplumların avamı, sanayi toplumlarının kütle insanına dönüşürken o toplumun seçkinleri de bu dönemin umutsuz yabancılarına dönüşürler.
 
Hermann Hesse’ye göre “ya Buda’nın yolunu seçmeli yani evrenin çatısını yararak sonsuz yola yönelmeli ya kitlelerin bayağılığına gömülmeli ya da alaycı bir bakışı yeğlemeli, gurbeti meslek edinmeli, yabancılığı -umutsuzluk pahasına- kendisiyle özdeşleştirmeli, ya da bu her şeyin birbirine benzediği çölde ölüm veya intiharla neticelenecek bir güzergah aranmalıdır.
 
Yabancılık ızdırabı, kütle toplumunun ızdırapsızlığından kaynaklanırken nihilizmin son yüzü olan absürt, geriye boşunalık kabuğundan başka bir şey bırakmaz.
 
c)       Turizm, Folklor, Müze
 
Müze, sanattaki yabancılaşmanın en belirgin yüzüdür. Sanatın yetimhanesi, yabancılaşmanın tapınağıdır.
Tapınak, evrensel sistemin tecelli yeri olduğu gibi ev de tapınağın bir başka biçimiydi.. Abit tapınak için yaratıyordu. Tapınak da abidin veya ziyaretçinin ibadet yeriydi. Ancak müzeye giden ne abittir ne ziyaretçi.... Abit, ibadethaneye kendisine dünyevi bir şey katmak için gelmez. İbadet etmek, tefekküre dalarak kendisini arındırmayı, fazlalıklarından arınmayı, kendisini anlamayı ve varlığını ezeli mabuduna adamayı hedefler. Günümüzün sanatçısı ne abittir ne de ziyaretçi.
 
Özgün sanatçılar kütlelerin zevkinin kurbanıdırlar. Nitekim sanat, tüketim toplumunun sermayesi, sanat eserleri de ticaretin nesnesidirler.
 
Turist bugünün ziyaretçisidir. Turist her şeyden önce vermek için değil almak için gezer. O görsün diye tapınaklar onlara açılarak içleri boşaltılır. Onun beklemeye tahammülü yoktur. Aceleci ve hazırlopçudur. Dağınıktır. Turist her şeyin kendisine hazır halde verilmesini, her şeyin kendi bilinç düzeyine ve boyutuna indirgenmesini bekler... Turistin olduğu yerde tapınağın ibadeti kabare tepinmesine; kutsal gizli ayinler sirk dedikodularına; tapınaklar/mescidler üçkağıt piyasasına dönüşür. Huzur ve huşu meraka, uzlet arzusu ise haz talebine dönüşür. (s:76)
 
Fabrika dumanı, çevre kirliliğine neden olduğu gibi turist de kültür kirliliğine neden olur. Turist sanatı tüketim malına, aşkı şehvet ihtiyacına ve tapınağı üç kağıt piyasasına çevirdiği gibi kültürleri de folklora çevirir.
 
Turizm yaşayan uygarlıkları tehdit eden son beladır.

Bazı Asya ülkeleri, turistik geneleve dönüşmüşlerdir....Fahişelik, bir bakıma dünyanın en eski mesleğidir. Ancak bir genelev boyutu kazandığında sıradan bir fahişelik sınırını aşarak kültürel bir kimliğe dönüşmekte ve bugünkü anlamıyla bir sektör haline gelmektedir. Ülke yöneticilerinin turizmden korkmamalarının nedeni kendilerinin de kütle insanından olmalarındandır. Kütle insanı veya turist, ekonomi ve çıkar ölçülerini her şeyden önde tutan kişidir.
 
Yabancı sermaye, üçüncü dünya ülkelerinde nasıl çağdaş sömürünün hayırhah yönüyse modern turizm de söz konusu olgunun görünüşte zararsız biçimidir. Durumun görüntüsü değişmişse de aslı olduğu gibi durmaktadır. 
 
3-      Fetret Dönemi
 
1.       Fetret dönemi : “Ne Bu Ne O Dönemi”
 
Birinci ve ikinci bölümde Batılılaşmanın Asya Uygarlıklarının yapısını kökten değiştirdiğini ve ulusal hatıralarını yok ettiğini söylemiştik.......Yabancılaşma, Batı hayranlığımız ve onun şaşırtıcı sonuçları karşısındaki zihin felcimiz, İslam bilgelerinin deyişiyle bizi nübüvvetin aydın kandiline götüren geleneksel düşüncemizi ortaya koymayı gerektiren tezekkürü yok ettiğinden, hem Batı düşüncesinin hem de ulusal hatıramızın tecellilerinin ocağına giden yol kapanmıştır. Bizim tarihi kaderimiz budur: Ne buna ne ona sahip olabilme.
 
Nihilizmin son aşamasının ortaya çıkışı, ister Jaspers’ta olduğu gibi felsefi iman şeklinde, ister Heidegger’da olduğu gibi  varlığın gerçekliğinin yeniden bulunması şeklinde ister Thillish’teki gibi Hristiyanlıkla bağlantılı olsun, bu yokluk tehlikesinden kurtulmak için bir çıkış yolu arayan cesur düşünürlerin zahitçe atılımlarına denk düşmektedir. Bu düşünürlerin seçtikleri yollar genellikle felsefenin tarihi mecrası dışındaki sapa yollardır ve salt mantıki ve felsefi düşünce olmaktan çok mistik ve imani bir atılım rengine sahiptir.
 
Biz Tanrıların can çekişme dönemindeyiz. Can çekişme döneminde, geçmiş geleneğimizden kalan inanç artıkları henüz direnmekteler. Güçsüzleştirilmelerine rağmen bilinçsizliğimizin nedenlerinden birçoğunu bu kalıntılar oluşturur. İşte bizi katmerli bir vehme uğratan ve tarihin seyrinin müşahadesiyle birlikte ortaya çıkması gereken bilincin gözlerini kör eden bu çan çekişme dönemidir.

...Tanrıların ölümünü afallamış bir şekilde seyrediyoruz. Biz fetret döneminin çocuklarıyız. Tanrıların can çekişmeleriyle, yakın olan ölümleri arasında bir yerde durmaktayız. Artık ne Mevlana’nın imanına sahibiz ne Kafka’nın korkunç deneyimine. Ne Rıza Abbasi’nin renkli dünyasını tanıyoruz ne Van Gogh’un cinnetli ruhunu. Ne kendimizle halvetimiz var ne yapayalnızız. Ne Tanrıya tevekkül edebiliyoruz ne de tevekkülden vazgeçebiliyoruz. Ne teslimiyetle donanmışız ne inkarın maddeci gücü ile silahlanmışız. Kimliksizlik, artık bizim kimliğimizdir.
 
Sağımızda solumuzda mantar gibi biten bu yabancı unsurları yabancıladığımız gibi, bir zamanlar alışık olduğumuz meskenimiz olan çevreye de yabancılaşmışız. Biz yaşadığımız dünyaya nüfuz etme yolunda çıkmaza saplanmışız.
 
2.       Mutasyon ve Frenkeştayn Canavarı 
 
Bu çıkmazla karşı karşıya olmamızın sonucu berzahta kalmamızdır... Zihin felcimiz ve düşünce donukluğumuz da bu edilgenlikten ve her iki çekim kutbundan kopmamızdan kaynaklanmaktadır.Edilgenlik, kabul ediş; kabul ediş ise teslim oluştur.
 
Mutasyona uğramaktayız. Mutasyon ne iyidir ne kötüdür. Yeni ve korkunç bir şeydir. Korkunçtur çünkü meçhuldür.... Her halukarda kontrol dışıdır.
 
Söz gelimi Hindistan’da milyarı aşan kütleyi dizginleyerek itaatkar, sakin ve kanaatkar kılan ne demokrasi  ne de insan haklarıdır. Hindistan’daki benzeri, bulunmayan yoksulluğa rağmen hayatı, bu kitleler için katlanılır hale getiren, Hindu dünya görüşünün manevi iklimidir. .... Eğer bir gün Samasara tarihe indirgenirse Hintli kitleleri dizginlemek için bambaşka güçlere ihtiyaç olacaktır. (Silahlar, toplar, ordular, katliamlar olmadan onları itaatkar kılamayacaksınız, demeye çalışıyor sanırım.-AHÇ) Eğer öğretinin dizgininden kurtulursa kitleler, siyaset tacirleri için uygun bir lokma haline gelecek ve güç siyasetinin uygulamasında en elverişli araç olacak, her türlü aşırılığın en uygun maşasına dönüşeceklerdir.
 
Bir mutant olan Frenkeştayn canavarı, yeni ideolojiler örtüsü altında ve günümüzün izmleri şeklinde bütün Asya’ya ve üçüncü dünyaya saldıran korkunç gelişmeler için orada uygun bir ortam bulan ve korkunç şekillere giren Batı nihilizminin bilinçsiz, karanlık ve kontrol edilemez güçlerinin boşalışıdır. Mesela Batı’da işlevsel mimari olan şey, burada ürkütücü hacimlere dönüşür; orada dinlenebilen ritmik müzik, burada kulak tırmalayan bir gürültüye dönüşür. Orada yenilik ve moda olan şey, burada karikatüristik bir taklide dönüşür. Hayatın bütün alanlarında karşılaştığımız, hepimizin bir şekilde zararlarından yakındığımız, ne olduğunu ve nasıl olduğunu teşhis edemediğimiz mutasyonlar, bu Frenkeştayn canavarının korkunç yavrularıdır.

Ancak mutasyonların en korkunç olanları düşünce ve ruh alanında olan, yani içimizde yaşananlarıdır. Bu mutasyonlar, düşünce, edebiyat, sanat ürünleri ve toplumsal ilişkileri etkiler. (s:84)
 
3.       Bilinçsiz Güçlerin Ezilmesinde İnkarın Olağanüstü Gücü
 
Büyük düşünürler inkarın olağanüstü gücünden kaynaklanan indirgemeci yöntemin olumsuz yönü hakkında çeşitli tanımlamalarda bulunmuşlardır: “Zamanın mitolojiden arındırılması”, “Varlığın Tanrı’dan arındırılması”, “dünyevileştirme”. Bütün bu kavramların olumsuz bir yönü vardır. Olumsuzdurlar çünkü her şeyi başka bir şeyden arındırmaktadırlar... Bu arındırışlar, doğayı matematiksel orantılara, insanı yüzde yüz soyut bir varlığa, mekanı boş bir boyuta ve zamanı tek boyutlu bir çizelgeye indirgerler. Aslında bu arındırışların indirgemeci yöntemi, genel olarak insan düşüncesini mitolojik şairane görüş düzeyinden salt akli bir düzeye indirgeyerek o görüşle yoğrulmuş olan maneviyatı ortadan kaldırır.
 
Batı’nın her geçen gün daha fazla insan ruhunun bilinç altındaki sırlara yönelmesi, bu kez ağırlık merkezinin  rasyonalizm ifratından psikolojizm tefritine kaymasına neden oldu. Çünkü nasyonalizm, aklı mutlak hakim kabul ederken yeni eğilim, bu kez aklın ölçülerini de zayıflatarak bütün ilgiyi sadece içgüdülere ve ruhsal durumlara yönlendirdi. Siyasal düşünce alanında bu indirgemeci yöntem, Marx’ın toplumsal ve ekonomik praksisinde gerçekleşti. Çünkü praksisin ilk nedeni kalıcılık (beka) içgüdüsünden kaynaklanan maddi bir ihtiyaçtır. Freud, insan varlığını cinselliğe, Marx ise üretim içgüdüsüne indirgedi. (s:86)
 
Asya uygarlıkları geçmişte neden hiçbir zaman böyle bir kadere uğramadılar? Neden Faaust’un ruhundaki “savaşçı tezat” onlarda ortaya çıkmadı? Çünkü Doğu maneviyatı ne akla mutlak itibar ediyor ne de bilinçaltı gücünü görmezden geliyordu; her ikisini kendi mecrasında sınırlı tutuyordu.
 
Dinginlik, huzur ve vakar gibi niteliklere sahip olan Asya uygarlıkları, dengeyi varlığın altın kuralı olarak kabul ediyor, hareketin ve değişimin kaynağı olan inkarın olağanüstü gücünden sakınıyordu.Bu Doğu’nun inkar/red düşüncesinin gücünü bilmediği anlamına gelmez. (HAK’kın reddi insana Şeytan’i bir güç verir-AHÇ) Çünkü bütün mistik düşünceler Hak’tan gayrısının reddi fikrinin üzerine kuruludur.  
 
Asya mitlerinin ve ikonografisinin bilinçsiz güçleri (kötücül hisleri-AHÇ) dizginlemek için gösterdiği çaba, gerçekten hayret vericidir. Çünkü onlar, doğanın içgüdüsel ve bilinçsiz güçlerini dizginleyen mitolojik ve sembolik düşünce kalıpları kırılırsa başka bir diyarın onları dizginlemeye güç yetiremeyeceğini büyük bir ferasetle biliyordu... Bu ihtiyatlı girişimler, sadece birer hurafe olmayıp eğer, insan manevi dengeye ulaşamaz ve içgüdüsel hayatın kontrolsüz güçlerini dizginleyemezse her şeyin mümkün olduğu konusundaki eski, belki ezeli bir gerçeği dile getirmektedir. Novalis’in deyişiyle “Tanrıların ortadan kaybolduğu yerde hortlaklar hüküm sürer.”
 
4.       Dayanıksız Düşünce
 
a      A)      Dayanıksız düşünce Yitiktir.
 
İran’da ruhani alimler sınıfının karşısında, deyim yerindeyse aydınlar topluluğunu oluşturan ve İran’da son elli atmış yılda ortaya çıkan ve ne belirli bir sisteme ne de özel bir yönteme sahip olan başka bir sınıf daha vardır. Bu iki sınıf birbirlerinin dillerini anlamazlar, anlayamazlar da. 
 
Batı’lı aydın her şeyi ciddiye aldığı için bir anlamda safdil sayılabilir. En karmaşık hurafeler, en ilkel görüşler, en eski törenler onun için önemlidir; çünkü hepsi insani bir olgu ile ilintilidirler. İnsan ve akıbeti konusunda bir görüşe sahip olmadığı, insanın görevi ve insanlığın anlamının temeli olan bütün değer sistemleri sonuçsuz kaldığı ya da birbiriyle çelişen dünya görüşlerinin tozu alında dağıldığı için kaçacak bir yer arayışındadır.
 
Avrupa’nın düşünce hareketliliği karşısında bizim düşünce ve bilim dünyamızın ortaya koyabileceği bir şey yoktur. Hiçbir şeyi olmadığından hiç bir meseleyi ciddiye almaz, sorunlar hakkındaki yargıları, üzerinde taklit kokuları duyulan acımasızca fırlatılan olgunlaşmamış, aceleci görüşlerdir. Doğulu, Batı’nın değerlerini ödünç alır; çünkü kendisi değer yaratmaktan yoksundur.....Bu nedenle fikirleri genelde ikinci el; içleri boşalmış, tüketilmiş, Batı’da artık itibar görmeyen fikirlerdir. Bu düşünce dağınıklığının en önemli etkisi, kavram ve terim enflasyonudur. Enflasyon ekonomik bir durumdur ve paranın alım gücü azaldığı zaman ortaya çıkar. Düşüncede enflasyonun da bir yandan sözcüklerin anlamlarını yitirdiği, bir yandan da düşüncenin belli bir dayanağı olmadığı zaman ortaya çıktığı söylenebilir.
 
Biz artık kendi ulusal hatıramızdan yararlanmıyoruz; çünkü zamanla emaneti unuttuk, şimdi onu yok etmekle meşgulüz.   
 
Bu düşünsel dayanıksızlık, zaman zaman bizi saçmalamak sorunda bırakır; her şey hiçbir delile dayanmadan dile getirilebilir. Düşüncenin doğruluğunu veya yanlışlığını ölçmek için hiçbir ölçüt yoktur. Sonuçta eleştiri sövgüye dönüşür, her şey nitelik değiştirir, hiç bir merkeze bağlı olmayan çeşit çeşit mutasyonlar ortaya çıkar.
 
b     B)      Düşünce ve Dil
 
Düşünce, dille de bağlantılıdır. Eğer bugün dilimiz modern bilimsel terimleri ve kavramları karşılamaktan acizse, geçmişten bize ulaşan emanet artık bir işe yaramıyorsa, kayıp varlıklara dönüşmüşsek bunun nedeni dil ile düşünce arasındaki bağlantıdadır. Zamanımızda kültürel kopukluk bizi şizofrenik yaratıklara dönüştürmüştür. Dilimiz çeviri, konuşmamız dublajdır.
 
Fars dili karmaşık kavram terkipleri, temsil ve kinaye ile bir dünya dolusu anlam çok sesliliği ile insanı salt düşünceye yöneltir. Bu hali ile Batı düşüncesine uygun değildir. Fars dili ancak bizim de değişmemiz durumunda modern bilimlerin işine yarar hale gelecektir.
 
Fars dilinin şiir alanındaki imkanları hiç kuşkusuz eşsizdir. Farsça günümüzdeki ihtiyaçlarımıza cevap vermiyorsa bunun nedeni bizim de değişime uğruyor olmamızdır. Dönem fetret dönemi olduğundan dil ve düşünce de bizimle aynı kaderi paylaşmaktadır.
 
5.       Kürsüsüz Sanat
 
1)      Kürsüsüz Sanat, İç Atmosferin Dağılmışlığını Gösterir
 
Avrupa sanatının kürsüsünün, soyutlar evreninden bilinçaltı dünyaya düşüşü, gerçekliğin nesnelerin somutluğuna indirgenmesi ve sonuç olarak tekniğin bütün dünyaya egemen olması Batı düşüncesinin bu indirgeyici yönteminin ürünüdür. Bu yöntem, pek çok kez söylediğimiz gibi, daima dini dünyevileştirme, zamandan mitolojiyi silme ve doğadan büyüyü yok etme yönünde olmuştur.
 
Madem ki şu anda kültür sistemleri çökmüş, camiler müzeye dönüşmüş, mavi kubbeler çölde akan kumların altına gömülmüş ve gizem, Budistlerin tebessümünü terk etmiştir, öyleyse Asya sanatının kürsüsü nerededir.
 
Modern evler, hiç bir şeye benzemeyen, ölçüsüz camdan kutucuklar. Bu tür ev inşası ve mimari, hiç bir kültürel ideal ya da sistemin egemen olmadığı, hiç bir kürsüye sahip olmayan mutasyonların en güzel örnekleridir...... herkes bir odada halvete çekilebilirdi; Çünkü evin kendisi şehrin bütünlüğü içinde bir halvetti. Her birim halvet içinde halvet hükmündeydi. Yalnız kalma ve düşünme fırsatı veren ve zihinsel marifete sahip olmayı da mümkün kılan bu tür bir mekan, aile üyelerini birbirine karıştırmaksızın bağlıyordu da. Ancak günümüzün camdan kutuları, iç mekanı dış mekandan ayırmadıkları için hiç bir mahremiyete hürmet etmedikleri gibi hayatın gizliliğini de utanmazca gözler önüne sererler. Halveti ortadan kaldırırlar, utanma ve hayanın yerine utanmazlığı, sessizlik ve huzurun yerine gürültüyü koyarlar.
Ne var ki İranlı kendi elleriyle, atalarının yaptıklarını yine kendi elleriyle acımasızca yok ederek onun yerine tipsiz kutular inşa ediyor. İşte bu durum, mutasyonu ya da içsel bir alt üst oluşu anlatmaktadır.
 
Gereğinden fazla kompliman yapıyoruz. Bazen sahiden de edepliyiz. Misafir ağırlamak için canımızı veririz. Biz henüz yalnızlığın ve umutsuzluğun acısını tatmadık; çünkü henüz yetim kalmadık. Henüz Tanrıları savaşa çağırmadık; henüz Hamlet’in kurdu düşmedi canımıza. Descartes’in şüpheciliği, temellerimizi sarsmadı henüz. Hala zihinsel putlarımızın tutsağıyız, hala duygusalız. Bir araya gelip hala hoş geçiniyoruz, birlikte gülüp eğleniyoruz. Peki nasıl oluyor da, hiç bir şeyi ciddiye alamayacak kadar aciziz?
 
2)      Sönmüş Kandili Yeniden Yakmak Mümkün mü?    
 
Bize, “Siz artık bir selatin camii yapamazsınız!” diyebilirler, doğrudur. Ama Batılılar da artık Gotik kiliseler yapmaktan acizdirler. Bu söz de doğrudur; ne var ki Batı sanatı ne kadar atılgan, ne kadar cesur ve yıkıcı olsa da hala kürsü arayışı içindedir.......Ancak şu an İslam toplumlarında yapılan camiler, nasıl tanımlanabilirler? Bu camiler ne eve benzerler ne kahvehaneye ne garaja ne de başka bir şeye. Bu camiler hiç bir şey değildirler.; çünkü üzerlerindeki bakışın bir kürsüsü olmadığı gibi bir kürsü arayışında da değillerdir; hiç bir geçmişleri yoktur. Kimliksizdirler, ansızın ortaya çıkmış ve çevreyi kirletmektedirler.
 
“Nakş-i Cihan” Meydanı’nı tam anlamıyla “dünyanın nakşı yapan” şey, bizim içimizde yaşayan “ruh”tu. Kaybolan o ruhtur.
 
6.       Anormal Davranışlar
 
Bizim burada Absürde yüklediğimiz anlam, daha çok Asya, Afrika ve hatta Güney Amerika uygarlıklarının çeşitli kültürel ve tarihi katmanlarının çatışmasından doğan özel bir durumla ilgilidir. Saçmalık, abes, hiçlik gibi kavramlar bu kelimenin derinliğini vermez.
 
Böylesi anormal bir durumun ortaya çıkışını Batı düşüncesinin seyrinde aramak gerekir. Nihilizm niçin sürekli olarak mitleri ve temsilleri, Ahireti ve öte dünyayı, niceliklerin tek boyutlu düzeyine indirgediğini bilmemiz gerekir. Batı düşüncesinin dünyayı niçin bir nesneye, zamanı içi boş bir kalıba, insanı bir üretim aracına ve Tanrı’yı bir hiçe dönüştürdüğünü anlamamız gerekir. Neden kültürün yaratımcılığa, idealin ekonomik üst yapıya, varlığın çeşitli değerlere, değerlerin ideolojilere, ideolojilerin de yetmiş iki milletin kavgasına dönüştüğünü bilmemiz gerekir.
 
Camus için bu ilkesiz ve anormal durumu ifade edebilen  tek kelime absürttür. Bu dünyanın temelinin absürt olduğunu kabul edecek olursak intihar, tek ciddi felsefi mesele olacaktır. Camus da kitabına şöyle başlar: “Felsefenin sadece tek bir ciddi meselesi vardır: intihar.”
 
Kitle iletişim ve haberleşme araçlarının haddinden fazla gelişmesi, sahip olduğu homojenleştirme gücü yüzünden, bütün düşünsel farklılıkları, ulusal meziyetleri, düşüncenin sığınakları ve hayal gücünün kaçış noktaları olan ve rengarenk bir dünya meydana getiren bakış açısı farklılıklarını özdeş ve türdeş hale getirir. Bu durum ister istemez, insanın bir bakıma bu sığınaklara, özdeşlik çölündeki sessizlik adacıklarına dayanan ocağının yıkılması ile sonuçlanır ve artık propaganda saldırılarının zararından ve tek boyutlu ticari düşüncenin boğucu baskısından güvende kalabilen tek köşe bile kalmaz.
 
Kafka, Camus, Rilke ve Beckett’in uyanışına ulaşmak, içsel bir değişim ve doğrudan bir nihilizm deneyimi gerektirir ki; Batılılaşmış modern Asya toplumu , henüz bu aşamaya gelememiştir. Çünkü bu uyanıklık ve mutsuzluk gerçekleşmiş olsaydı düşünce harekete geçerdi ve bizim Batı uygarlığının kimi yönleri hakkındaki safdilce hoşgörümüz veya kendi mirasımız olan bazı değerlere karşı gösterdiğimiz nice yersiz bağnazlık kendisine bu kadar yer bulamazdı.
 
Peki neden Asya uygarlıkları bu ızıdırap veren uyanışa ulaşamamışlardır?
 
Çünkü, Batı’nın manevi çöküşü ile kendini yeniden değerlendirmek ve her şeyi baştan sorgulamak için kat ettiği mütefekkirane mesafe henüz bizde oluşmamıştır..... mitolojik ve temsili düşüncenin arketipleri bizde hala canlı durmaktadır. Bir yandan mistik düşünmekte, bir yandan da her şeyi ekonomiye ve toplumsal altyapılara indirgemekteyiz. Bir yandan derviş meşrep olduğumuz halde, diğer yandan Prometyus gibi dünyayı değiştirmek istiyoruz. Bir yandan üretme ve geçinme telaşının ateşine bulanmışız, diğer yandan tevekkül, rıza ve teslime özlem duyuyoruz.
 
Geçmiş mirasımızla yarı bağlı ilişkimiz, onun mahiyetini kavramamıza engel oluyor, bizi ona karşı körleştiriyor ve aslında olduğumuz ve hissettiğimiz şeyi inkar ettiriyor. Zihnimizde yerleşmiş değerler üzerinde derinleşmek yerine onları cincilik, hurafeler ve benzeri isimlerle adlandırıyor; bilimsel yöntem, tarihi şartlar, ekonomik alt yapı gibi iddialarda bulunuyoruz.
 
Halbuki bu iddiaların ancak eleştirel ve analitik düşüncenin başlangıcı olan sekülerleşme süreci, bizde de sona erdiğinde ya da en azından bizi o katmerli sanıdan özgür kıldığından ve bütün ezeli putlarımızdan kurtulup nihilizmi çılgınca bir akıllılık ve uyanıklılık derecesinde tecrübe etmemiz durumunda etkili ve yaratıcı olabileceğinden gafiliz.
 
Bir yandan kendi zannımızca mantıklı bulmadığımız, sosyoloji veya ekonomi ile ilgisi olmayan şeyleri cincilik ve hurafe olarak adlandırırken öte yandan da elle tutulur maddi meseleleri  bir cinci bağnazlığı ile  birbirine karıştırıyor ve bilime karşı Allah’a inanır gibi bir inanç besliyoruz.. Bir yandan yargılarımızda sürekli var olan bir Batılılaşma ile kendi mirasımızı baltalarken öte yandan da sürekli olarak geçmişimizle övünüyor ve Batı’yı mutsuzluklarımızın kaynağı sayıyoruz. Bu iki düşünce katmanının devamlı olarak birbiri ile iç içe geçmesi, bu katmana terettüp eden değerlerin birbirinden ayırt edilememesi ve birbirleriyle özdeşliği mümkün olmayan bu iki katmanın gerçekte iki çelişen bilincin tezahürü ve iki farklı kültürel ve tarihi alan olduklarının fark edilememesi, bu iki kültür alanı arasındaki olağan dışı çatışmanın etkisiyle anormal ve absürt davranışların ve dayanıksız bir düşüncenin ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu yüzden bizim aydınlarımız arasında Batılıların kastettikleri manada bir gönül biriliği ve diyalog mevcut değildir. Çünkü diyalog, zihinsel bir bağlantıyı ve bir görüş mesafesini gerektirir; halbuki çoğu zaman yargıyı bağnazlıkla, eleştiriyi küfürle karıştıran duygusal hallerimiz çatışmayı kişisel alana sürükleyip bir sağırlar diyaloguna neden olur.
 
“Eğer Hindistan’ın, bu kadim toplumunun inançlarını yok edecek olursak onun yerine hangi değerleri koyacağız?” Bu soruya ne zaman cevap verebilirsek işte o zaman ülkenin kaderi hakkında bir görüş belirtme hakkına sahip olabiliriz.
 
Dostluk ilişkilerinde son derece terbiyeli ve saygılı bir İran’lı direksiyona geçer geçmez, neden bu denli kural tanımaz bir şiddete yönelmektedir? Bunun nedeni şudur: Biz başkasını yalnızca kendi duygusal ve bireysel ilişki sahamızda algılıyoruz, bu ilişki alanının dışında, bizce bir başkası mevcut değildir. Neden? Çünkü biz başkasını, bireysel olmayan bir bütünün işlevsel üyeleri arasındaki soyut bir ilişki düzeyine indiremiyoruz, bunun gibi dünyayı nesne olarak göremiyor ve toplumsal ilişkileri tamamen hukuksal ilişkilere indirgeyemiyoruz.
 
7.       Aykırı Rint
 
A)     Batı Düşüncesinin İnsanı Homojenleştirme Eğilimi    
 
 Batı düşüncesinde insanlığın özü değişime uğradığı için bundan böyle insanın önemini ve şanını artık öznel ve içsel olan evsaf-ı eşraf değil, dış ölçütler belirliyordu. Bir başka deyişle sahip olmak, olmak ile bir oldu. Artık insanoğlunun önemini ve derecesini, sahip olduğu içsel manevi sıfatlar değil, eşyayla bağı, zenginliği, sosyal makamı, bilgisi ve sonuçta bunlardan ortaya çıkan görevler belirler oldu.
 
Asya‘da bir bilgenin sahip olduğu değerle, Batı’da bir bilgine duyulan saygı bir değildir. Çünkü Asya’nın manevi olgunluğunun ölçüsü kabul edilen şey, bilgenin konuşmalarında ve davranışlarından kendini gösteren birliği (vahdeti) ve makamı yükseldiği nispette nüfuz sahibi olup taklit mercisi olurdu.
Entellektüel, Asyalı bilgenin sahip olduğu hürmete sahip değildir. Eylemi ve bilgiyi içtenlikle yoğuramadığından değilse bile bir cepheden başka bir cepheye meylettiği, siyasal bir suç işlediği veya bir olay karşısında yeterince sorumluluk gösteremediği için çok zaman eleştiriye uğrar... Bunlar başka bir deyişle entellektüelin yaralı bilincinden doğan sorumlulukların tümüdür.
 
İnsani rütbeler hiyerarşisinin ortadan kalkması, Asyalı toplumsal sistemin temeli olan itaatin de yok olmasına yol açtı. Bu sistemler ile babayı oğula, eşi kocaya, müridi mürşide, yaratılmışı yaratana, toplumu şeriata bağlayan bağlar tanımlanıyordu. Aile üyelerini bir hiyerarşiye göre birbirine bağlayan bağlar, bir şehrin ve bir ülkenin halkını birbirine bağlayan bağlar, nihayet ümmeti şeriata bağlayarak her bireyin bir makamının, her sınıfın bir idealinin ve her ulusun bir sisteminin bulunduğu konik bir dünya yaratıyordu. Ne var ki, Batı sistemi bu hiyerarşiyi kaldırdı. (Dolayısı ile toplumda tecrübe aktarımı durdu ve toplum ne yapacağını bilmez hale geldi. Mesela bir evlilik töreninde evlilikle ilgili olan bireylerin görevleri ve sorumlulukları belli iken, geleneksel değerler tamamen yok olduğundan damadın bile ne yapacağını bilmediği bir durum ortaya çıktı. AHÇ)
 
Herder, “İnsanlık, beşer türünün hazinesi ve sanatıdır; bunun geliştirilmesi ve beslenmesi, hiçbir zaman duraklamaması gereken bir iştir. Çünkü, durması halinde yeniden hayvanlık derekesine düşeriz.”
Marx, Kierkegaard ve Nietzsche‘nin başkaldırısı, modern Batı toplumunu homojenleştiren güce yöneliktir. Bu güç ya insanı ahlaki bakımdan zaafa uğratır (Kierkegaard) ya ticari bir metaya dönüştürür (Marx) ya da niteliksiz, vasat insana indirger (Nietzsche)
 
Nietzsche, modern teknoloji toplumunun alet yapan insanına karşı, yeni idealler getiren ve güç istemi demek olan üst-insan tasvirini sunar ve şöyle der; “Bana kalırsa günümüz Avrupa’sında insan sevgisi, insanilik, acıma, şefkat gibi övmeye alıştığımız kutsal değerler, kimi insan içgüdülerini okşamaktan veya bastırmaktan kaynaklanan zahiri değerler olabilirler. Ancak sonuç itibariyle insan türünü güçsüzleştirmekten, yani bayağı bir insana indirgenmekten başka bir şey değildirler.
 
Tanrıyı arayanlar ondan gafil olan arasındaki fark, derece itibari ile insan ile hayvan arasındaki farktan daha fazladır. Tanrı’nın sözleri ile yoğrulmuş Hıristiyan insanıyla iki ayağı üzerindeki bir memeli arasında aşılması imkansız bir uçurum vardır. Ancak alet yapan hayvan ile evrimleşmiş hayvan arasındaki fark sadece aşama farkıdır.
 
Batı’da insanlık kavramının ayağa düşmesinin nedeni, insanın kendi insanlığını, kendi varlık temeli üzerine kurmaya çalışması, o zamana dek kendisini tanımlayabildiği üst merciden uzak düşmesi ve ona karşı yabancılaşmasındandır.... bu yöntem 19. Yüzyılda felsefeyi antropolojiye indirger, onu evren biliminden (kozmoloji) ve kelamdan (teoloji) koparır ve sonunda Tanrı’yı “süper-ego”ya indirger.
 
B)      Fetret Dönemi İnsanı Nasıl Bir İnsandır 
 
Hayatın tüm alanlarındaki acayip/anormal davranışlarımız bizim artık ne geçmiş bilginlerimizin yolunu takip ettiğimizi ne de alet yapan bir hayvan olamadığımızı gösterir. Biz bu ikisi arasında bir şeyiz, bir başka deyişle her ikisine de benzeyen ama aynı zamanda hiçbirisi olmayan bir şeyiz. Bu yeni bir durumdur, yani mutasyondur. Hintlilerin, Japonların ve İranlıların kafasının derinliklerinde insanı insan eden şey, hala durmaktadır. Bu inançların kalıntıları, kitlesel bilinç altımızda uyumakta, değişmekte olan dış dünya, bunlara ortaya çıkma imkanı tanımadığından eğri büğrü yollardan düşüncemizi etkilemektedir.
 
Büyük Batılı düşünürler, zorluk çağından, nihilizmin ve felaket çağının afetlerinden dem vurup düşüncenin mitolojik boyutunu yeniden canlandırmaya çalışırken bu soydan olguları “cinci”lik kabul eden ve bu konulara hiç bir eğilim göstermeyen Asyalı pek çok düşünür vardır. Ancak asıl şaşırtıcı olan insani ilişkilerle ilgili meseleler söz konusu olduğunda bu bilginlerin en az öteki Doğulular kadar duygusal olmasıdır. Çünkü, bilimsel düşünce tarzıyla dünyadaki varlık tarzları arasında tam bir uyum bulunmamakta ve hiç kuşkusuz varlıklarının en özgün en asil parçası olan bir bölümü öteki bölümünü inkar etmekte ve onunla çelişmektedir.
 
Bir grup Japon üniversite öğrencisi, hocalarından duydukları hoşnutsuzluk yüzünden onu protesto ederler. Ancak rektörün onlara söylediği şu sözler protestoyu sona erdirir. Rektör şöyle bir akıl yürütür: “Olay şu iki durumun dışında olamaz. Ya hocanız saygı değer bir hocadır ve bu durumda siz ona saygı göstermek ve yardımcı olmak zorundasınız ya da zayıf ve boş bir adamdır, bu durumda da düşkün bir insana darbe vurmak insafa sığmaz.” Böylece hocanın liyakatsizliği, rektörün ortaya koyduğu mertlik problemi karşısında değersiz ve önemsiz bir hal almıştır.
 
İslam dünyasındaki tasavvuf, Hint yoga sistemi, saliklerin yüzlerini oraya çevirip sükunet ve huzur içinde manevi gelişmelerine devam edebildikleri bir sığınak hükmündeydi. Batı toplumunda ise tüketim toplumunun ve üretim çılgınlığının yarattığı bunalıma karşı başkaldırı, protesto, sanatsal yaratıcılık ve düşünce kanalları açıktı. Oysa bizim toplumlarımızda ne bu vardır ne de o. Biz de düşünce felci ve beşeri bilimlerin yoksulluğu, tefekküre engel olmaktadır; bizim çalışmalarımız, özgün ve özgür düşünceler olmaktan çok çeviri ile sınırlı şeylerdir. Böyle bir durumda, modernist toplumun bulabildiği tek sığınak, maddi ve toplumsal başarı yoludur.  
 
Absürde indirgenmiş bir dünyaya karşı;  -Camus’ün deyişiyle- üç yol önermek mümkündür: İntihar, sanatsal yaratıcılık veya metafizik sıçrama. Bu üç yoldan hiç birine yönelmemek insanı dördüncü yola sürükler, yani insanın en köksüz sığınağına: Maddi ve toplumsal başarı.
 
Bu tür ülkelerdeki yeteneklerin çoğu gelişme ve açılmaya imkan bulmadığından ve Batılı ülkelerde var olan kendini ifade etmenin bilinen yolları buralarda kapalı olduğundan bu türden bireyler, kendilerini korumanın biricik yolunu bir köşeye çekilmekte bulurlar ve kendi yalnızlıklarına ulaşabilmek için paraya ihtiyaç duyarlar. Böyle bir durumda para, bir özgürlük aracı olma özelliğini kazanır.
 
Bu toplumların sonradan görme zenginleri için para, biricik amaçtır. Ancak bu sınıf, gerek bir burjuva geleneğine sahip olmadığından, gerek ulusal ülküleri ile bir bağı olmadığından para, türlü anormal davranışların ortaya çıkmasına, özellikle de büyük bir zevksizliğe neden olur. Bu sınıfın zevksizliği hayret vericidir. Bunu davranışlarında, ev döşemelerinde, tipsiz ve kılıksız mimarilerinde ve içi boş basmakalıp sözlerinde bulabilirsiniz. Bu sınıf kelimenin tam anlamıyla “snop”tur ya da asalet fakiridir.  .... Sonuç olarak kimliksizdir, bir başka deyişle o, belirli bir sınıfa ait olmayan kütlesel insanın bir başka versiyonudur.
Tehlike kamunun kütlesel insana dönüşmesidir.  
 
Kitlesel insanın kökü yoktur, köksüzdür o; daima isteme halindedir. Ve yoksunluğundan şikayetçidir. Refah peşindedir. Ve onun için refahın anlamı tüketim demektir. Kütlesel insan, içindeki boşluğu, sürekli israf ederek doldurur..... Tüketim, hayatın özsuyunu emerek doğayı çöplüğe çevirir.
 
Toplumlarımızı tehdit eden tehlike, minnetsizlik, sabır, tahammül, güven ve imanın bu insanlardan alınmasında ve hiç bir şeyin bunların yerine geçirilememesindedir. Bu minnetsizlik, yoksunluktan değil teslimiyetten ve rızadan kaynaklanır. Bu sabır ve tahammül, bir edilgenlikten ve tembellikten değil dünyaya mistik bir bakıştan kaynaklanır. Bu güven, sosyal sigortalardan değil, bir vatana ait olmanın getirdiği insani bir kökten kaynaklanır. Bu iman, çıkar peşinde olmayan öte dünyayı müjdeleyen çağrının sesine verilen cevaptır.
 
O halde bu yeni yetme insan nasıl bir insandır. O bir mutanttır. (Mutasyona uğrayıp yepyeni bir yapıya bürünen-AHÇ) İki farklı kültürün çarpışmasından ortaya çıkmış bir kazazededir.
 
Onun Asya insanına benzeyişi henüz kendi köhnemiş dünya görüşünün kalıntılarından çoğunu bilinçaltında taşıması ; Batılı kütle insanına benzeyişi ise onun gibi tüketmeye talip olması ve üretim toplumunun yaygın değerlerine rağbet etmesi yüzündendir... O minnetsizlik ile menfaati, tevekkülle tahakkümü, kurtuluşla başarıyı birleştirmek zorunda olan insandır..... Çok zaman duygusal, hassas, aceleci ve öfkelidir. Her an değişen yaygın değerleri, akan kum gibi sürekli akmakta olan bir çevrede yaşamak, onu kendisine ve geleneksel kültürüne yabancılaştırmıştır. Bir zamanlar övdüğü her şey beğenilmez olmuş, inandığı her şey yok olmuş, bildiği her şey geçersiz hale gelmiştir. Bir zamanlar zevkini, yaşadığı çevreyle uyumlu hale getiren ve inançlarıyla yoğuran ölçüler tepetaklak olmuş, değişmiştir. Kesin olarak bildiği tek şey, yaşaması, başarması ve rahat etmesi gerektiğidir.      
 
O bir bakıma tepetaklak olmuş bir rinttir. (Dünya işlerini hoş karşılayan, hiçbir şeye aldırmayan, çok hoşgörülü, açık yürekli kimse, gönül eri. -AHÇ) Eğer dertli bir insansa yalnızlığı seçmiş bir zavallı; ad ve şan peşindeyse zorba bir dükkan sahibi; eğer mal ve servet düşkünüyse acımasız bir tacirdir.... Çeşitli bilinç ve kültür düzeylerinin çatışmasından kaynaklanan iç tezatlara ve şaşırtıcı anormalliklere düçardır. İşte bu yüzden güçsüz ve gerçek anlamda yaratıcılıktan yoksundur. Kendi geleneğinin merkezinden kopukluğu, bu şaşırtıcı değişimleri doğuran ve kendisinin yalnızca ikinci dereceden ürünleri tükettiği çevreye yabancılığı, ona düşünme ve açılım sağlama imkanı vermez.
 
C)      Hafız’ın Rindi ve Rint Adam
 
Batılılar, dünyaya tarihi bir bakışla düzen vermeye çalışırken Ruslar, çılgınca bir sıçrayışla kaçacak bir yer bulmak isterler.
 
Bir milletin ruhu ile büyük adamları arasında bir ilişki vardır. Oswald Spenlgler şöyle der: “Acaba diferansiyel hesabı ile 14. Louis’nin saltanat yönetiminin kuralları arasında, Yunanlı sitesinde Ahd-i Atik’in devlet şekli ile Öklit geometrisi arasında, Batı resmindeki perspektif atmosferi ile demir yolu, telefon ve uzun menzilli silahlar sayesinde mekana üstün gelmek arasında ve musiki kompozisyonu ile ekonomik kredi sistemi arasında şekil bakımından derin bir ilişki vardır.”
 
Asya uygarlıklarının ruhu, Alman, Rus veya Fransız ruhundan daha karmaşıktır. Çünkü kadim bir ulusuz; elbette bir eksiklik ve yaşlılık daha fazla dirayet anlamına gelmez; yaşlılık ola olsa daha fazla deneyim demektir. Deneyim ise ezilmişliğin mayasıdır. Ezilmişliğin belirtilerinden birisi, insan ruhunun keskin köşelerinin tizleşmesi, yumuşaması, çıkıntıların düzleşmesi ve insan ruhunun bir nehir yatağındaki taşlar gibi sürekli akan sudan dolayı yuvarlak ve düz hale gelmesidir. İnsanın sorulan sorular üzerinde yuvarlanması, yanlarından yavaşça geçmesi ve kendi kendine “Bu da geçer yahu!” demesi işte bundandır.
Bunun la birlikte “Bu da Geçer”i iki anlamda kullanmak mümkündür: Birinci anlamda mistik görüşün yansımasıdır; ikinci aşamada ise yumuşama, uzlaşma ve maslahatı düşünme rengine bürünür. Belki de bu düzey, söz konusu mistik görüşün pratik yönüdür. Bunun en açık örneği, Sadi’nin “Maslahat içeren yalan, fitne çıkaran doğruya yeğdir.” Sözünde özetlenen pratik ahlak anlayışıdır. Bu cümle ahlaki anlamda doğru değildir. Olamaz da. Çünkü fitne çıkması pahasına da olsa doğruyu ve gerçeği elde etmek gerekir. Lakin Sadi’nin bu cümlesi gerçeğin gündelik yargılarla sınırlanmadığı sorunlar karşısında hikmetli bir bakışa sahip olduğumuzda anlaşılır bir hale gelir.
 
Rint, tevriyeli (Ciddi bir konuyu şaka ve alayla karışık anlatan deyim.) konuşur. Çünkü konuşulanın kesinliğinden şikayetçidir. O bilir ki, Hakk’ın nurunun her gözdeki tecellisi aynı değildir... Çelişkiden korkusu yoktur; hatta lügati çelişkinin ta kendisidir. Çünkü gerçeğin ne bembeyaz ne simsiyah olmadığını, her ışığın bir bakıma karanlık, her karanlığın bir bakıma aydınlık olduğunu bilir. Rint hiç bir tanımla özetlenemez. O akıllılara nispetle deli, delilere nispetle akıllı, muttakilere göre günahkar, günahkarlara göre ise muttakidir.
 
Rindin toplum içinde 3 türlü davranış şekli olabilir: Ya kimliğini gizler ve “Bu da geçer yahu!” yöntemini seçer ya kışkırtıcı bir tavır takınarak gönlün sönmüş kandilini hakikat nuruyla aydınlatmaya çalışır ve en küçük bedeli rezillik ve utanç olan kendi yazgısını canla başla satın alır ya da kışkırtmadan bir adım daha ileri giderek kendi misyonuna inanarak varlığını kıymetle kaim sayar, dünyevi devrimi uhrevi mahşere çevirerek sırları ifşa eder. Birinci yöntemin sonucu yumuşama ve uzlaşmadır. İkincisinin sonu utanç, rezillik ve kötü bir şöhrettir. Üçüncüsünün sonu ise şehadettir.
 
Biz Doğulular, beraberlerinde yeni değerler getiren modern kavramların saldırısına karşı aşılanmamışız, bu yüzden felakete açız. Tehdide direnecek bir gücümüz yok, kısır döngüler içine hapsolmuşuz. Bir cepheden başka bir muhalif cepheye, Lao Tza’dan Marx’a samuray yiğitliğinden ekonomik şiddete savruluyoruz.
Emaneti yitiren uluslar, onun yerine başka bir şeyi koymak zorundadırlar...... Batı, zamanla medeni sistemi dini sistemin yerine geçirebildi...  ancak bunu 200 yılda başarabildi. Ve neredeyse 200 yıldan beri de bu medeniyetin krizinden bahsediyor.
 
İranlılar kadar kendini eleştiri bombardımanına tutan ancak kendini anlamak için çaba göstermeyen bir topluluk pek az vardır. Bizim eleştirilerimiz analitik bir yöne sahip olmaktan çok şikayetçilik ve sövgüden ibarettir. İşin bir yanının aksadığını fark ederiz ama aksaklık nerede onu anlamaktan uzağızdır..... Aceleciyiz çünkü ızdırap içindeyiz. Oysa ızdırap, insan kendi kendinden habersiz olduğunda ortaya çıkar. Eleştiri, irin pisliğini dışarı çıkaran bir cerrah neşteri gibidir. (Ancak şifa için daha fazlası gerekir. -AHÇ)
    
İKİNCİ KISIM 
 
1      A)    Neden Asya Uygarlıkları Artık Birbirleriyle Bağlantılı değiller? 
 
Büyük Asya uygarlıkları, ortak tarihi kaderlerinin bilincinde olmadıkları gibi birbirleriyle hiç bir derin bağa da sahip değillerdir.... Geçmişteki büyük Asya uygarlıklarının arasındaki bağların tarihi çok derinlere gider... Bugün Asya uygarlıklarını birbirlerini anlamaktan aciz iseler ve söz gelimi Ebu Reyhan-i Biruni Gazneliler zamanında günümüz Hindistan’ını günümüz bilginlerinden daha iyi tanıyorduysa, sebebi Asya uygarlıklarının birbirine yabancılaşmış olmalarıdır.
 
Bunun en önemli nedeni hiç kuşkusuz günümüzde bütün uygarlıklarının arzularının Kabesi/Kıblesi ve umut kapısının Batı olmasıdır. Asya uygarlıkları yalnızca Batılılaşmakla kalmamış, aynı zamanda kendilerine de yabancılaşmışlardır. Burada bu uygarlıkların gerek entellektüel gerek egemen sınıfı içinde olan modernist ögeleri kastediyoruz. Bu uygarlıklar kendilerine yabancı olduklarından komşularına karşı da yabancılaşmışlardır.. çünkü bir başkasına yabancılaşma, aslında kendine yabancılaşmanın doğal sonucudur. 
 
Bir başkasını ancak kendisini anlamış biri anlayabilir.
 
Röpke “Bilim ve kültür, tehlikeli bir şekilde refah toplumlarının emici alanlarına girerler; öyle ki kitlesel ve maddeci bir kültür, değerler hiyerarşisini maneviyattan maddiyata indirger.”  Kültürün siyasal, teknolojik ve ekonomik gruplarca yönlendirilmesi, kültürün manevi içeriğini üretim ve maddi amaçların hizmetine sokmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
 
Geçmişte Asya uygarlıklarının arasında savaşlar, çatışmalar, fetihler ve kan dökmeler olduysa da bu çatışmalar uygarlıkların mahiyetini değiştirmiyor, birinin diğerinin eliyle yok olmasına sebep olmuyordu... Galip ve mağlup uygarlıklar arasındaki anlaşmazlıkların çoğu içerik ve özle ilgili değil, biçimle ilgiliydi.
Dağınıklık ve çatlaklık nasıl Batılı Faust kültürünün belirgin sıfatı ise bu birleştirme gücü de İran kültürünün başat sıfatıydı.
 
Asya uygarlıklarının batı ile karşılaşması ise farklı oldu. Batı uygarlığı, mahiyetleri az çok aynı olan Asya uygarlıklarının aksine, Asya kültüründen  mahiyet ve öz bakımından farklıydı. Onun özünde iktidar ve egemen olmanın gizli olması, sadece basit bir zaferle yetinmemesi ve geleneksel toplumların yapısını kökten değiştirmesi yüzünden bu karşılaşma Asya uygarlıklarının yaratıcı güçlerinin çoğunun felç olmasına neden oldu.
 
Hindistan İngiliz; İran,  Rus ve İngiliz işgaline uğradı. Ekonomi tacirlerinin tamah ettiği Çin afyon dumanının altına gömüldü. Dağılan Osmanlı’nın kalıntıları olan İslami Arap ülkeleri, ulusal kimlik arayışı içinde koşuşturuyorlardı. Kaybedilen bu uygarlıkların biricik savunma silahı olan nasyonalizmin ilk izleri ortaya çıkmaya başlamıştı ve bundan böyle bu uygarlıklar arasında diyalog kurmak imkansızdı. Artık her Asya uygarlığı kendini Batı ile ölçüyordu. Ya tamamen yüzünü ona dönmüştü ya da onun sultasına girmişti. Asya uygarlıkları kültürel bir inzivaya çekilerek kendilerinden uzağa düştüler.
 
II. Dünya Savaşı felaketi, yalnızca geçmiş arzuları tümüyle berbat etmekle kalmamış hiç bir alternatif sisteme de yer bırakmadı. İnsani değerleri yok ederken, inkarın devasa gücü ile izleri Fransa ve Almanya’daki öğrenci hareketlerinde (1968) hippilikte ve terörizmde takip edilebilen ardı arkası kesilmez başkaldırılar ve kargaşalar şekline de büründü.
 
Asya uygarlıklarının uzun zaman önce kopardıkları bağları yeniden kurma, insanlığın makamına ve aşkın ideallere yüksek değerden ötürü hala bir etki kaynağı olabilecek olan kendi kültürel miraslarını yeni baştan değerlendirme vakti gelmiştir. Bu uygarlıkların yeniden iletişim kurması, onların günümüzdeki durumlarının ve kaderlerinin modern dünyadaki değişimlere nedenli bağlı olduğunun belirlenmesi problemine katkıda bulunabilecek ve sorunlarının ortak yönünü bir dereceye kadar aydınlatacaktır. (s:151) 
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Heniyye: “Direnişin yolu Kudüs’e giden en kestirme yoldur.”
Heniyye: “Direnişin yolu Kudüs’e giden en kestirme yoldur.”
Ramazan Deveci  Yazdı: Ölümü Hissetmek, Öleceğiz Ey Dostlar....
Ramazan Deveci Yazdı: Ölümü Hissetmek, Öleceğiz Ey Dostlar....